<?xml version='1.0' encoding='UTF-8'?><?xml-stylesheet href="http://www.blogger.com/styles/atom.css" type="text/css"?><feed xmlns='http://www.w3.org/2005/Atom' xmlns:openSearch='http://a9.com/-/spec/opensearchrss/1.0/' xmlns:georss='http://www.georss.org/georss' xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'><id>tag:blogger.com,1999:blog-6441481039820344795</id><updated>2011-04-21T19:07:06.570-07:00</updated><title type='text'>asd</title><subtitle type='html'></subtitle><link rel='http://schemas.google.com/g/2005#feed' type='application/atom+xml' href='http://iduak.blogspot.com/feeds/posts/default'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6441481039820344795/posts/default?max-results=100'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://iduak.blogspot.com/'/><link rel='hub' href='http://pubsubhubbub.appspot.com/'/><link rel='next' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6441481039820344795/posts/default?start-index=101&amp;max-results=100'/><author><name>ozzzz</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='25' src='http://1.bp.blogspot.com/_rJTcA7tCWak/SYyjqLjWyMI/AAAAAAAAAD4/Qs-Xj_EdbGg/S220/avatar1895591_1.jpg'/></author><generator version='7.00' uri='http://www.blogger.com'>Blogger</generator><openSearch:totalResults>147</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>100</openSearch:itemsPerPage><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6441481039820344795.post-3405947053818023390</id><published>2009-02-28T00:43:00.001-08:00</published><updated>2009-02-28T00:43:58.685-08:00</updated><title type='text'>13 Ya$ında Sigara Sex Ve Uyusturucu Bağımlısı Kız.</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;Sam isimli 13 yaşındaki kız 12 yaşında bekaretini kaybetti&lt;br /&gt;İngiliz annenin kızının kötü alışkanlıkları karşısında aldığı tavır akılları dondurdu. Sam Holt henüz 13 yaşında olmasına rağmen genellikle yetişkin insanların sahip olduğu bir dolu kötü alışkanlığı var. Bunlar Seks bağımlılığı uyuşturucu ve sigara...&lt;br /&gt;Tüm bunlara rağmen annesi Tracy Holt (43) her fırsatta kızının yaptıklarını onaylıyor ve arkasında durduğunu söylüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Olay çıkarttıktan sonra ödül olarak kızına sigara veren Tracy “Ortada kötü bir durum yok ki. Ben de küçük yaşta sigaraya başladım günde bir paket (20 tane) içiyorum.&lt;br /&gt;İngiltere Hampshire kentinde yaşayan anne-kızı konuşuyor. Annesinin her yaptığını onayladığı 13 yaşında İngiliz genç kızın 4 sevgilisi var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anne Tracy Holt ise kızının bu "yanlış" davranışlarının düzeltmesi için farklı bir yol izliyor onu sigarayla ödülendiriyor. Anne bu davranışların tümüne "daha kötüsü de olabilirdi" diyerek göz yumuyor. 43 yaşındaki kadının henüz çocuk olan kızı için "evet alkol de tüketiyor ama yalnızca akşamları bir kutu bira" şeklindeki açıklaması İngilizleri ayağa kaldırdı.&lt;br /&gt;Asi kız ise "Annem ne derse tersini yapıyorum. 'Odanı toplama' derse topluyorum 'içme' derse içiyorum" diye pişkin şekilde övünüyor. Baba 3 yıl önce evi terkedince kız bu hale gelmiş. Okulda da rahat durmayan Holt 40 defa disiplin cezası almış.&lt;br /&gt;Özellikle muhafazakar kesim içerisinde cinsel hayatı ve uyuşturucu kullanımı konusundaki rahatlığıyla gündeme gelen Sam Holt ve bunları 'tatlı şeyler' diye nitelendiren annesi gittikçe büyüyen tepkilerle karşı karşıya kaldılar.&lt;br /&gt;İngiliz aile yapısı için de ciddi çöküntü oluşturacağı söylenen bu durum için kamuoyu anketleri gündemde&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;img alt="" src="http://i.dailymail.co.uk/i/pix/2008/10/21/article-0-022FCA04000005DC-160_468x537.jpg" border="0" /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6441481039820344795-3405947053818023390?l=iduak.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6441481039820344795/posts/default/3405947053818023390'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6441481039820344795/posts/default/3405947053818023390'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://iduak.blogspot.com/2009/02/13-yanda-sigara-sex-ve-uyusturucu.html' title='13 Ya$ında Sigara Sex Ve Uyusturucu Bağımlısı Kız.'/><author><name>ozzzz</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='25' src='http://1.bp.blogspot.com/_rJTcA7tCWak/SYyjqLjWyMI/AAAAAAAAAD4/Qs-Xj_EdbGg/S220/avatar1895591_1.jpg'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6441481039820344795.post-167810918680311737</id><published>2009-02-28T00:42:00.002-08:00</published><updated>2009-02-28T00:43:13.123-08:00</updated><title type='text'>İnanılmaz göz yanılmaları</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;img alt="" src="http://img519.imageshack.us/img519/2411/pic311234oj.jpg" border="0" /&gt;&lt;a href="http://www.1dir1.org/inanilmaz-resimler-icin-tiklayin-./inanilmaz-goz-yanilmalari.html" target="_blank" rel="nofollow"&gt;&lt;b&gt;&lt;span style="color:#ffffff;"&gt;Aşağıdaki&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/a&gt; fotoğrafların her biri birbirinden ilginç. Fotoğraflar bir şekilde gözlerimizi yanıltıyor, gördüklerimizden emin olamıyoruz.&lt;br /&gt;Her fotoğrafın altına o fotoğrafla ilgili bilgileri kısaca verdim. O bilgiler ışığında fotoğraflara bakarsanız ne kadar ilginç fotoğraflar olduğunu anlayabilirsiniz. Birkaç yıl önce sadece&lt;a href="http://www.1dir1.org/inanilmaz-resimler-icin-tiklayin-./inanilmaz-goz-yanilmalari.html" target="_blank" rel="nofollow"&gt;&lt;b&gt;&lt;span style="color:#ffffff;"&gt; bu&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/a&gt; fotoğraflardan oluşan bir site vardı, şimdi o siteyi bulamadım. Bilen arkadaş yorum olarak siteyi yazarsa sevinirim.&lt;br /&gt;Mesela &lt;a href="http://www.1dir1.org/inanilmaz-resimler-icin-tiklayin-./inanilmaz-goz-yanilmalari.html" target="_blank" rel="nofollow"&gt;&lt;b&gt;&lt;span style="color:#ffffff;"&gt;aşağıda&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/a&gt; büyük boyunu da göreceğiniz yandaki fotoğrafın ortasındaki siyah noktaya kafanızı ileri geri hareket ettirerek bakın. Dairelerin oynadığını göreceksiniz ancak fotoğraf hareketli bir foto değil, tamamen sabit... Bunun gibi fotoğraflar...&lt;br /&gt;...&lt;br /&gt;&lt;img alt="" src="http://img519.imageshack.us/img519/8457/kare3qe.gif" border="0" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Sizece mor kare tam bir kare mi yoksa kenarlardan içe basık mı?&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;img alt="" src="http://img219.imageshack.us/img219/4243/renkler6jq.jpg" border="0" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Yazanı değil de renkleri sırasıyla zorlanmadan sayabilir misiniz?&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;img alt="" src="http://img519.imageshack.us/img519/5287/molllyer7ia.gif" border="0" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Dik çubuklardan hangisi daha uzun? Sağdaki daha uzun geliyor ancak aynı...&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;img alt="" src="http://img219.imageshack.us/img219/5871/shelves2wh.gif" border="0" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Resimdeki bilyeleri raflara yerleştirebilir misiniz?&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;img alt="" src="http://img219.imageshack.us/img219/9987/blackdots14bd.jpg" border="0" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Bu resimde kaç tane siyah nokta vardır sizce? Sayabilir misiniz?&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;img alt="" src="http://img519.imageshack.us/img519/9387/circles4wi.jpg" border="0" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Ortadaki yuvarlaklardan hangisi sizce daha büyük? Soldaki daha büyük gibi görünsede aslında ikisi de aynı boyutta...&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;img alt="" src="http://img519.imageshack.us/img519/8716/lines2ab.jpg" border="0" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Enine uzanan çizgiler sizce düzgün mü yoksa eğimli mi? Eğimli gibi gelebilir, oysaki dümdüz...&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;img alt="" src="http://img519.imageshack.us/img519/2411/pic311234oj.jpg" border="0" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Kafanızı ileri geri hareket ettirerek bu fotoğrafın ortasındaki siyah noktaya bakın, daireler oynamıyor sadece gözlerimiz yanılyor...&lt;/b&gt; &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6441481039820344795-167810918680311737?l=iduak.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6441481039820344795/posts/default/167810918680311737'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6441481039820344795/posts/default/167810918680311737'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://iduak.blogspot.com/2009/02/inanlmaz-goz-yanlmalar.html' title='İnanılmaz göz yanılmaları'/><author><name>ozzzz</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='25' src='http://1.bp.blogspot.com/_rJTcA7tCWak/SYyjqLjWyMI/AAAAAAAAAD4/Qs-Xj_EdbGg/S220/avatar1895591_1.jpg'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6441481039820344795.post-5185796612663662081</id><published>2009-02-28T00:42:00.001-08:00</published><updated>2009-02-28T00:42:36.335-08:00</updated><title type='text'>Uzayda Garip Göz (Helezon Nebula)</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Şili'deki La Silla dağlarında bulunan Avrupa Güney Gözlem merkezi tarafından dış uzaydan bizi gözleyen bir "Göz" keşfedildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Astronomlar beyaz dış ve mavi iç yüzeyi bulunan buluta "Tanrı'nın gözü" adını verdi. Dünyadan göze gitmek için ışık hızıyla ancak 2.5 yılda mümkün. Bir yıldızdan kopan toz bulutuna verilen ad helezon nebula ve küçük teleskoplarla bile bu bulutu görmek mümkün.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uzmanlar helezon nebula'nın 5 milyon yıl sonra kendi güneş sistemimizle aynı kadere sahip olabileceğini belirttiler. &lt;/span&gt;(mynet)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;img alt="" src="http://img4.mynet.com/ha4/t/tanriningozu.jpg" border="0" /&gt; &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6441481039820344795-5185796612663662081?l=iduak.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6441481039820344795/posts/default/5185796612663662081'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6441481039820344795/posts/default/5185796612663662081'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://iduak.blogspot.com/2009/02/uzayda-garip-goz-helezon-nebula.html' title='Uzayda Garip Göz (Helezon Nebula)'/><author><name>ozzzz</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='25' src='http://1.bp.blogspot.com/_rJTcA7tCWak/SYyjqLjWyMI/AAAAAAAAAD4/Qs-Xj_EdbGg/S220/avatar1895591_1.jpg'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6441481039820344795.post-8654631663520178138</id><published>2009-02-28T00:40:00.000-08:00</published><updated>2009-02-28T00:41:51.968-08:00</updated><title type='text'>11 Sayısı ve iLginç TesadüfLer..</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;11 sayisi ve ilginc tesadufler&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-New York City 11 harften olusur&lt;br /&gt;-Afganistan 11 harften olusur&lt;br /&gt;-Ramsin Yuseb (1993 te ikiz kuleleri tehdit eden teroristin adi) 11 harften olusur&lt;br /&gt;-George W. Bush 11 harften olusur&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunlar tesaduf olabilir evet, peki ya asagidakiler?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-New york, Amerika'nin 11. eyaleti&lt;br /&gt;-ikiz kulelere carpan ilk ucagin ucus numarasi 11 di&lt;br /&gt;-11 numarali ucus 92 yolcu tasiyordu 9+2=11&lt;br /&gt;-Ucus numarasi 77 olan ve kuleye carpan ikinci ucakta 65 yolcu bulunuyordu 6+5=11&lt;br /&gt;-Olay 9 eylulde yani 9/11 de meydana geldi 9+1+1= 11&lt;br /&gt;-911 ayni zamanda Acil Servis numarasidir 9+1+1=11&lt;br /&gt;-9 Eylul yilin 254. gunudur 2+5+4=11&lt;br /&gt;-9 Eylul'den sonra yilin sonuna 111 gun kalir&lt;br /&gt;-Madrid'teki 3/11/2004 te meydana gelen terrorist saldirisi ikiz kulelere olan saldirilardan 911 gun sonra meydana geldi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;peki devami sizce tesadufmu?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Bildiginiz gibi Amerikanin sembolu kartaldir;&lt;br /&gt;.Kuranda (9:11) numarali ayet derki; Arapogullari'ndan biri zalim Kartali uyandiricak.Zalim kartal ofkesini Allah'in topraklarindan(arap topraklari) alicak.Insanlar caresizlik icinde olaylari izlerken bircok insan Kartal'in yaptiklarini sevincle karsilicak.ve en sonunda baris gelcek.(ayet numarasina bakin)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Simdi sira asil ilginc olanda&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1. Bilgisayarinizda en basitinden yeni bos bir windows .txt (text) dosyasi acin.&lt;br /&gt;2. Icine buyuk harflerle Q33 NY yazin. (bu kulelere carpan ilk ucagin havaalanindaki kapi cikis numarasi)&lt;br /&gt;3. Q33 NY un uzerini kopyaliyormus gibi aydinlatin (highlight)&lt;br /&gt;4. .txt (font size) sayfa ayarlarindan yazinin boyutlarini buyutun ve 48 e ayarlayin&lt;br /&gt;5. ve son olarak yazi cesidini wingdings olarak degistirin &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6441481039820344795-8654631663520178138?l=iduak.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6441481039820344795/posts/default/8654631663520178138'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6441481039820344795/posts/default/8654631663520178138'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://iduak.blogspot.com/2009/02/11-says-ve-ilginc-tesadufler.html' title='11 Sayısı ve iLginç TesadüfLer..'/><author><name>ozzzz</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='25' src='http://1.bp.blogspot.com/_rJTcA7tCWak/SYyjqLjWyMI/AAAAAAAAAD4/Qs-Xj_EdbGg/S220/avatar1895591_1.jpg'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6441481039820344795.post-5162704937521329009</id><published>2009-02-28T00:37:00.003-08:00</published><updated>2009-02-28T00:37:46.690-08:00</updated><title type='text'>Metal müziğin ilkleri</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;1-Heavy metal kelimesi ilk kez Steppenwolf'un ''Born To Be Wild''sarkısında geçti.&lt;br /&gt;2-Judas Priest'e 1973 yılında katılanRob Halford gaydi ve bunu ancak gruptan ayrılınca acıklayabildi.&lt;br /&gt;3-Dunyanın en gurultulu grubu Heavymetal devi Manowardır(Hannover konseri 129,5).&lt;br /&gt;4-Ozzy Osbourne 1981 ilk albumunun basın toplantısında guvercinin basını dişleyerek koparttı ve bunun uzerin plak firmasının binasında girmesi yasaklandı.&lt;br /&gt;5-Metallicanın 1983 tarihli ilk albumunun adı ''metal up your ass easter's cancelled:the body's been found'' ancak firmanın karsı cıkması yuzunden albumun adı ''kill'em all'' olarak değistirildi.&lt;br /&gt;6-Bilinen ilk thrash metal grubu exodus tur ama ilk album metallica ya aittir.&lt;br /&gt;7-Slayer ın ''Reign in Blood''albumu tum zamanların en ii thrash metal albumu olarak kabul gorur.&lt;br /&gt;8-Dunyanın en hızlı gitaristi Yngwie J. Malmmsteen'dir.&lt;br /&gt;9-Mayhemin vokalisti Dead 12 nisan 1991 de intihar etti ve grubun gitaristi euronymous deadin parcalanmıs beyninin fotoğrafını cekti ve ''dawn of the Blackheart''ın album kapagında bu fotoğraf kullanıldı.&lt;br /&gt;10-Euronymous ise Burzumden Varg Vikernes tarafından bıcaklanarak olduruldu.&lt;br /&gt;11-W.A.S.P isminin tam acılım ''We Are Sexuel Perverts''tir.(Blackie Lawless tarafından acıklandı.)&lt;br /&gt;12-Manowar ilk albumunun anlasmasını kanlarıyla imzaladı.&lt;br /&gt;13-Ozzy Osbourne 1982 deki Iowa konserinde sahneye atılan yarasayı oyuncak diye ısırdı ama yarasanın oyuncak olmadıgını anlasıldı ve Ozzy hastaneye kaldırıldı.&lt;br /&gt;14-Blackmetal terimini ilk kez ingiliz grup Venom 1982 deki albumunun isminde kullandı.&lt;br /&gt;15-Death metal terimi ise abd li grup Possessed in ''Seven Churceh''albumundeki bir sarkıda kullanıldı&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6441481039820344795-5162704937521329009?l=iduak.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6441481039820344795/posts/default/5162704937521329009'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6441481039820344795/posts/default/5162704937521329009'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://iduak.blogspot.com/2009/02/metal-muzigin-ilkleri.html' title='Metal müziğin ilkleri'/><author><name>ozzzz</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='25' src='http://1.bp.blogspot.com/_rJTcA7tCWak/SYyjqLjWyMI/AAAAAAAAAD4/Qs-Xj_EdbGg/S220/avatar1895591_1.jpg'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6441481039820344795.post-3643094177311694654</id><published>2009-02-28T00:37:00.001-08:00</published><updated>2009-02-28T00:37:22.007-08:00</updated><title type='text'>Bob Lazar hakkında her şey</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-family:Comic Sans MS;font-size:85%;color:#000000;"&gt;BOB LAZAR 'IN HİKAYESİ: Anlatılanlara göre Bob Lazar Nevadadaki ünlü 51.Bölge'debulunmuştu.Aslında bir fizik uzmanı olan Lazar,ABD hükümeti tarafından resmen görevlendirilmişti.Lazar hiç çekinmeden birkaç ayrı UFO tipini tarif etti. Lazar'ın ifadelerine göre bu gizli üs'deki hangarların içinde UFO benzeri uçan disklerin deneyleri yapılıyor ve uçuş prensipleri deneniyordu.Lazar;disklerin uçabilmesi için adına ''yerçekimi Amplifikatörü'' denen bir aygıt geliştirilmişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aygıtın planları dünya dışı canlılar tarafından hazırlanmıştı. İki tür UFO vardı, birisi ''omicron'' adı verilen bir gezegen veya bir yıldız çevresinde kısa yolculuklar yapabilen diskti. ''Delta'' adlı diğer tip ise, uzay-zaman alanı içinde hareket edebilen ve bu şekilde yıldızlar ve galaksiler arası yolculuk yapabilen olağan üstü bir araçtı.Bu diskler ve araçlarla ilgili bilgi vardı ve uygulanıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1989 yılında Bob Lazar adında bir fizik mühendisi, Las Vegas televizyon istasyonlarından biri olan KLAS’da bir basın açıklaması yapmış ve S4 Bölgesi’nde UFO’ları yeniden oluşturmayla ilgili mühendislik projesinde görev almış olduğunu iddia etmişti. UFOların ''yerçekimini itici güç sistemi'' ne dayalı motorları üzerinde çalışmalar yaptığını söyledi.İki mıknatısın birbirini itmesi yada çekmesi gibi yerçekimi dalgalarının tersi bir dalgada yerçekimine karşı kullanılabilmekteydi. Bunların güç kaynakları bir anti-madde reaktörüydü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Lazar orada kendisine gösterilen uzay aracın bizim medeniyetimizden binlerce yıl daha gelişmiş seviyede bir teknolojiye sahip olduğunu ancak görünüşe göre bizlerden daha kısa varlıklar için yapıldığını vurgulamıştır. Lazar açıklamalarına ayrıca adı geçen bölgede dünya dışı varlıklara ait 9 adet disk şeklinde uzay aracı olduğunu da eklemişti:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bu disklerden bir tanesi İsviçreli Eduard Billy Maier adındaki temasçının 1970 yılı ortalarında fotoğraflarını çekmiş olduğu ve Pleiades takım yıldızından geldiği iddia edilen araca benziyordu.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Lazar, takip eden aylarda kendisiyle yapılan röportajlarda, hikayesini daha ayrıntılı bir şekilde anlatmış, 51. bölgede bulunan birbirlerinden tamamen farklı disk şeklindeki 9 araç için yakıt olarak 223 gramlık –o zamanlarda henüz keşfedilmemiş bir element olan– element 115’in kullanıldığını açıklamıştı:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bu element daha çok yanık turuncu renginde olup çok yumuşaktır. Öyle ki tırnağınızla üstüne çentik bile atabilirsiniz. Ancak çok ağırdır. Elementin bir parçasını kaldırdığınızda onun kurşun olmadığını hemen söyleyebilirsiniz. Şaşırtıcı derecede ağırdır.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Las Vegaslı bir araştırmacı-gazeteci olan George Knapp Lazar’ın geçmiş iş yaş***ı araştırmış ve önceden gerçekten de Los Alamos’ta yaşadığını ve oradaki Las Alamos Ulusal Laboratuarı’nda fizikçi olarak çalıştığını doğrulamıştır. Ayrıca Lazar’ın iddia ettiği dönemlerde 51. Bölge/S4’de çalıştığını yasal olarak da onaylanan çalışma kayıtları, Donanma İstihbarat Departmanı’ndan sağlanmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Lazar’ın fizik, elektrik mühendisliği ve itici güç sistemleri alanlarındaki sağlam ve güvenilir geçmişi nedeniyle kendisiyle pek çok görüşmede bulunulmuştur. Bugüne kadar işi, üssü, çalışma arkadaşları ve yapımı oldukça zor olan uzaylı araçları hakkında çok detaylı tarifler ve bilimsel bilgiler sunmuştur&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6441481039820344795-3643094177311694654?l=iduak.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6441481039820344795/posts/default/3643094177311694654'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6441481039820344795/posts/default/3643094177311694654'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://iduak.blogspot.com/2009/02/bob-lazar-hakknda-her-sey.html' title='Bob Lazar hakkında her şey'/><author><name>ozzzz</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='25' src='http://1.bp.blogspot.com/_rJTcA7tCWak/SYyjqLjWyMI/AAAAAAAAAD4/Qs-Xj_EdbGg/S220/avatar1895591_1.jpg'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6441481039820344795.post-1085099740873234398</id><published>2009-02-28T00:36:00.001-08:00</published><updated>2009-02-28T00:36:56.847-08:00</updated><title type='text'>Fantasy Wallpaper</title><content type='html'>&lt;a href="http://www.resimturk.net/view.php?filename=8M631026.jpg" target="_blank" rel="nofollow"&gt;&lt;img alt="" src="http://www.resimturk.net/images/tn_8M631026.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.resimturk.net/view.php?filename=8Pj31026.jpg" target="_blank" rel="nofollow"&gt;&lt;img alt="" src="http://www.resimturk.net/images/tn_8Pj31026.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.resimturk.net/view.php?filename=Vdp31026.jpg" target="_blank" rel="nofollow"&gt;&lt;img alt="" src="http://www.resimturk.net/images/tn_Vdp31026.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.resimturk.net/view.php?filename=xyI31026.jpg" target="_blank" rel="nofollow"&gt;&lt;img alt="" src="http://www.resimturk.net/images/tn_xyI31026.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.resimturk.net/view.php?filename=gOH31026.jpg" target="_blank" rel="nofollow"&gt;&lt;img alt="" src="http://www.resimturk.net/images/tn_gOH31026.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.resimturk.net/view.php?filename=21b30913.jpg" target="_blank" rel="nofollow"&gt;&lt;img alt="" src="http://www.resimturk.net/images/tn_21b30913.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.resimturk.net/view.php?filename=ZXJ31349.jpg" target="_blank" rel="nofollow"&gt;&lt;img alt="" src="http://www.resimturk.net/images/tn_ZXJ31349.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.resimturk.net/view.php?filename=HYu31349.jpg" target="_blank" rel="nofollow"&gt;&lt;img alt="" src="http://www.resimturk.net/images/tn_HYu31349.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.resimturk.net/view.php?filename=tlZ31349.jpg" target="_blank" rel="nofollow"&gt;&lt;img alt="" src="http://www.resimturk.net/images/tn_tlZ31349.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.resimturk.net/view.php?filename=1s331349.jpg" target="_blank" rel="nofollow"&gt;&lt;img alt="" src="http://www.resimturk.net/images/tn_1s331349.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.resimturk.net/view.php?filename=C4931349.jpg" target="_blank" rel="nofollow"&gt;&lt;img alt="" src="http://www.resimturk.net/images/tn_C4931349.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6441481039820344795-1085099740873234398?l=iduak.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6441481039820344795/posts/default/1085099740873234398'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6441481039820344795/posts/default/1085099740873234398'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://iduak.blogspot.com/2009/02/fantasy-wallpaper.html' title='Fantasy Wallpaper'/><author><name>ozzzz</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='25' src='http://1.bp.blogspot.com/_rJTcA7tCWak/SYyjqLjWyMI/AAAAAAAAAD4/Qs-Xj_EdbGg/S220/avatar1895591_1.jpg'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6441481039820344795.post-8402976686818509003</id><published>2009-02-28T00:34:00.002-08:00</published><updated>2009-02-28T00:35:33.563-08:00</updated><title type='text'>Kimler ne icat etti !</title><content type='html'>&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;Akü ..Plante&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;Vinç..Romalı Vitruvius&lt;br /&gt;Matkap..G. Sommeiller&lt;br /&gt;Arşimed Burgusu..Arşimed&lt;br /&gt;Robot..E. Sperry&lt;br /&gt;Radyoaktivite..A. Becquerel&lt;br /&gt;Radyum..Curie’ler&lt;br /&gt;Ampul..Edison&lt;br /&gt;Asansör..E. Otis&lt;br /&gt;Balon..Montgolfier Kardeşler&lt;br /&gt;Barometre..Toriçelli&lt;br /&gt;Barut(Dumansız)..Schultre&lt;br /&gt;Benzin Motoru..N. Otto&lt;br /&gt;Bisiklet..K. Macmillan- J.K.Starley&lt;br /&gt;Buhar Tribünü..Parsons&lt;br /&gt;Buharlı Gemi(Gelişmiş)..Fulton&lt;br /&gt;Buz Makinesi..Gorrie&lt;br /&gt;Çelik(Paslanmaz)..Brearley&lt;br /&gt;Çimento..Aspdin&lt;br /&gt;Daktilo..C. Latham..&lt;br /&gt;Denizaltı..John Holland&lt;br /&gt;Dinamit..Nobel&lt;br /&gt;Dinamo..Picinotti&lt;br /&gt;Dizel Motoru..Diezel&lt;br /&gt;Dokuma Makinesi..Hargreaves&lt;br /&gt;Dürbün..Lippershey&lt;br /&gt;Fotoğraf(İlk Şekli)..Niepce&lt;br /&gt;Gramofon..Berliner&lt;br /&gt;Hava Pompası..Guricke&lt;br /&gt;Helikopter..Sikorski&lt;br /&gt;Hesap Makinesi..Pascal&lt;br /&gt;Hoparlör..Rice/Kellogg&lt;br /&gt;Jet Uçağı..Ohain&lt;br /&gt;Kağıt İmali(Selülozdan)..Dahl&lt;br /&gt;Karbüratör..Daimler&lt;br /&gt;Kauçuk..Goodyear&lt;br /&gt;Kronometre..Harrison&lt;br /&gt;Lokomatif..Stephenson&lt;br /&gt;Matbaa..Gutenberg&lt;br /&gt;Mikrofon..Berliner&lt;br /&gt;Mikroskop..Janssen&lt;br /&gt;Mors Alfabesi..Samuel Mors&lt;br /&gt;Motosiklet..Daimler&lt;br /&gt;Naylon..Du Pont Laboratuvarı&lt;br /&gt;Neon Lambası..Claude&lt;br /&gt;Otomobil(4 Tekerli)..Benz- Daimler&lt;br /&gt;Paraşüt..Veranzio&lt;br /&gt;Paratoner..Benjamin Franlin&lt;br /&gt;Pikap..Edison&lt;br /&gt;Pil..Volta&lt;br /&gt;Planör..Otto Lilientahi&lt;br /&gt;Projektör..Sperry&lt;br /&gt;Radar..Taylor Ve Young&lt;br /&gt;Radyo..Marconi&lt;br /&gt;Renkli Film..Westcott&lt;br /&gt;Roket..Goddard&lt;br /&gt;Röntgen Tüpü..Coolidge&lt;br /&gt;Sesli Film..Ernst Ruhmer&lt;br /&gt;Sinema Makinesi..Lumiere Kardeşler&lt;br /&gt;Telefon..Graham Bell&lt;br /&gt;Teleskop..Kepler-Galileo-&lt;br /&gt;Televizyon..Baird&lt;br /&gt;Telgraf..Morse&lt;br /&gt;Telsiz Telgraf..Marconi&lt;br /&gt;Termometre..Fahrenheit-Galileo-Celsius-Reaumur&lt;br /&gt;Teyp..Poulsen&lt;br /&gt;Transformatör..Stanley&lt;br /&gt;Uçak..Wright Kardeşler&lt;br /&gt;Zeplin..Kont Von Zeppelin&lt;br /&gt;Dpt..P. Muller&lt;br /&gt;Elektron Mikroskobu..Knoll Ve Ruhka&lt;br /&gt;Geiger Sayacı..J. H. W. Geiger&lt;br /&gt;Hoverkraft..C. Cockerell&lt;br /&gt;İnsülin..Banting Ve Best&lt;br /&gt;Karbon 14 Tarihlemesi..W. F. Willard&lt;br /&gt;Lazer..C.H. Townes&lt;br /&gt;Tükenmez Kalem..L. Biro&lt;br /&gt;Aerosol..Goodhue- Sillivon&lt;br /&gt;Çamaşır Makinesi..Hurley Machine Co.&lt;br /&gt;Elektrik Süpürgesi..Cecil Booth&lt;br /&gt;Uzunçalar..Peter Goldmark&lt;br /&gt;Video..A. Poniatoff&lt;br /&gt;Yalan Makinesi..John Larson&lt;br /&gt;Yol İşaretleri..Perey Shaw&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6441481039820344795-8402976686818509003?l=iduak.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6441481039820344795/posts/default/8402976686818509003'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6441481039820344795/posts/default/8402976686818509003'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://iduak.blogspot.com/2009/02/kimler-ne-icat-etti.html' title='Kimler ne icat etti !'/><author><name>ozzzz</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='25' src='http://1.bp.blogspot.com/_rJTcA7tCWak/SYyjqLjWyMI/AAAAAAAAAD4/Qs-Xj_EdbGg/S220/avatar1895591_1.jpg'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6441481039820344795.post-3172620688578434466</id><published>2009-02-28T00:34:00.001-08:00</published><updated>2009-02-28T00:34:13.792-08:00</updated><title type='text'>Hezarfen'den önce uçan Türk varmış</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;Ülkemizde genelde Bizans, özelde de Bizans İstanbul'u üzerine yapılan çalışmaların azlığı, kültür hayatımızdaki önemli boşluklardan biri. Önder Kaya imzalı Küre Yayınları arasından çıkan "Konstantin'in Kutsanmış Şehri" bu alandaki boşluğu büyük oranda dolduracak önemli bir çalışma. Türkiye Yazarlar Birliği Şehir Kitapları ödüllü kitapta, Bizans İstanbul'unun siyasi, sosyal ve kültürel hayatıyla ilgili kırk iki adet makale bulunuyor.&lt;br /&gt;&lt;b&gt;BİZANSLI, BİZANSLIYIM DEMEZDİ&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;Kitap, konuyla ilgili bazı yanlış bilinenleri tashih ederek başlıyor işe. Yazar, Bizanslıların aslında kendilerini hiçbir zaman bu adla anmadıklarını, devletlerinin asıl adının Roma olduğunu, Bizans adının çok sonraları bu devleti araştıran Batılı bilim adamlarınca, Doğu Roma İmparatorluğu'nu biraz da küçümsemek adına yakıştırıldığı gerçeğini okuyucuya hatırlatıyor. Yazar, okurun bir çok konudaki ezberini de bozuyor. Mesela İstanbul'da uçuş denemesi yapan ilk Türk'ün Hezarfen Ahmed Çelebi olduğu bilinir. Oysa daha Bizans döneminde bu teşebbüs, bir başka Türk tarafından gerçekleştirilmiş. Bizans'la bir ittifak antlaşması yapmak için maiyetiyle beraber Konstantinapolis'e giden Selçuklu sultanı II. Kılıçarslan'ı Bizans İmparatoru bugünkü Sultanahmet Meydanında yapılan bir gösteriye davet eder. Bu sırada gösteriye renk katmak isteyen ve sultanın maiyetinden olan bir hizmetkâr, paraşüte benzeyen bir elbiseyle uçuş denemesi yapmak için meydandaki yüksek bir sütuna tırmanırak kendini boşluğa bırakır ve yere çakılır.&lt;br /&gt;35 bin kişinin hayatını kaybettiği "Nika" isyanını, İstanbul'u IV. Haçlı seferinde yağmalatan Venedik dukası Dandalo'nun Ayasofya'da yattığını, Bizans İmparatorlarının korkulu rüyaları haline gelen, sürgün yerleri Kınalıada'yı, imparatoriçe ve patriklerin hapsedildiği Büyükada'yı, Bizans'ın en önemli devlet adamlarının gözlerine mil çekildiği Anemas zindanlarını ve Bizans İstanbul'una dair pekçok bi-linmeyeni/yanlış bilineni, Önder Kaya'nın zengin bir görsel malzemeyle destekleyerek hazırladığı Konstantin'in Kutsanmış Şehri adlı kitapta bulacak ve çok şaşıracaksınız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;İstanbul'a Latinlerin ettiği&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;Önder Kaya'nın Konstantin'in Kutsanmış Şehri'nde yer verdiği en önemli olaylardan biri de IV. Haçlı seferi sırasında şehrin Latinler tarafından işgali. İşgalin halka yapılan zulümden sonra en dikkate değer yanı, başta Ayasofya olmak üzere dini yapılardan çalınan ve Hıristiyanlarca kutsal kabul edilen eşyaların kaçırılması. Hazreti İsa'nın kanının korunduğu kap, işkence gördüğü ve çivilendiği haç, bugün İtalya'da bulunan Barletta heykeli, Venedik'te bulunan Tetrark heykeli, yine Venedik'te bulunan Quadriga adlı dört at heykeli mekân değiştiren Bizans eserlerinden bazıları. Belçika kökenli olan beş Latin kral da 1204-1261 yılları arasında Konstantinopolis'i, belki de tarihinin en kötü idaresine maruz bırakmış. Latin krallar, iktidarları döneminde surların bazı kısımlarının onarımı dışında kente hiçbir katkıda bulunmamış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6441481039820344795-3172620688578434466?l=iduak.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6441481039820344795/posts/default/3172620688578434466'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6441481039820344795/posts/default/3172620688578434466'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://iduak.blogspot.com/2009/02/hezarfenden-once-ucan-turk-varms.html' title='Hezarfen&apos;den önce uçan Türk varmış'/><author><name>ozzzz</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='25' src='http://1.bp.blogspot.com/_rJTcA7tCWak/SYyjqLjWyMI/AAAAAAAAAD4/Qs-Xj_EdbGg/S220/avatar1895591_1.jpg'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6441481039820344795.post-2900374076699184253</id><published>2009-02-28T00:33:00.001-08:00</published><updated>2009-02-28T00:33:24.750-08:00</updated><title type='text'>Anadolu Medeniyeti’ Sergisi uzatıldı!</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;Uygarlıkların kenti İstanbul’dan ‘Anadolu Medeniyeti’Sergisi gördüğü ilgi nedeniyle 16 Şubat'a kadar uzatıldı!&lt;br /&gt;TÜRKİYE’Yİ SANAT İLE TANITIM PROJESİ&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Sanatçının yurt içinde Ayasofya Müzesi Ana mekanda gerçekleşen sergisi ile start alan bu yeni açılım projesi;&lt;br /&gt;T.C.Kültür ve Turizm Bakanlığı Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü işbirliğinde Türk ve İslam eserleri Müzesi’İbrahim Paşa Sarayının ev sahipliği yaptığı, Bir İstanbul ressamı : Metin ASAĞ’ın”Uygarlıkların Kenti İstanbul’dan ’Anadolu Medeniyeti’’ sergisi gördüğü ilgi ve genel istek üzerine 16 Şubat 2009 Pazartesi gününe kadar uzatıldı.&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&lt;img alt="" src="http://i.milliyet.com.tr/GazeteHaberIciResim/2009/02/06/fft16_mf176654.Jpeg" border="0" /&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Daha önce de devlet- sanatçı-özel sektör işbirliğiyle düzenlenen UNESCO’nun ‘‘Dünya Mirası’’ ilan ettiği ve 1400 yıllık tarihi ile Ayasofya ana mekanda Ekim 2007 de düzenlenen tarihi yapının Bizans-Osmanlı ve Cumhuriyet dönemlerinin işlendiği ‘Üç Dönem Ayasofya’ sergisi yerli ve yabancı sanat severlerden gördüğü yoğun ilgiden dolayı 15 günlük süre Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından 25 güne çıkarılmış ve Türkiye’de ilk dafa bir sanatçı bu kadar kısa bir sürede 262 bin ziyaretçi ağarlamakla en dikkat çeken sanat etkinliğini gerçekleştiren sanatçı olmuştur Ayasofya Müzesi’nde düzenlenen ve hala Türkiye’de en çok gezilen sanat sergisi unvanını elinde tutan Metin ASAĞ’ın sadece bir tablosunun önünde 57 bin adet resim çekilmiştir. &lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Bu yeni proje,yurtiçi ile sınırlı kalmayacak yurtdişında 1 Temmuz 2009-31 Mart 2010 tarihlerinde Fransa’da gerçekleşecek’’Fransa’da Türkiye Mevsimi’’etkinliklerinde Eylül 2009’da,’’Türklerden Tarihe 1000 yıl,100 Eser’’konulu sergi ile fransa’da daha sonra İngiltere,ABD,İtalya,Birleşik Arap Emirliği,Çin ve Mısır gibi ülkelerde geniş kapsamlı yurtdışı sergi organizasyonları ile devam edecek ve Türkiye’yi sanatla tanıtmak görevini üstlenecektir&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü işbirliğinde gerçekleştirilen “Bir İstanbul ressamı Metin ASAĞ’ın : Anadolu Medeniyeti”sergisi kapsamında ünlü sanatçının toplam 57 parça eseri sunuluyor Özel ana koleksiyonundan oluşan çalışmalarının da yer aldığı sergi Pazartesi günleri hariç, 08:00-17:00 saatleri arasında gezilebilir açıldığı günden beri yerli ve yabancı sanatsever tarafından büyük ilgi ile gezildi. Başlangıçta 31 Ocak 2009 olarak belirlenen kapanış tarihi de bu sebeple 15 gün daha uzatılarak 16 Şubat 2009 Pazartesi oldu&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6441481039820344795-2900374076699184253?l=iduak.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6441481039820344795/posts/default/2900374076699184253'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6441481039820344795/posts/default/2900374076699184253'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://iduak.blogspot.com/2009/02/anadolu-medeniyeti-sergisi-uzatld.html' title='Anadolu Medeniyeti’ Sergisi uzatıldı!'/><author><name>ozzzz</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='25' src='http://1.bp.blogspot.com/_rJTcA7tCWak/SYyjqLjWyMI/AAAAAAAAAD4/Qs-Xj_EdbGg/S220/avatar1895591_1.jpg'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6441481039820344795.post-1133959909636558370</id><published>2009-02-28T00:32:00.003-08:00</published><updated>2009-02-28T00:32:59.059-08:00</updated><title type='text'>Deliormanlı Koca Yusuf</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;26 yıldır Kırkpınar Başpehlivanı olan Kel Aliço, 27’nci başpehlivanlığı da rakipsiz alacağını umarak Kırkpınar’a gelmişti. “Başa güreşeceğim” diyen Deliormanlı Yusuf isminde körpe bir çocuk çıktı karşısına! Herkes er meydanlarının pek yaman kurdu Kel Aliço’nun bu “tüysüz kızan”ı karşısına çıktığına pişman edeceğini umuyordu. Ancak, Deliormanlı Yusuf, öylesine yaman bir güreş çıkarıyordu ki, buna Kel Aliço da şaşırmıştı! Saatler uzayıp gittiği halde Aliço neticeyi lehine çeviremiyordu. Üstelik kendisinde yorgunluk alametleri de başgöstermişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aliço hayranları, havanın kararmasını fırsat bilerek güreşi yarıda bıraktırmak istediğinde Aliço’nun gür sesi er meydanını kapladı:&lt;br /&gt;-A be burası Kırkpınar’dır... Er meydanıdır buncağız. Burada yenişene kadar güreş tutulur. Bu kızancağıza yenilmek kaderimde varsa bırakın yensin beni... Hem ben artık bu er meydanlarından çekileceğim. Aliço’yu yenmek talihini bir daha bu Yusufcağız nerede bulacak?&lt;br /&gt;Aliço’nun bu sözleri Yusuf’u öylesine duygulandırmıştı ki, gözyaşlarını tutamadı ve büyük ustanın eline sarılıp öptükten sonra titrek bir sesle ona adetâ yalvardı:&lt;br /&gt;-Ustaların ustası, pehlivanların pehlivanı, koçyiğit ağam benim! Gel bırakalım şu güreşi. Sözlerinle yendin sen beni. Elimde ayağımda derman komadın. Bu söylediklerinden sonra ben seni tutamam gayri. İstersen sen tut beni, vur sırtımı yere...&lt;br /&gt;Aliço da herkes gibi çok duygulanmıştı. Nerede ise ağlayacaktı. Deliormanlı Yusuf’un alnına sıcak bir bûse kondurdu:&lt;br /&gt;- Bu meydan bundan sonra senindir artık. Ödül de, başpehlivanlık da senindir. İkisine de güle güle sahip ol, oğul, dedi.&lt;br /&gt;Ve o günden sonra Türk güreşinde Koca Yusuf’un devri başladı...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Er meydanlarında kasırgalar koparıp rakip tanımayan bir kuvvet olarak ortaya çıkan ve yalnız cüssesinden ötürü değil, güreş değerinden ve spor ahlâkından ötürü de “Koca” sıfatını alan büyük Türk pehlivanı yenecek rakip bırakmadı. Bunu fırsat bilen açıkgöz organizatörler onu Avrupa’ya, oradan da Amerika’ya... Yurt dışında 800 altın kazanmıştı Koca Yusuf... Artık kuşağında sakladığı bu altınlarla, çok özlediği yurduna dönüyordu... Bindiği Fransız bandıralı La Bourgogne vapuru, Atlas Okyanusu’nda sis yüzünden İrlanda bandıralı Cromartyshre gemisiyle çarpıştı. 721 yolcunun bulunduğu vapur ile birlikte Koca Yusuf’un o dev vücudu da Atlantik Okyanusu’nun derinliklerine gömülüp gitti...&lt;br /&gt;Çıktığı her güreşte, spor ahlâkını daima ön planda tutan kahraman! “Türk gibi kuvvetli” sözünün doğruluğunu bütün dünyaya bir de sen gösterdin. Ruhun şâd olsun&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6441481039820344795-1133959909636558370?l=iduak.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6441481039820344795/posts/default/1133959909636558370'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6441481039820344795/posts/default/1133959909636558370'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://iduak.blogspot.com/2009/02/deliormanl-koca-yusuf.html' title='Deliormanlı Koca Yusuf'/><author><name>ozzzz</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='25' src='http://1.bp.blogspot.com/_rJTcA7tCWak/SYyjqLjWyMI/AAAAAAAAAD4/Qs-Xj_EdbGg/S220/avatar1895591_1.jpg'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6441481039820344795.post-4618736341251338049</id><published>2009-02-28T00:32:00.001-08:00</published><updated>2009-02-28T00:32:40.513-08:00</updated><title type='text'>Dört Yapraklı</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;Dört Yapraklı Yonca nın Hikayesi&lt;br /&gt;Dört yapraklı yonca bütün kültürlerde iyi şansın sembolü olarak kabul edilir. Hıristiyanlık inanışında Havva'nın cennet bahçesinde elinde dört yapraklı yonca ile dolaştığı kabul edilir. Yoncaya çok daha eski kültürlerin batıl inançlarında da rastlanıyor. İrlanda efsanelerinden ve Sezar zamanından kalma yazılardan bu inanışın kökeninin İngiltere'ye, Galler'de yaşayan Keltler'e kadar uzandığı anlaşılıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu toplumda Druid adı verilen bir grup, Güneş'e tapıyor ve ayinlerini yılda birkaç kez, Galler'in sık meşe ormanlarında toplanarak yapıyorlardı. Bu sırada kişiler arasındaki anlaşmazlıkları da sorgulayarak çözüm yolları buluyorlar, ölümcül derecede hasta olanlar ve çıkması beklenen bir savaşta ölüm tehlikesi ile karşılaşacak olanlar için insan kurban ediyorlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Druid rahipleri her ne kadar kurban olarak daha önce suç işlemiş olanları tercih etseler de arada masum insanların da sazdan yapılmış büyük kafeslere konularak ateşe verildiği oluyordu. Dini bakımdan kurban edilen kişinin ruhunun bozuk ahlaklı olduğuna ve ölümden sonra yeni doğacak bir bebeğe geçtiğine inanıyorlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Druidler ayrıca ökseotunun aile içinde uyumu sağladığına, dört yapraklı yoncanın ise kişiye çevresindeki bozuk ahlaklı ruhları, şeytanı ve cinleri görme yeteneği verdiğine, yoncanın sihirli gücü sayesinde şeytanın kovulabildiğine inanıyorlardı. Bu nedenle insanları kurban etmeden önce ökseotu filizleri topluyorlar, yerlerde dört yapraklı yoncaları arıyorlardı. Yani inanışın kökeninde dört yapraklı yoncanın uğurundan çok, kötü ruhlara karşı olan sihirli gücü yer alıyordu ama ne yazık ki yoncanın dört yapraklısı da tabiatta çok nadir olarak bulunuyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Günümüzde bitki kültürü ile uğraşanlar, sadece dört yapraklı yoncaların ürediği tohumları geliştirmeyi başarmışlardır. Ancak efsane devam etmektedir, insanlar bahçelerinde milyonlarcası yetişebilirken, hala kırlarda uğur getireceğine inandıkları dört yapraklı yoncayı heyecanla aramaya devam etmektedirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yoncanın dört yaprağının da ayrı birer anlamı vardır. Birinci yaprak ümidi, ikincisi imanı, üçüncüsü aşkı, dördüncü yaprak ise şansı simgeler. Tabiatta çok nadir bulunan işte bu dördüncü yapraktır&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6441481039820344795-4618736341251338049?l=iduak.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6441481039820344795/posts/default/4618736341251338049'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6441481039820344795/posts/default/4618736341251338049'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://iduak.blogspot.com/2009/02/dort-yaprakl.html' title='Dört Yapraklı'/><author><name>ozzzz</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='25' src='http://1.bp.blogspot.com/_rJTcA7tCWak/SYyjqLjWyMI/AAAAAAAAAD4/Qs-Xj_EdbGg/S220/avatar1895591_1.jpg'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6441481039820344795.post-3726789473536901369</id><published>2009-02-28T00:31:00.000-08:00</published><updated>2009-02-28T00:32:19.998-08:00</updated><title type='text'>2008'in En Önemli 10 Bilimsel Olayı</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doğal hayatı koruma uzmanları Afrika'daki Kongo Cumhuriyeti'nin el değmemiş bir bölgesinde en az 125 bin gorilin varlığını keşfettiklerini açıkladı. Gorillerin nüfusunun 100 binden az olduğu tahmin ediliyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Almanya'da M.Ö. 4.600 yılına ait bir mezardan, bilinen en eski çekirdek aile ortaya çıkartıldı. Bu keşfin, bir çekirdek aileye ait dünyada bilinen en eski moleküler genetik kanıt olduğu belirtiliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Güneş Sistemi'nin dışında, Dünya'nın kütlesinden en az 30 kat büyük toplam 45 gezegen tespit edildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nasa'nın Mars'a gönderdiği Phoneix (Anka Kuşu) uzay aracının, gezegenin kuzey kutbuna inmesi 'Mars'ta hayat var mıydı?' sorusunun yanıtı için çok büyük bir adım oldu. Anka Kuşu,'buz'u bulmayı başardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ABD'deki bilim adamları, tamamen yapay canlılar oluşturmak için ilk adımları attı. Bilim adamı Craig Venter, ilk kez bir bakterinin sentetik, yani yapay DNA dizilimini oluşturmayı başardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kaliforniya Üniversitesi'ndeki araştırmacılar, üç boyutlu nesnelerin çevresindeki ışığı bükerek onları görünmez yapabilecek bir malzeme geliştirdi. insanları bile gizleyebilecek kadar büyük malzemeler yapılabileceğini söylüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Buzlular içerisinde buldukları mamut kıllarından yola çıkan bilim adamları ilk kez soyu tükenmiş bir hayvanın genetik şifresinin büyük bir kısmını çözmeyi başardılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Prof. Dr. Yarman'ın yaptığı çalışmalarla Einstein'ın Genel Görecelik Kuramı'nı çürütmesi.Türk profesör,yaptığı deneylerde,bağıl manyetik alanın,ışık hızından en az 4 kat daha hızlı yayıldığını kanıtladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evrenin oluşum sırlarını ortaya çıkartması beklenen proje, yalnızca 2008'in değil tüm zamanların en büyük ve en çok konuşulan deneyi oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çin'in tamamen kendi imkanıyla uzaya yolladığı üçüncü yörünge kapsülü Şıncou-7'deki (Kutsal Tekne) astronotlar uzay yürüyüşüne çıktı. Böylece Çin, ABD ve eski SSCB'den sonra uzayda yürüyüş yapan üçüncü ülke oldu. &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6441481039820344795-3726789473536901369?l=iduak.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6441481039820344795/posts/default/3726789473536901369'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6441481039820344795/posts/default/3726789473536901369'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://iduak.blogspot.com/2009/02/2008in-en-onemli-10-bilimsel-olay.html' title='2008&apos;in En Önemli 10 Bilimsel Olayı'/><author><name>ozzzz</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='25' src='http://1.bp.blogspot.com/_rJTcA7tCWak/SYyjqLjWyMI/AAAAAAAAAD4/Qs-Xj_EdbGg/S220/avatar1895591_1.jpg'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6441481039820344795.post-3425826283595515748</id><published>2009-02-28T00:29:00.000-08:00</published><updated>2009-02-28T00:31:44.176-08:00</updated><title type='text'>Sigara Nasil Birakilir?</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;ÇOK SİGARA İÇİYORUM"AMA BIRAKAMIYORUM DİYORSANIZ İŞTE SİZE ÖNERİLER!..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye’de 20 milyon kişi sigara tiryakisi. İçenler yüzünden içmeyenler de sürekli zehirli hava soluyor.Sigara, sadece sağlığa değil, cebe de zarar... Nasıl bırakabilirim diyorsanız. İşte size püf noktaları...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;~~1- Kararlı olun~~&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sigarayı bıraktıktan sonra karşılaşabileceğiniz kilo alma, gerginlik, konsantrasyon güçlüğü, asabiyet, çöküntü ve huzursuzluk gibi sorunların sizi korkutmasına izin vermeyin. Sizin için geçerli olan sebepleri bulun ve sağlığınız için çok önemli olan bu kararı vermekte gecikmeyin. Sigara içenler, ortalama 5 ila 7 kez denedikten sonra sigarayı bırakabilir. Geçmişteki bırakma girişimlerinizi başarısızlık olarak görmektense, her denemeden öğrendiğiniz, bir sonrakinde size yardımcı olabilecek noktalara odaklanın (örneğin, niçin tekrar başladığınızı gözden geçirip, bir dahaki denemenizde tekrar başlamamak için önlemler alın.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;~~2- Bir tarih belirleyin~~&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sigarayı yardımsız bırakmaya karar verdiyseniz, önünüzdeki üç hafta içinde bunu yapmak için bir tarih belirleyin. Bu tarihi yakınlarınıza duyurun ve bu konuda size destek vermelerini isteyin.&lt;br /&gt;Sigarayı bırakma tarihi geldiğinde, kararınızı kesinlikle uygulayın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;~~3- Doğru beslenme ve egzersiz şart~~&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bol miktarda su ve düşük kalorili içecekler tüketin. Şekerli ve yağlı yiyeceklerden daha az tüketmeye çalışın. Böylece kilonuzu korumuş olursunuz. Ayrıca düzenli egzersizi de ihmal etmeyin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;~~4- Yeterince uyuyun~~&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yeterince uyumaya ve dinlenmeye dikkat edin. Düzenli olarak ve kolayca uygulayabileceğiniz bir egzersiz progr..... başlayın (düzenli yürüyüş yapmak ya da yüzmek gibi).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;~~5- Kendinizi oyalayIn~~&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Boş kalmaktan kaçının. Canınız aşırı derecede sigara içmek istediğinde, başka bir aktivite ile meşgul olun. Derin ve yavaş nefes alarak rahatlamaya çalışın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;~~6- Stresi hobilerinizle yenin~~&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Günlük hayatın getirdiği stresi azaltmak için hobi edinmek gibi yeni alternatifler yaratın. (Egzersiz, yoga vb.) Sigarayı bırakan kişilerin ortak özelliği, sigara içmenin yerine keyif aldıkları başka bir aktivite koyabilmeleridir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;~~7- Uzmana danışın~~&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eğer, sigarayı bırakmak için yardıma ihtiyacınız olduğunu düşünüyorsanız, örneğin ‘nikotin yoksunluk belirtileri’ denilen gerginlik, konsantrasyon güçlüğü, asabiyet, çöküntü, huzursuzluk gibi sorunları yoğun yaşıyorsanız, mutlaka bir uzmanla görüşün.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;~~8- Uygun zamanı seçin~~&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mevsimsel değişikliklerden etkilenenlere, kendilerini daha pozitif buldukları mevsimde sigarayı bırakmaları önerilir. iş yoğunluğu geçici ise, en iyisi bu dönemi atlattıktan sonra sigarayı bırakmayı planlamaktır. Ancak, yoğunluk çoğumuzun işi için devamlı bir özellik olduğundan, iş yoğunluğunu bahane ederek bırakma tarihini ertelemek doğru değil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;~~9- Çevrenizden yardım isteyin~~&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sigarayı bırakmaya çalışanların, eşi ya da yakın bir arkadaşının desteğini alması çok önemli. Bu kişilerin sigarayı bırakmadaki başarı oranı, diğerlerine göre daha fazla.&lt;br /&gt;Eğer eşiniz ya da yakın arkadaşınız da tiryaki ise ve sigarayı bırakmak istemiyorsa, en azından bir süre yanınızda sigara içmeyerek ve sizin ulaşabileceğiniz yerlerde sigara bulundurmayarak size destek olmalı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;~~10- Azaltarak bırakmayın~~&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sigarayı tamamen bırakın. Azaltarak bırakmaya çalışmak,&lt;br /&gt;çoğunlukla süreci uzatır ve başarısızlıkla sonuçlanır.&lt;br /&gt;Sigarayı bıraktığınızda, “Bir nefesten bir şey olmaz” düşüncesine direnin. Tek nefes çekmek bile sizi sigara tiryakiliğine geri götürür ve her şeye yeniden başlamak zorunda kalırsınız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;~~11- Sigarayı çağrıştıran her şeyi ortadan kaldırın ~~&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evinizdeki ve işyerinizdeki bütün sigaralardan kurtulun. Çakmak, küllük, kibrit gibi sigara içmeyi hatırlatan nesneleri, göz önünden uzak yerlere kaldırın. Sigarayı bırakmak için geçerli olan sebepleri tekrar hatırlayın. Sigara içilen ortamlardan ve içen insanlardan uzak durun.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;~~12-Kendinizi Şımartın~~&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendinize iyi davranın. Sigarayı bıraktığınız gün, en sevdiğiniz yemeği sipariş edin, sinemaya gidin, sizi rahatlatan aktiviteler planlayın. Bu günü dolu yaşamaya dikkat edin, boş kalmaktan kaçının. Sigara içmediğiniz için kendinizi ödüllendirin. Sigara içmeyerek biriktirdi€iniz parayla, kendinizi mutlu edecek şeyler yapın: Seyahate çıkmak, bir restorana gitmek, yeni bir kıyafet almak gibi...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;~~13- Kriz anında kaçın!~~&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aklınız sigaraya takıldığında, o anda yapmakta olduğunuz işi bırakıp ortamdan kısa süre uzaklaşın, örneğin kısa bir yürüyüş yapın ya da yapmanız gereken başka bir işe yönelin. Bu yoğun isteğin kısa sürdüğünü ve araya başka bir aktivite koyduğunuzda, azaldığını göreceksiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sigara içme dürtüsünü kontrol altında tutmanız, zaman içinde kolaylaşacak. Düşük kalorili yiyecek ve içeceklerle ağzınızı meşgul edin&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6441481039820344795-3425826283595515748?l=iduak.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6441481039820344795/posts/default/3425826283595515748'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6441481039820344795/posts/default/3425826283595515748'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://iduak.blogspot.com/2009/02/sigara-nasil-birakilir.html' title='Sigara Nasil Birakilir?'/><author><name>ozzzz</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='25' src='http://1.bp.blogspot.com/_rJTcA7tCWak/SYyjqLjWyMI/AAAAAAAAAD4/Qs-Xj_EdbGg/S220/avatar1895591_1.jpg'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6441481039820344795.post-9206522290275002650</id><published>2009-02-28T00:28:00.002-08:00</published><updated>2009-02-28T00:29:07.302-08:00</updated><title type='text'>Dingonun Ahırı Ne Demek?</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:Courier New;"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;&lt;b&gt;&lt;b&gt;&lt;img alt="" src="http://internethaber.com/images/news/79314.jpg" border="0" /&gt;&lt;/b&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&lt;b&gt;Dilimizde dingonun ahırı mı diye kullandığımız bir söz vardır. Hiç merak ettiniz mi bunun ne demek olduğunu?&lt;/b&gt; &lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Atlı Tramvaylar zamanında, tramvaylar 2 atla çekilirken dik Şişhane yokuşunu çıkabilmek için Azapkapı'dan takviye at alarak yokuşu çıkabilirlermiş. &lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Tramvay bu haliyle Taksim e kadar gelir, burada çıkartılan atlar, bu gün Taksim alanının batı kısmındaki sular idaresi maksemi ile Fransız konsolosluğu arasında bir ahırda bir süre dinlendirildikten sonra tramvaya bağlanmadan boş olarak Azapkapı ya götürülürlermiş. &lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Taksim deki bu ahırı Dingo adlı bir rum vatandaş işletirmiş. Gün boyu bir sürü atın girip çıkmasından dolayı dilimizdeki '' Burası Dingo' nun ahırı mı giren çıkan belli değil '' sözünün buradan geldiği söylenir.&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6441481039820344795-9206522290275002650?l=iduak.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6441481039820344795/posts/default/9206522290275002650'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6441481039820344795/posts/default/9206522290275002650'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://iduak.blogspot.com/2009/02/dingonun-ahr-ne-demek.html' title='Dingonun Ahırı Ne Demek?'/><author><name>ozzzz</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='25' src='http://1.bp.blogspot.com/_rJTcA7tCWak/SYyjqLjWyMI/AAAAAAAAAD4/Qs-Xj_EdbGg/S220/avatar1895591_1.jpg'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6441481039820344795.post-1931000591480299788</id><published>2009-02-28T00:28:00.001-08:00</published><updated>2009-02-28T00:28:40.857-08:00</updated><title type='text'>Zuhaha, Puhaha Nereden Geliyor ?</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;İrc da msn ve heryerde görmeye duymaya alıştığımız zuhaha sözcüğünün nerden geldiğini biliyomuydunuz ? Merak etmeyin bunu bilmeyen sadece siz değilsiniz...Bunu 1999 yılında araştırmaya başlayan Oxford University, uzun araştırmalar sonucu akıl almaz sonuçlar elde etti..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ZUHAHA nın bir kabile olduğunu!!!.....Ve tabi PUHAHA nın !!!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;M.Ö 70 yılında; dünyanın çeşitli bölgelerinde hüküm süren bu iki kabile aynı anda yıkıldı....ne zaman kuruldukları ise bilinmiyor...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oxford University bu iki kabilenin birbiriyle hep çekişme içinde olduğunu söylüyor...Bunun bir diğer nedenide stratejik konumları...&lt;br /&gt;Tarihi M.Ö 200 lere dayanan belgelere bakılarak iki kabile arasında geçen savaş öncesi diyaloglar iki kabilenin yıldızının neden hiç barışmadığını kanıtlar nitelikde....&lt;br /&gt;TARİHİ BELGELER&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(cümleler 8 dilbilimci tarafından 2 yılda tercüme edilmişdir...)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;olay balık tutarken karşılaşan iki farklı kabile üyesi arasında gerçekleşmişdir...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;**##selam zuhahalı...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;selamda benim mekanda balık tutuyon ne iş Huh&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;**##yok be kardeş ben sen yokken yerini tutuyodum..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-zuhahahahahahahahahah güleyim bari....sen kimi kandırıyon len kanı bozuk puhahalı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;**##puhahahahahahaha asıl ben güleyim...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(burda geçen zuhaha ve puhaha sözcükleri kabilelerin geleneklerinden dolayıdır, kızgınken konuşurken cümlelerin başına&lt;br /&gt;zuhaha ve puhaha koyuyorlar, günümüzde uygulanan +18 uyarısını taaaaaaa ne zaman icad ettiklerini görüyoruz...yani bizim gibi """la duydunmu bizim maho gay olmuş zuhahahahahahaha"""" gibi değil niyetleri...)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-gül de bak ne yapıyom seni...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;**##puhahahahahaha yeter uleyn gel buraya puhaaaaaaaaaaaaaaaaaaaa!!!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-neeeeeeee puhaaaaaaaaaaaa mı ulen sen bana nasıl...heytttt zuhaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaa&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;**##puhahahaha&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-zuhahahahaha&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;**##puhahahaha&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bundan sonra olayın nasıl geliştiği bilinmiyor iki kişi arasında, ama iki kabilenin birbirine düşmanlığı böyle basit bir olaydan başlıyor...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birbiriyle savaşmaya başlayan iki kabile arasındaki savaş, muhahalara kumahaha lara kadar sıçrıyor ama bu saydığımız&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;kabileler puhaha ve zuhaha lar kadar bilinmiyor oxfordun yaptığı araştırmalara göre o zamanki dağılımları şöyle bu kandaş kabilelerin..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;img alt="" src="http://img84.imageshack.us/img84/6224/sponspie035zb.jpg" border="0" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu kabileler arasındaki son savaşda (M.Ö 69) iki kabile kanlı bir savaş yapmış ve 2 yıl süren savaşın bitmeyeceğini anlayan Türk devletleri """"zuhahahaha"""" """""puhahahaha""""" seslerine dayanamayıp iki kabileyide yok etmtiştir...Zaten dilimize yerleşmesidende bu olayın etkisi büyüktür...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;AMA en büyük etken Türklerin bu adamlarla savaşırken yüzlerine bakmaları ve zuhahaha puhahaha seslerini tiplerine bakarken duymalarıdır...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;işte bu tipi gören ve sesleri duyan Türkler artık kendi aralarında şakalaşırken ağızlarını kocaman açıp zuhaha puhaha seslerini çıkarmaya başlamışlardır....&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son puhaha ve zuhaha lar...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;img alt="" src="http://img58.imageshack.us/img58/5808/dajian7lo.jpg" border="0" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;img alt="" src="http://img58.imageshack.us/img58/4577/pict00219es.jpg" border="0" /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6441481039820344795-1931000591480299788?l=iduak.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6441481039820344795/posts/default/1931000591480299788'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6441481039820344795/posts/default/1931000591480299788'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://iduak.blogspot.com/2009/02/zuhaha-puhaha-nereden-geliyor.html' title='Zuhaha, Puhaha Nereden Geliyor ?'/><author><name>ozzzz</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='25' src='http://1.bp.blogspot.com/_rJTcA7tCWak/SYyjqLjWyMI/AAAAAAAAAD4/Qs-Xj_EdbGg/S220/avatar1895591_1.jpg'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6441481039820344795.post-5525943795650740731</id><published>2009-02-28T00:27:00.003-08:00</published><updated>2009-02-28T00:27:54.599-08:00</updated><title type='text'>Dünyanın İlk Bisikleti</title><content type='html'>&lt;div id="post_message_24628327" align="justify"&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;&lt;img alt="" src="http://www.buzlu.org/images/bisiklet63.jpg" border="0" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1645 yılında ilk bisiklet patenti Fransız Jean Theson’a, iki kişinin oturarak hareket ettirdiği dört tekerlekli küçük bir alet yaptığı için verildi.1690 yılında Fransız asilzade Sivrao Kontu tarafından, iki tahta tekerleği olan ve “celenfer” adı verilen pedalsız bir bisiklet yapıldı.Daha sonra tahta tekerleklerin yerle temas eden yüzleri demir çemberle kaplandı; fakat bu durum süspansiyon sağlamadığı için hızın azalmasına yol açtı. İskoç Kirk Patrik McMillan’ın 1839 yılında pedalı bulmasıyla bisiklette bugünkü görünümüne kavuşmaya başladı.1868′de ise tekerleklerin sert lastikle kaplanıp demirin çıkartılması sayesinde sürat arttı.Deneme niteliğindeki ilk bisiklet yarışı, 1868′de Saint Cloud’da yapıldı.Bu yarışı İngiliz James Moore kazandı.Günden güne gelişme gösteren bisiklete bağlananların sayısı çoğaldı ve 1881′de “Fransız Bisiklet Federasyonu “kuruldu. Daha sonra zincirli aktarma sistemi ve havalı lastiğin bulunmasıyla bisiklet bugünkü şeklini aldı. Çağdaş koşullara uygun ilk mukavemet yarışı 1890 yılında Fransa’da yapıldı. 1891′de ise uzun etaplı turların ilk örneğini oluşturan Bordeaux Paris yarışı, onu takiben de Paris Brest-Paris yarışı düzenlendi. 1903 yılında düzenlenen ve yarışmaların en büyüğü olan Fransa Turu’nun Henri Desgrange ve L’Auto dergisi tarafından gerçekleştirlmesi bisiklet sporu için önemli bir atılım oldu.Yani 19.yy’ın başlarından itibaren bisiklet, önemli bir ulaşım aracı olması yanında tüm dünyada spor amacıyla da kullanılmaya ve üretilmeye başlandı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ABD’de1878′lerde başlayan bisiklet yarışlarının yaygınlaşması sonucu 1912′de Amerikan Amatör Bisiklet Birliği kuruldu ve birlik ABD’deki amatör yarışların yönetimini üstlendi.&lt;br /&gt;20.yy’ın ortalarına doğru ABD ve İngiltere’de otomobillerin yaygınlaşması ile bisiklet yarışlarında bir gerileme görülmeye başlandı; fakat zamanla ilgi tekrar arttı. amatör yol yarışları 1896′dan, pist yarışları arasında yer aldı. Ayrıca her yıl, bisiklet yarışlarının her dalında ulusal ve dünya şampiyonlukları yarışmaları yapılmaktadır.Bu şampiyonaların en önemlisi ve en zorlusu, 21 etap üzerinden 2474 millik parkurda düzenlenen “Fransa Bisiklet Turu “dur. &lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6441481039820344795-5525943795650740731?l=iduak.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6441481039820344795/posts/default/5525943795650740731'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6441481039820344795/posts/default/5525943795650740731'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://iduak.blogspot.com/2009/02/dunyann-ilk-bisikleti.html' title='Dünyanın İlk Bisikleti'/><author><name>ozzzz</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='25' src='http://1.bp.blogspot.com/_rJTcA7tCWak/SYyjqLjWyMI/AAAAAAAAAD4/Qs-Xj_EdbGg/S220/avatar1895591_1.jpg'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6441481039820344795.post-4152053353375218754</id><published>2009-02-28T00:27:00.001-08:00</published><updated>2009-02-28T00:27:34.242-08:00</updated><title type='text'>Kız Kulesi Hikayesi</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;img alt="" src="http://www.buzlu.org/images/kizkulesi.jpg" border="0" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;b&gt;Kızkulesi ile ilgili anlatılan ilk hikaye; Ovidius’un kaydettiği bir aşk hikayesidir. Hero ile Leandros adlı iki gencin hüzünlü aşkını anlatan bu hikaye, Hero’nun kuleden ayrılmasıyla başlar. Hero Afrodit’in rahibelerindendir ve aşka yasaklıdır.Yıllar sonra Afrodit’in tapınağında yapılan bir törene katılmak için kuleden ayrılır ve orada Leandros ile karşılaşır. Birbirine aşık olan iki genç, Leandros’un gece kuleye gelmesi ile aşklarını kutsarlar. Kızkulesi her gece iki gencin gizli aşkına ve yasak sevişmelerine tanıklık eder. Leandros’un yüzerek kuleye geldigi fırtınalı bir günde Hero’nun yaktığı sevda ateşinin feneri söner. Karanlıkta yolunu kaybeden Leandros boğazın sularına gömülür. Sevgilisinin öldüğünü gören Hero da kendini Kızkulesi’nden boğazın sularına bırakır.&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&lt;br /&gt;Kavuşamayan aşıklara atfen anlatılan bu hikayeden başka bir de; Kleopatra’nın sonuna benzer bir sonun anlatıldığı yılan hikayesi vardır. Kehanete göre kralın birine, çok sevdiği kızı onsekiz yaşına geldiğinde bir yılan tarafından sokularak ölecegi söylenir. Bunun üzerine kral denizin ortasındaki bu kuleyi onararak kızını buraya yerleştirir. Kaderin kaçınılmazlığını kanıtlarcasına, kuleye gönderilen üzüm sepetinden çıkan bir yılan, prensesin tenine süzülerek zehrini boşaltır. Kral, kızına demirden bir tabut yaptırarak Ayasofya’nın giriş kapısının üstüne yerleştirir. Bugün bu tabutun üstünde iki delik vardır. Yılanın, ölümünden sonra da onu rahat bırakmadığına dair hikayeler anlatılır.&lt;br /&gt;En son anlatılan hikaye ise Osmanlı Dönemi ile ilgilidir. Battal Gazi’nin askerleri ile Kızkulesi’ne baskın yaparak kuleye saklanan hazinelerin ve Üsküdar Tekfuru’nun kızını kaçırdığı ile ilgili hikayedir. Battal Gazi tekfurun kızı ve hazinelerini aldıktan sonra Üsküdar’dan atına atlayıp oradan uzaklaşmıştır. Çokça bilinen “Atı alan Üsküdar’ı geçti” lafı bu hikayeden gelir. Bu hikayeden günümüze gelen bir diğer şey de küçük kulemizin ismi ile ilgilidir. Diğer efsanelerdeki prenseslere de atfen Türkler buraya Kız-Kulesi ismini vermişlerdir.&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6441481039820344795-4152053353375218754?l=iduak.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6441481039820344795/posts/default/4152053353375218754'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6441481039820344795/posts/default/4152053353375218754'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://iduak.blogspot.com/2009/02/kz-kulesi-hikayesi.html' title='Kız Kulesi Hikayesi'/><author><name>ozzzz</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='25' src='http://1.bp.blogspot.com/_rJTcA7tCWak/SYyjqLjWyMI/AAAAAAAAAD4/Qs-Xj_EdbGg/S220/avatar1895591_1.jpg'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6441481039820344795.post-1030535264902065783</id><published>2009-02-28T00:26:00.002-08:00</published><updated>2009-02-28T00:27:02.757-08:00</updated><title type='text'>"%99 Sünger %70 Su"</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;İspanyol Heykeltraş Juan Botella Lucas'ın solo sergisi "%99 Sünger %70 Su" 22 Ocak- 28 Şubat 2009 tarihleri arasında Pi Artworks Tophane'de devam edecek.&lt;br /&gt;Serginin kavramında en çok öne çıkan noktaların: hayat ve ölüm, hareket ve hareketsizlik, canlı ve cansızların başlangıcı ve sonucu, ses ve sessizlik, savaş ve can sıkıntısına karşı oyun olduğu belirtiliyor.&lt;br /&gt;1970 Madrid doğumlu olan Juan Botella Lucas, 1995 yılında Madrid UCM Güzel Sanatlar Fakültesi Heykel Bölümü’nü bitirdi. 1998 yılından beri Türkiye’de yaşayan Juan Botella Lucas Mersin Üniversitesi’nde öğretim görevlisi olarak çalışmaktadır. 2007 yılından itibaren Pi Artworks tarafından temsil edilmektedir. 2008 yılında Piartworks’teki ilk sergisi Aklını Oynatmalar2 ile hatırladığımız Juan Botella Lucas’ın bu sergisi hayata ve ölüme dair sıradışı duruşunu tüm yalınlığı ile gösteren heykellerden oluşuyordu. Ayrıca katıldığı önemli sergiler arasında, 2001 yılında Levent Çalıkoğlu'nun küratörlüğünde ki Ölüm=Ölüm, Hafriyat Grubu ile birlikte katıldığı 10. İstanbul Bienali, 2003 yılında Mısır-İskenderiye’de katıldığı 22. Akdeniz Bienali yer almaktadır. 1999 yılında Berlin Güzel Sanatlar Akademisi tarafından "meister schuler" ödülünü almıştır.&lt;br /&gt;% 99 Sünger %70 Su sergisinde 28 adet üç boyutlu çeşmeler, mezarlar, ağızlar, yumurtalık ve başka kompozisyonlardan oluşan çalışmalar yer almaktadır. Galerinin iki ayrı mekanında sergilenen eserler aynı süreç içerisinde yapılmış, birbirini tamamlayan bir projenin sonucudur. Ana galeride temsil konusu olarak özellikle suyla ilgili; çeşmeler, musluk, boru şekilleri gibi çalışmalar gösteriliyor. Diğer mekanda ise suyun yanında kabirler ( Osmanlı kabri ve yılan mezarı), anatomik ayrıntılar (dişler, ağızlar, köpek burnu, yumurtalık,...) ortaya çıkıyor.*&lt;br /&gt;*alkış&lt;br /&gt;Sergide susuzluktan yok olma ya da sular altında kalma ihtimalini ele alan Juan Botella Lucas “ %99’u sünger ile yapılmış eserleri %70 su oranı taşıyanlara sunuyorum. Sünger’den yaptığım su gibi görüntülerle bu olanaklara gönderme yapmamın yanında, (%99) kullandığım su çeken poliüretan, yani sünger malzemesinin karşısında vücudumuzun ( %70)’ in su içermesi, bu ihtimallerle karşı farklı bir bakış açısı getiriyor: çeşme bizi topluyor, biz onlara suyumuzu verebiliriz, tükürerek, ağlayarak ya da tercihen daha içten bir şekilde. Yarasın! ”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;% 99 Sünger %70 Su sergisindeki çalışmalarının daha önceki sergilerdeki konular ve şekillerle hep aynı, azar azar veya birden değişen sonra yeniden aynı olduğunu, bu bağlamda ise hem devamlılık hem de yenilik olduğunu belirten Juan Botella Lucas’ın sergisi 28 Şubat 2009 tarihine kadar galeri 1 ve 2 de devam edecek.&lt;br /&gt;Pi Artworks Pazar hariç her gün 10.30-19.30 arasında veya randevu ile gezilebilir. &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6441481039820344795-1030535264902065783?l=iduak.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6441481039820344795/posts/default/1030535264902065783'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6441481039820344795/posts/default/1030535264902065783'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://iduak.blogspot.com/2009/02/99-sunger-70-su.html' title='&quot;%99 Sünger %70 Su&quot;'/><author><name>ozzzz</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='25' src='http://1.bp.blogspot.com/_rJTcA7tCWak/SYyjqLjWyMI/AAAAAAAAAD4/Qs-Xj_EdbGg/S220/avatar1895591_1.jpg'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6441481039820344795.post-8103483520678017171</id><published>2009-02-28T00:26:00.001-08:00</published><updated>2009-02-28T00:26:23.164-08:00</updated><title type='text'>Temari Sanatı Nedir? Temari Sanatı Yapımı İçin İpuçlar ve Çeşitleri</title><content type='html'>&lt;div id="post_message_24645718" align="justify"&gt;"Temari" çocukların zıplatıp sektirerek sürdükleri sarmalanmış ipliklerden oluşturulmuş topa verilen isimdir. Çok karmaşık bir yapıya sahip olabilmektedirler ve bazıları ise bu topları bir tür sanat biçimi olması için dokumaktadır&lt;br /&gt;Temari Japonların birçok geleneksel sanatlarından yalnızca biri. İp sarma sanatı ya da top süsleme sanatı da denilebilir&lt;br /&gt;&lt;img alt="" src="http://www.photoshopmagazin.com/sharings/images/n_af60153f6745021c3c28a26_6f3b8d4a4fe6bb68.jpg" border="0" /&gt;&lt;br /&gt;Düşünebiliyor musunuz bu muhteşem şekilde işlenmiş, süslenmiş toplar çocukların oynaması için anneler tarafından işleniyormuş zamanında. Çocuğunun oynadığı topta bile annenin işlediği güzellikler. Annenin çocuğunu nakış nakış işlemesi yetiştirmesi yetmiyormuş gibi ona ait bir oyuncağı da işlemesi. Ne muhteşem bir özveri! İlk çıkışı bu şekilde başlamış temari toplarının. Şimdilerde ise dekoratif amaçlı kullanılıyor çoğunlukla. Zaten toplar evinizin en güzel yerinde, salonunda seyirlik olarak durabilecek güzellikte.Temari topları ilk zamanlarda eski kimono parçalarından yapılmaya başlanmış. İlk olarak ipek kumaş parçaları top şekline tomar haline getirilip, ardından üzerine şerit kumaşlar sarılarak yapılmaya başlanmış. Gün geçtikçe geleneksel temari topları daha detaylı ve karışık şekillerdeki nakışlarıyla bir sanat haline gelmiş. Japonların lastik toplarla tanışmaya başlamasından sonr temari topları bir oyun aracı olmaktan çok dekotif sanat amaçlı yapılıyor. Buna rağmen seven anneler hala çocuklarına bu toplardan yapıyor. Japon inanışına göre çocuğa hediye olarak verilecek top yapılırken anne çocuğu ile ilgili iyi dileklerini küçük bir kağıda yazıp temari topunun arasına sıkıştırır ve bu dilekler kesinlikle çocuğa söylenmezmiş. (Sanırım dilekleri gerçekleşsin diye yapıyorlar bunu )&lt;br /&gt;Japon kültüründe temari çok değerli bir hediye. Dostluğu ve sadakati ifade ediyor. Parlak renkli ipliklerle yapılmış bir temari hediye verilen kimse için parlak ve mutlu bir hayat temenni etmek anlamına geliyor.&lt;br /&gt;Bazı temari toplarının içine oyun değerini arttırma amaçlı, ses çıkarması için pirinç taneleri ya da zil gibi şeyler de konulurmuş. Söylenilene göre geleneksel olarak yapılan temariler çok sıkı olduğu için yere atıldığı zaman zıplayabiliyorlarmış. (En çok bunu merak etmiştim.)&lt;br /&gt;Temarilerde çoğunlukla çiçek, böcek gibi değişik betimlemeler yeralıyor, herbirinin bir adı var. Mesela altta gördükleriniz kelebek ve yusufçuk konulu temariler.&lt;br /&gt;&lt;img alt="" src="http://www.photoshopmagazin.com/sharings/images/n_3b4e5b9d7bf29f4_0bf1bc172a44295ec52694b5.jpg" border="0" /&gt; &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6441481039820344795-8103483520678017171?l=iduak.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6441481039820344795/posts/default/8103483520678017171'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6441481039820344795/posts/default/8103483520678017171'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://iduak.blogspot.com/2009/02/temari-sanat-nedir-temari-sanat-yapm.html' title='Temari Sanatı Nedir? Temari Sanatı Yapımı İçin İpuçlar ve Çeşitleri'/><author><name>ozzzz</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='25' src='http://1.bp.blogspot.com/_rJTcA7tCWak/SYyjqLjWyMI/AAAAAAAAAD4/Qs-Xj_EdbGg/S220/avatar1895591_1.jpg'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6441481039820344795.post-8864591383616955819</id><published>2009-02-28T00:24:00.003-08:00</published><updated>2009-02-28T00:24:47.376-08:00</updated><title type='text'>FİLOGRAFİ (ÇİVİ ÜZERİNE TEL SARMA) yapılışı ile ilgili ipuçları</title><content type='html'>&lt;div id="post_message_24645740" align="justify"&gt;&lt;img alt="" src="http://www.photoshopmagazin.com/sharings/images/n_a31aa67a185a8267df3f62d2_851722a2b933bd4.jpg" border="0" /&gt;&lt;br /&gt;Filografi ahşap bir zemin üzerine çakılmış çiviler arasından teller geçirilerek belli örgü teknikleri kullanılarak çeşitli desenler meydan getirilmesi sanatıdır Bu sanat Orta Doğu'da doğmuş batıya ve uzak doğuya yayılmıştır Ülkemizde pek tanımayan bu sanat zorluğu sabır gerektirmesi nedeni ile az uygulanmakta olup bütün dünyada unutulmak üzeredir&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Filografide belli örgü teknikleri kullanılarak hat yazıları simetrik desenler amblemler çiçekler ve çizgi film karakterleri panolar haline getirilebilmektedir&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kullanılan Malzemeler&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sunta bez tel ya da naylon ip ucu kıvrılmış tığ çivi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yapılışı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlk Olarak Sunta Üzerine Kumaş Kaplanıyor İstenilen ModelDesen Fotokopi İle Büyütüldükten Sonra Bunun Üzerine Aktarılıyor Daha Sonra Bu Motifleri Oluşturmak İçin Tahta Panolar Üzerine Desenin Çevresinden Fazla Uzun Olmayan Çiviler Çakılıyor Bu Çiviler Boyanıp Vernikleniyor Ardından Altta Kalan Model Kağıdı İğne İle Temizleniyor Kuruyunca Çivilerin Arasından Çeşitli Tekniklerle Renkli Teller Sarılıyor Ve Önceden Tasarlanmış Motifler Ortaya Çıkarılıyor Bu Teller Çok İnce Değil Çokda Kalın Değil Orta Kalınlıkta Takı Yapanlar Bilirler Takıda Kullanılan Tellerden Bunun Üzerine Çalışılacak Desen AktarılıyorAncak Bu Tel Geçirme De Bir Ustalık Gerektiriyor Öyle Rasgele Bütün Çivilerden Aynı Şekilde Telleri Geçirirseniz Hiçbir Şey Elde Edemiyorsunuz Ayrıca Bu Tellerin Hem Sağlam Hem Kolay Temizlenebilir Olması Ve Hem De Temizleme Esnasında Renklerinin Solmaması Gerekiyor&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerek Tahta Panonun Ve Gerekse Kullanılacak Tellerin Rengi Önceden Sanatçı Tarafından Tasarlanıyor Seçilen Renklerin Hem Birbirine Uyumlu Olması Hem De Motifi Ortaya Çıkaracak Şekilde Olması Gerekiyor Yani Ne Renkler Birbiri Arasında Boğulacak Ne De Çok Fazla Zıt Renkler Kullanılarak İnsan Gözü Rahatsız Edilecek Burada Bütün İş Sanatçının Yaratıcı Yeteneğine Ve Ustalığına Kalıyor&lt;br /&gt;&lt;img alt="" src="http://www.photoshopmagazin.com/sharings/images/n_e76ba0de3b72ff7_e2368826df73140e90d32b0e.jpg" border="0" /&gt; &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6441481039820344795-8864591383616955819?l=iduak.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6441481039820344795/posts/default/8864591383616955819'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6441481039820344795/posts/default/8864591383616955819'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://iduak.blogspot.com/2009/02/filografi-civi-uzerine-tel-sarma-yapls.html' title='FİLOGRAFİ (ÇİVİ ÜZERİNE TEL SARMA) yapılışı ile ilgili ipuçları'/><author><name>ozzzz</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='25' src='http://1.bp.blogspot.com/_rJTcA7tCWak/SYyjqLjWyMI/AAAAAAAAAD4/Qs-Xj_EdbGg/S220/avatar1895591_1.jpg'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6441481039820344795.post-8459127762193399331</id><published>2009-02-28T00:24:00.001-08:00</published><updated>2009-02-28T00:24:27.072-08:00</updated><title type='text'>Gothic Sanatı Nedir?</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;Tüm sanat dallarında görülmekle birlikte Gotik daha çok bir mimarlık üslubudur. Avrupa’da Roman mimarlığından kaynaklanacak 12.yy ikinci yarısında ortaya çıkan Gotik Mimari, klasik mimarinin doğduğu 16.yy ortalarına kadar varlığını sürdürmüştür.&lt;br /&gt;Gotik kentlerle birlikte doğduğundan aynı zamanda bir kent üslubudur. 13.yy kilisenin kent ve kent yaşamı üzerinde büyük etkisi olmuştur. Bu nedenle Gotik üslup kiliselerle en güzel örneklerini vermiştir. Katedraller Gotik sanatının anıtsal bir ifadesi olmuştur. Şehirler arasında en mükemmel katedralle sahip olma gibi bir rekabet uyanmıştı. Bu eserler dini bir inançla tanrıya ulaşmak için büyük çabalarla yapılıyordu. Bunun yanı sıra bu dönemde Şark ve Bizans etkisinden uzak yeni bir sanat arayışı vardı. hayali şekillerden uzaklaşılarak tabiata ve hakikate yaklaşıldı. Tüm bu etkenler Gotik Mimarinin gelişmesini tetiklemiştir.&lt;br /&gt;1400 yıllarında gotik mimarlığın en gelişmiş örnekleri Fransa’nın kuzey kesiminde Paris çevresinden Saint – Denis ve Chartres’ı da olarak, Champagne bölgesine kadar uzanan bölgede verilmiştir. Bu bölgede 12 ve 13. yy yapılan bir dizi katedralde Gotik mimarinin temel yenilikleri ortaya konulmuştur. Tam anlamıyla ilk Gotik yapı Fransa’daki Saint Denis ketedelidir. Oysa bu sıralarda diğer bölgelerde hala roman üslubu sürmekteydi.&lt;br /&gt;Roman mimarisinden kaynaklanan Gotik üslup bu mimariye tam anlamıyla ters düşer. Roman mimarisinde yapının ağırlığı duvarlara verilir; duvarlar kalın ve sağlam yapılırdı. Bundan dolayı kiliselerin içi karanlık olurdu. Bu durum da insanda bir denge, bir kütle duygusu uyandırırdı. Oysa Gotik yapılarda bu ağırlık direkter ve peyendelara yüklenmiştir. Direkten kemerlerle birbirine bağlanmış dıştan da başka kemerlerle desteklenmiştir. Bu özellikler insanda yapının gökyüzüne yükseldiği düşüncesini doğurur. Gotik üslubun büyük bir hızla gelişmesi, ortaçağ’ a özgü dinsel yapılara sivri kemeri getirmesi sayesinde olmuştur.&lt;br /&gt;Gotik mimarinin başlıca özelliği sivri kemer çaprazı kullanımıdır. Kırık kemer, destek kemer ve sivri kemerler oluşturmak için birleşen silmelerin kesiştiği noktalara oturtulan tonozlar bu üslubun belirgin özelliklerini oluşturur. Tonozların kullanımıyla hafif ve hareketli bir çatkı görünümündeki yapı iskeletleri hantallıktan kurtarılmıştır. Hem kesişen güç çizgileri arasındaki dengeyi göstermesi hem de sahnın ışık alımını kolaylaştırması bakımından tonozlar bu mimaride önemlidir. Gerçekten, artık birer destek olmaktan çıkan duvarlarda geniş pencereler açılmıştır. Duvar resimlerinin yerini içeriye renkli ve hafif bir ışığın süzülmesini sağlayan ve gökyüzünden yere yansıyan Tanrı bağışının simgesi sayılan vitneyler almıştır.&lt;br /&gt;Gotik mimaride hemen her zaman tepe noktasında bir açı oluşturan kırık kemer kullanılır. Git gide uzayacak, klasik oranların dışına çıkan ayaklar bazen silindir biçiminde ağır sütunlar halindedir. Bazen de bir araya toplanmış bir sütunlar demetini andıracak biçimde yontulmuşlardır. Bu mimari üslupta açıklıklar ve dikey çizgiler egemendir. Fransa’da farklı mekan ve kütleleri gruplayan Romanesk kiliselerin tersine Gotik mimarlık birleştirilmiş tek bir mekan anlayışına eğilim gösterir.&lt;br /&gt;Önceleri çok sade olan cephelerde, zamanla zengin süslemelerle bezenmiş geniş kapılar açılmış, çok sayıda heykel ve alçak kabartmalara yer verilmiştir. Bunlar adeta taşa aktarılmış, dinsel ya da din dışı görüntülerin sergilendiği gerçek birer yapıt niteliğindedir.&lt;br /&gt;Gene cepheler, kare ya da sekizgen kulelerle, bu kulelerde bütünün yukarı doğru yükselmesine katkıda bulunan küllah ya da oklarla süslüdür.&lt;br /&gt;Çok yönlü olan Gotik mimarlık kısa sürede gelişti, çeşitli dönem ve ülkelere göre, çoğu kez birbirinden farklı görünümler kazandı. Gotik üslubun Erken Gotik, Işınsal Gotik ve alevli gotik gibi dönemleri vardır. Bu dönemler her ülkede farklı tarihlerde ortaya çıkmış ve gelişmişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;İLK GOTİK ( Erken Gotik )&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;12.yy sonlarında başlayarak bütün 13.yy boyunca süren ilk Gotik üsluptaki yapılar arasında önce ( 1150 ) Noyon, Loon, Notre – Dame ( Paris’te 1160’da ), Chartres ( 1195 – 1260 ) katedralleri sayılabilir. 1190’a doğru, bu yeni üslupta çalışan mimarlar, sanatlarının en üstün düzeylerine ulaştılar ve 1190 –1260 arasında Gotik sanat altın çağını yaşadı. Reims ( 1211 – 1481 ), Bourges, Bequvais, Amiens katedralleri bu dönemde yapıldı. Ardından Gotik üslup, Almanya’ya sıçradı ve orada yaygınlaştı. Bemberg, Limburg ve Magdeburg katedralleri yapıldı. Fransa’da ki en önemli klasik – gotik katedraller Chartres, Reims ve Amiens’dir. Notre Dame Katedrali (Göklerin Kraliçesi) kardinal makamı ve Fransa krallarının taç giyme yeri olması bakımından önemlidir.&lt;br /&gt;Yapıların boyutları büyüyünce kapılarının da bir sütun ya da orta ayakla iki parçaya ayrıldığı görülür. Bunların üstünde yer alan kemer, silmelerle süslenmiştir, kapı ya da pencerelerin yan dikmeleri ise duvardan tümüyle ayrılmış küçük sütunlarla süslüdür. Tonozun tepesinde boylamasına bir nervür bulunur.&lt;br /&gt;Gotik mimarlık İtalya’ya 12.yy da Citeoux rahipleri tarafından yasak kelimeürüldü. Bu rahipler çok sayıda manastırın (Fossenove, Casamari, Sen Galgano) yapımına ön ayak oldular. Söz konusu yapılarda üslup, son derece arı ve Fransa’da ki örneklerine yakındır. Ancak bunlar üslubun kural dışı örnekleri sayılır; çünkü çoğu zaman bu ülkede gotik üslup çok yaygın olan roman üslubu öğeleriyle çatışmıştır. Bu nedenle de bazen tutarsız, ama çoğunlukla özgün yapılar ortaya çıkmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;IŞILTILI GOTİK (PIRILTILI GOTİK)&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mimarlık yapılarının yetkinliği gün geçtikçe yukarıya doğru yükselme kaygısıyla bozuldu ve erken gotik mimarisinin yerini pırıltılı gotik aldı. (1260 – 1380) 14. yy da yapılan dinsel yapılar gotik sanatının bu dönemde tam bir gelişme içinde olduğunu gösterir. Bu dönemde gotik mimari görkemli biçimlerden hiçbir şey yitirmeden, dinsel düşünceyle bağdaşabilecek zarifliğe ulaşmıştır. Işını gotik üslubunun temelde hiçbir değişiklik getirmediği, yalnızca ayrıntılarda büyük ölçüde ayrım gösterdiği söylenebilir. Artık açıklıklar özellikle de pencereler genişletilmiş, çapları büyütülmüştür. Ayrıca ayaklar da her birinin bir başlığı ve bir oturtması bulunun sütunlar demetine benzer biçimde yapılmaya başlanmıştır. Işıltılı gotik üslubunun en ilgi çekici örneği yapımına 1277 yılında başlanmış olan ve tonozunun yüksekliği 30m’ye ulaşan Strasbourg Katedrali’dir. Ayrıca Metz Katedrali’de bu dönem örneklerindendir.&lt;br /&gt;Pırıltılı gotiğe denk düşen “dikey üslup” un geliştiği İngiltere’de ise gotik mimarlık başlangıçta Fransız gotiğine yakındı. Ancak kısa sürede çok farklı esin kaynaklı ve son derece özgün yapıtlarla ondan ayrıldı. Sivri kemer oluşturan silmeler, destek kemerler, kaburgalı tonozlar, birer destek olmaktan çıkıp, süs niteliği kazandılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;ALEVLİ GOTİK&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1380 – 1540 yılları arasında Avrupa gotik üslubu, yeni bir evrim daha geçirerek “alevli gotik” adını aldı. Yüksek gotiğin ortaya çıkışından itibaren Fransa’yı velze salgını, iç savaşlar ve İngiltere ile olan yüzyıl savaşları perişan etmiştir. Bu kötü durum ortadan kalkıp tekrar inşaat yapılmaya başlanınca mevcut katedral tipi yeniden ele alındı. Artık süs öğeleri mimariyi geride bırakmak ön plana geçmişti. Kısa süre sonra, kendilerini taştan danteller gibi saran çok sayıda heykel ve süslerin altında, yapılar neredeyse gözden silindi. Yani alevli denilen üslupta süsleme en önemli hale geldi ve tonozların üstü karmaşık bir nervürler ağıyla örtüldü. Aynı zamanda her kesişme noktası bir gül ya da yıldız bezekle bezendi.&lt;br /&gt;Alevli gotiğe geçişte yaşanan evrim özellikle İngiltere’de daha da belirginleşti. “Dikey üslup” un yerini “süslü üslup” aldı. Almanya’da ise güçlü ve gerçekçi bir heykelcilik anlayışı, Fransa’da ki yapıların ölçülülük ve zarifliğine ters düşen bir coşku ve zenginlik ortya konmasına yol açtı. (Noumburg, Bemberg, Freiburg katedralleri)&lt;br /&gt;İtalya’da da aynı üslupla 13. yy da yapılmış pek çok anıt vardır. Bunlardan en eskisi Assisi Kilisesi, en önemlisi de Milano Katedrali’dir. Bütün Avrupa’ya yayılan alevli gotik üslubunun en uç ve abartılı örnekleri İspanya’da verilmiştir. Örneğin San Pablo Kilisesi. Ayrıca İspanya’da Arap istilasına uğramış yerlerde “Mutejar” adı verilen bir üslupta oluşmuştur. Bu yörelerde gotik üslubun özelliklerine İslam mimarlık öğeleri karışmıştır. Portekiz’de ise Kral I. Manuel döneminde alevli gotik üslubu egzotik biçimler eklenerek daha da güçlenmiş ve “Manuel üslubu” denilen bir üsluba dönüşmüştür.&lt;br /&gt;&lt;img alt="" src="http://www.photoshopmagazin.com/sharings/images/n_70447135e428be271d7e174ca4b56b_332890c20.jpg" border="0" /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6441481039820344795-8459127762193399331?l=iduak.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6441481039820344795/posts/default/8459127762193399331'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6441481039820344795/posts/default/8459127762193399331'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://iduak.blogspot.com/2009/02/gothic-sanat-nedir.html' title='Gothic Sanatı Nedir?'/><author><name>ozzzz</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='25' src='http://1.bp.blogspot.com/_rJTcA7tCWak/SYyjqLjWyMI/AAAAAAAAAD4/Qs-Xj_EdbGg/S220/avatar1895591_1.jpg'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6441481039820344795.post-3998058790245606611</id><published>2009-02-28T00:23:00.004-08:00</published><updated>2009-02-28T00:24:05.960-08:00</updated><title type='text'>Çini Sanatı Nedir?</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;TÜRK ÇiNi SANATININ KISA TARiHÇESi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anadolu uygarlığını tarihi form ve inceliklerle kültürel bir miras gibi evlerimize kadar taşıyan Türk Çini Sanatı, vatanı olarak kabul edilen Kütahya ve İznik topraklarında asırlık bir geçmişe sahiptir.&lt;br /&gt;Geleneksel Türk Sanatlarından olan çini, genellikle mimari yapıların, cami, köşk. saray, çeşme, türbe ve benzeri yapıların iç ve dış süslemelerinde kullanılmış bir seramik ürünüdür. Çinilerimiz tür olarak ikiye ayrılır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1- Duvar çinileri, batılıları Tile-Art dedikleri bu türe eskilerimiz Kaşi demişlerdir.&lt;br /&gt;2. Evani denilen bu tür tabak, vazo, kupa, kase, sürahi, bardak ve benzeri seramik ürünlerinden oluşmaktadır. Bu türe halen kullanma seramikleri demekteyiz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkler çok eski zamanlardan beri , binalarını, çinilerle süslemeyi tercih ediyorlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Özellikle İslamiyeti, kabul eden İlk Müslüman Türk Devletini kuran Karahanlılar (955) devleti döneminde mabetlerini çinilerle süslemeye başlamışlardı. dönemine ait yapılarda görülmeye başlayan çini süsleme geleneği, Türk Çini Sanatının bin yılı aşkın bir geçmişe sahip olduğunu göstermektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu tercih Büyük Selçuklular ve Anadolu Selçukluları Zamanında gelenek halini almış ve daha sonraları Osmanlılar döneminde de devam etmiştir. Selçuklular, egemenlikleri altına aldıkları yerlerde inşa ettikleri pek çok cami, medrese, kervansaray, saray, türbe ve benzeri eserleri çinilerle bezemişlerdir&lt;br /&gt;Selçuklu çinilerinin özelliklerinden kısaca bahsetmemiz gerekirse, bunların kare veya dikdörtgen, altıgen şekillerinde olduklarını ve bir yüzlerinin, mavi, lacivert, toprak sarısı, turkuaz, siyah, kahverengi gibi sırla karıştırılmış renklerle boyanıp pişirilmiş olduklarını ve alçı veya horasan harç üzerine aplike edilmiş, mozaik şeklinde yapılmış süslemeler olduklarını söyleyebiliriz. Zamanla geliştirilen bu mozaik tekniğine Kufi tarzı yazılar ve rumi motiflerde katılmıştır. Tarihi dönemlerde gelişme gösteren Türk çini Sanatı 16. yüzyılda İznik ve Kütahya çinileri ile zirveye ulaşmıştır&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Özellikle Antik çağlarda KOTIAEION olarak anılan Kütahya şehrinde arkeolojik kazı ve araştırmalar sonucunda çok eski zamandan bu yana Kütahya’da seramik üretiminin yapıldığı kanıtlanmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türk çini Sanatında yeni tekniklere geçme, form ve Sanat zevkini ve yetkinliğini bozmadan geri götürmeden sürekli artan isteği daha kısa sürede karşılayacak yeni üretim teknikleri ve imkanlarının araştırılması ve bunların uygulanması ile mümkün olmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uygulama teknikleri sırası ile:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1- Mozaik çini tekniği.&lt;br /&gt;2- Renkli sır tekniği&lt;br /&gt;3- Sır altına boyama tekniği.&lt;br /&gt;4- Perdah Tekniği&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1- Mozaik Çini Tekniği: Türk çini Sanatında yaygın olarak kullanılan en eski teknik olan bu tekniğin kaynağını sırlı tuğla süslemenin aldığı söylenebilir. Mozaik çini tekniği 13.yy da Anadolu Selçuklu çini Sanatına kişiliğini kazandıran ve Osmanlı döneminin varlığını 15.yy’ın sonuna kadar sürdüren bir çini tekniği olmuştur.&lt;br /&gt;2- Ana teknik özelliği süslemenin, süsleme örneğinin doğrudan çinkolu saydam olmayan renkli sır ile yapılmasıdır. Bu teknikte levha üzerinde renkli sır ile boyama söz konusudur, renkli sır tekniğinde levha üzerinde süsleme örneğinde krom oksit bir bileşimle tekrar çizilmiş, kontür olarak verilmiş bu şekilde fırınlanan renkler birbiri içine akması önlenmiştir.&lt;br /&gt;3- Sır Altına Boyama: 13.yy’da Anadolu Selçuklu’da kullanıldığı gibi, 16.yy’ın ikinci yarısında Osmanlı’da gelişmesini tamamlayan bir çini tekniğidir.&lt;br /&gt;4- Perdah Tekniği: Bir sır üstü tekniğidir. Beyaz astarlı renksiz saydam sırlı levhalar üzerine altın ve gümüş tozları ile süsleme yapılmakta ve fırınlanmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“ilk Osmanlı Dönemi” olarak adlandırılan döneme ait çiniler, İznik Yeşil Cami minaresinde(1390), Bursa Yeşil Cami ve Türbesinde (1421), Bursa Muradiye Camiinde (1426), Edirne Muradiye Camiinde (1433), İstanbul Mahmut Paşa Türbesinde (1463), Çinili Köşk’ te (1472), ve Edirne’de Şah Melek Paşa Camilerinde görülmektedir. Bunlar genellikle mozaik veya sırlı boya tekniği ile üretilmiş çinilerdir. Bu dönemlerde, lacivert, mavi, turkuvaz, siyah, sarı gibi renkler ve rumi, kufi yazı, geometrik şekiller ve bitkisel kökenli stilize edilmiş motifler kullanılmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Takip eden dönem, bir geçiş dönemi olarak adlandırılabilir. Fatih Devrinin Nakkaşbaşısı Baba Nakkas, kullanma seramiklerinin gelişiminde büyük rol oynamıştır. Yavuz Sultan Selim zamanında sınırları genişleyen devletin diğer bölgelerinden İstanbul’a getirilen sanatçılar da bu sanata önemli katkılar sağlamıştır. İstanbul’da Yavuz Sultan Selim Camii ve Türbesi (1522), Şehzadeler Türbesi (1525), Haseki Medresesi (1539), Şehzade Mehmet Türbesi (1543), Topkapı’ da Kara Ahmet Paşa Camii (1551), gibi mimari eserlerde kullanılan çiniler bu dönemin eserleridir. Sırlı boya tekniği ile üretilmiş olan bu çinilerde; Rumiler, bulutlar, hatai tarzında bitkisel kökenli motifler, fıstık yeşili, sarı, mavi, turkuvaz, lacivert ve kiremidi renkler kullanılmıştır. Sarı renk, üzerine altın varak yapıştırılmak üzere astar olarak düşünülmüştür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu dönemde gerek kalite ve gerekse desen üretiminde değişme ve gelişmeler olmuştur. Türkler, mozaik ve kuru kenarlar tekniklerini terk etmiş, sır altı boya ve sır tekniğini geliştirmiştir. Bunun yanı sıra saray nakışhanesinde yeni motifler geliştirilmeye ve üretilmeye başlanmıştır. Önce İran’ lı bir ressam olan ve Sahkulu diye anılan Veli Can, Saray Başnakkaşlığına getirilmiş ve Saz Yolu desenler üretmeye başlamıştır. İri yapraklarla beraber zümrüdü anka kuşlarını, güvercin ve papağanları, geyik ve tavşanları, horozları vs. hayvani motifleri çinilerde kullanmaya başlamıştır. Onu takiben öğrencisi ve saray nakkaşbaşı olan Karamemi de, selvi ve bahar ağaçlarını, asmaları, lale, gül, sümbül, Manisa lalesi, susen çiçeği, kantaron çiçeği, zambak, zerrin çiçeği, karanfil çiçeği ve bunların goncalarını süslemede pek az miktarda sadeleştirerek kullanmaya başlamış ve yeniden kullanılmaya başlanan, kırmızı, yaprak yeşili, mavi, lacivert, türkuvaz ve ağaç gövdelerindeki kahverenkleriyle çinilerinde bir bahar devri yaşanmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Klasik Devir” denilen bu dönem, Silivrikapı’daki İbrahim Paşa Camiinin (1551) yapımı ile başlar. Bu gelişmenin bir diğer önemli nedeni de Mimar Sinan dönemi olması ve onun yaptığı pek çok yapıda çiniye büyük bir önem vermesidir. Nitekim, o dönemin eserlerini sıralamak bu önemin derecesini de gösterir. Süleymaniye (1560), Sultanahmet’ de Sokullu Mehmet Paşa (1571), Kasımpaşa’da Piyale Paşa (1573), Eminönü‘de Rüstempaşa (1560) Camileri, Topkapı Sarayında Altınyol panoları, III.Murat Kasrı, II. Selim ve III. Murat Türbeleri , Tophane’de Kılıçali Paşa (1580), Üsküdar’da Toptaşında Eski Valide (1583), Fatih, Çarşamba ve Karagümrük dolaylarındaki Mehmet Ağa, Ramazan Efendi, Edirne Selimiye Camileri ve İstanbul’da Topkapı‘daki Takkeci İbrahim Ağa ve Kanuni’nin eşi Hürrem Sultan’ın türbeleri dönemin en seçme çinileriyle süslenmiş anıtsal yapılardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sultan Ahmet Camii (1616), Topkapı Sarayında Bağdat ve Revan Köşkleri, Üsküdar’da Çinili Cami, Eminönü’de Hatice Turhan Sultan Türbesi (1682), yine Eminönü’de Yeni Cami (1663) bu dönemde yapılmış ve çinilerle bezenmiş başlıca yapıtlardır.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6441481039820344795-3998058790245606611?l=iduak.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6441481039820344795/posts/default/3998058790245606611'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6441481039820344795/posts/default/3998058790245606611'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://iduak.blogspot.com/2009/02/cini-sanat-nedir.html' title='Çini Sanatı Nedir?'/><author><name>ozzzz</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='25' src='http://1.bp.blogspot.com/_rJTcA7tCWak/SYyjqLjWyMI/AAAAAAAAAD4/Qs-Xj_EdbGg/S220/avatar1895591_1.jpg'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6441481039820344795.post-2753132470973843144</id><published>2009-02-28T00:23:00.003-08:00</published><updated>2009-02-28T00:23:46.206-08:00</updated><title type='text'>Seramİk sanati nedİr?</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;Mimari yapıların iç ve dış yüzeylerindeki sırlı ve sırsız kaplama elemanları, günlük yaşama ilişkin kullanım eşyaları ve fonksiyonel olmayan seramik objeler bu grup başlığı altında toplanır. Çini adı altında değerlendirilen kuvars oranı yüksek ve açık renkli kilden, sır altı ve sır üstü teknikleriyle üretilen kaplama elemanları ve günlük kullanıma yönelik objeler de, bu başlık altında değerlendirilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Seramik; metal ve metal alaşımları dışında kalan tüm anorganik maddelerin oluşturduğu bileşimlerinin şekillendirilmesi, dayanıklılık kazanana kadar pişirilmesi bilim ve teknolojisidir. İlk seramik üretimlerden günümüze değin seramik terminolojisi; üretim amaçları ve üretim yöntemlerinin çeşitliliği nedeniyle geniş bir alana yayılmakta, el sanatları, sanat, bilim, teknoloji alanlarında yer almaktadır. Seramik sanatı, tarih öncesi çağlarda başlayan ilk üretimlerinden günümüze, üretim yöntemleri, üretim amaçları ve taşıdıkları kültür boyutu ile varlığını, gelişerek sürdürmektedir. Bu gelişim süreci içerisinde, evrensel ve lokal özellikleri de, yapısında taşımıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Seramik sanatı, çömlekçilik, çinicilik, tuğla ve kiremit üretimi olarak gruplandırılabilir. Çömlekçilik; çömlekçi çarkı, basit tezgah veya elle şekillendirilen kapların üretimini, çinicilik; geleneksel motiflerin dekoratif eşya ve duvar karolarında gösterilen, seramik sır altı, sır üstü dekor uygulamalarını, tuğla ve kiremit; elle, kalıplarla şekillendirilen yapı malzemelerini ifade etmektedir. Çömlekçilik ve çinicilik el sanatı ülkemizde bugünde varlığını korumakta, belirli merkezlerde üretimlerini sürdürmektedirler. Tuğla ve kiremit üretimi günümüzde endüstriyel şekillendirme yöntemleri ve araçları ile üretilmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Osmanlı Seramik sanatının bilinen üç üretim merkezi, İznik, Kütahya ve Çanakkale’dir. İznik ve Kütahya’da geleneksel seramik üretimi sürdürülmekte, Çanakkale’de geleneksel üretim yöntemleri ile üretilen seramikler ise görsel olarak geleneksel Çanakkale seramiklerini yansıtmamaktadır. Çömlekçilik sanatına, Türkiye’nin seramik malzemenin uygun olduğu hemen her ilinde rastlanmaktadır. Avanos, Kınık, Menemen, Karacasu Çömlekçilik sanatında sürekli ve yoğun üretim yapan merkezlerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Seramik Sanatı- Medeniyetlerini yaratırken insanoğlu önce suyu kullandı, sonra toprağı, sonrada ateşi.En eski insanlarının izlerinin olduğu Anadolu’da insanın beyni, yaratıcılığı, ve yeteneği 8000 yıl öce bir ayaya geldi ve seramik malzemeyi keşfetti. Bu zengin toprak tarih boyunca Lidyalılar, Hititler , Urartu, Bizans, Selçuk, ve Osmanlı gibi bir çok medeniyete kucağını açtı.Onların var olmasına ve yok oluşlarına şahitlik etti.MÖ 6000 de, Çatal höyükte ilk seramik yaratıldığında, Çin Medeniyetinin babası kabul edilen Yang-Shao kültürü ilk seramiklerini yapmak için 2000 yıl daha bekleyeceklerdi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Seramik, Anadolu toprağından doğmuş 8000 yıllık bir gelenek.Seramik, tarihi insanoğlunun tarihi kadar eski, tarih boyunca farklı formlarda, farklı medeniyetlerin içinde ortaya çıktı.Bazen çanak olarak, bazen kap olarak, bazen de süs eşyası olarak yada oyuncak olarak ortaya çıktı. Seramik farklı kültürlerin izlerini taşıyarak tarihe ışık tutan önemli bir araç oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eğer birisi seramiğin çıkış noktasına bakarsa, görür ki, seramik insanlık tarihinin hiçbir yerinde hiçbir zaman göz ardı edilmemiş.Her zaman, artistik karakteri ve doğaya gösterdiği saygı ile gözler önüne çıkmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Günümüzün eski uygarlıklarına baktığımızda, seramiğin dinsel idollardan tutunda mimari elemanlara, mutfak eşyaları ve dekoratif eşyalardan tutun da iletişim tabletlerine kadar büyük bir alanda kullanıldığını görürüz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anadolu’daki seramik formların tarihteki değişimini izlediğimizde bize insanın gelişimini anlatır. İnsanlar önce avcılık yaptılar. Daha sonra toplayıcılıkla hayatlarını sürdürdüler. Bir süre sonra da yerleşik hayata geçtiler. Yerleşik hayata geçmeleri Neolitik Devrim olarak adlandırılır ve MÖ 8000-10000 yıllarına rastlar. İnsanaoğlu ilk olarak bu bölümde üretmeye başlıyor. İnsanoğlu bir daha vazgeçmeyeceği seramiği&lt;br /&gt;MÖ 6000-8000 yıları arasında, doğada bulduğu malzemeleri karıştırarak keşfeder.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdiye kadar bulunmuş en eski seramik sanat eseri Anadolu’da ortaya çıktı. Tarihte kaydedilmiş en eski seramik keşifleri Anadolu’dadır. En eski yerleşim üniteleri olan Hacılar ve Alacahöyük’te bulunan çanaklar MÖ 6000 yılına ait. Bu el yapımı eserler tarih boyunca seramik dalında yapılmış en eski sanatsal çalışmalardır. Neolitik devirde başlayan seramik üretimi, sadece günlük kullanımlık canak çomlek formunda ortaya çıkmadı. Anadolu insanı seramiğin dayanıklılığından etkilenerek ondan dinsel törenlerde kullandığı tanrı heykelleri yaptı. Süs eşyaları ve takılar yaptı. Kilden yaptığı lambaları mağarasında kullandı, mektuplarını kil tabletlere yazdı, ölülerinin külünü kilden yaptığı çanaklarda taşıdı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Seramik var olduğu medeniyetin sosyal ve kültürel gelişimine ışık tuttu. Türkler Anadolu toprağına ayak bastıklarında önce Selçuklular, sonrada Osmanlılar tarihi mirası devraldılar. Seramik ve çanak ünlü Osmanlı Çinisine dönüştü. Hala bir çok tarihi binada İznik Çinisi canlılığını korumaktadır. 8000 yıl önce bu topraklarda başlayan gelenek batı ve doğu kültürlerini de içine katarak devam etmektedir. Türk seramiği geleneği sanatla ve seramikle birleştiren Osmanlı mirasını devam ettirmekte. &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6441481039820344795-2753132470973843144?l=iduak.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6441481039820344795/posts/default/2753132470973843144'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6441481039820344795/posts/default/2753132470973843144'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://iduak.blogspot.com/2009/02/seramik-sanati-nedir.html' title='Seramİk sanati nedİr?'/><author><name>ozzzz</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='25' src='http://1.bp.blogspot.com/_rJTcA7tCWak/SYyjqLjWyMI/AAAAAAAAAD4/Qs-Xj_EdbGg/S220/avatar1895591_1.jpg'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6441481039820344795.post-7265910259771814020</id><published>2009-02-28T00:23:00.001-08:00</published><updated>2009-02-28T00:23:29.036-08:00</updated><title type='text'>Ebru Sanatı Nedir?</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;Birbiri içine geçmiş, ancak karışmamış, bakışla ayırdedilebilecek biçimde duran renk ve şekillere "EBRU" denir. Sanat olarak EBRU, su üzerine serpiştirilen sıvı boyanın rasgele bezendiği şekillerin ve bu şekillere müdahele edilmesiyle meydana gelen figürlerin kağıda aktarılarak sergilenmesidir. Ebru sanatının bir özelliği de geleneksel Türk el sanatlarından olmasıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birçok eski eserde süsleme amacıyla kullanılan ebru, günümüzde daha çok çerçevelenip duvar süsü olarak kullanılmaktadır. Ayrıca, ebru yapmak insan ruhunu ferahlatan ve pozitif düşünceye yönlendiren bir eylem olduğu için, günümüzün stres dolu dünyasında, hergün daha fazla insanımız ebruya ilgi duymaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ebru, geleneksel el sanatlarımızdan olmasına rağmen yakın zamana kadar unutulma tehlikesi ile karşı karşıyaydı. Dünya çapında çeşitli milletler tarafından sahiplenmeye başlanmış, bazı ülkelerde ebru yapımı sırasında kullanılan malzemeleri üreten firmalar boy göstermişti. Ebru sanatında son devrin piri merhum Mustafa Düzgünman gerek yetiştirdiği öğrencilerle gerek bu sanata kazandırdığı anlayışla manevi hazinelerimizden ebru sanatının yaşatılmasında büyük rol oynamıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ebru yapımına başlamadan önce tekne kitreli su ile doldurulur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ebru teknesi basitçe alüminyum bir baklava tepsisi gibidir. Kitre ise bir bitkinin öz sıvısı olup baharatçılarda (attarlarda) satılır. Sinme bir avuç veya tepeleme iki çoba kaşığı kitre iki litre kadar su içinde 2, 3 veya 4 gün bekletilerek kitrenin su içinde iyice şişmesi sağlanır. Şişen kitre su içinde el ile yoğurularak suya yedirilir. Kitreli su boza kıvamında veya az seyreği olmalıdır. Hazırlanan sıvı ince bir tülbent ile süzülerek temizlenir. Son haliyle tekneye yavaşça (köpürtmeden) boşaltılır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ebru yapımında toprak boya kullanılır.&lt;br /&gt;Değişik renklerde toprak boyalar ayrı ayrı iki cam yüzey (veya seramik, krom) arasında iyice ezilir. Ezilme esnasında hafif su katılır. Elde edilen çamur kıvamındaki boyaya sığır ödü katılarak 15 gün veya bir ay kadar bekletilir. Boyanın öd asidiyle pişmesi sağlanır. Beklemeden sonra mamül sulandırılarak kullanılır. Boya açılmıyorsa öd katılır. Rengi açmak için boya sulandırılır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir ebru bir defa yapılabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hazırlanan boyalar fırça veya metal çubuk yardımıyla daha önce hazırlanmış olan kitreli suyun üst yüzeyine damlatılır. Bir desen veya figür yapılacaksa yine metal çubuk, tarak v.b. aletler ile şekillendirilir. Boyaların açılmasını ve şekillerin yuvarlaklığını kesin olarak belirleyemeyiz. Ancak fikir sahibi oluruz. Yaptığımız ebrunun tam olarak nasıl olacağını değil neye benzeyeceğini bilebiliriz. Bu yüzden iki defa aynı ebruyu yapmak imkansızdır. Her ebru, yapıldığı anın imzasını taşır adeta...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kağıt tekneye serilir, iş tamamlanır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kağıt düzgünce tekne yüzeyine bırakılır, boyanın kağıda işlemesi sağlanır. Kağıt temiz ve rüzgarsız bir ortamda kurumaya bırakılır. &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6441481039820344795-7265910259771814020?l=iduak.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6441481039820344795/posts/default/7265910259771814020'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6441481039820344795/posts/default/7265910259771814020'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://iduak.blogspot.com/2009/02/ebru-sanat-nedir.html' title='Ebru Sanatı Nedir?'/><author><name>ozzzz</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='25' src='http://1.bp.blogspot.com/_rJTcA7tCWak/SYyjqLjWyMI/AAAAAAAAAD4/Qs-Xj_EdbGg/S220/avatar1895591_1.jpg'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6441481039820344795.post-128610229189253789</id><published>2009-02-28T00:22:00.004-08:00</published><updated>2009-02-28T00:23:13.147-08:00</updated><title type='text'>Vücut Boyama Sanatı (Body Painting)</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;kadınların hepsi az da olsa, yoğun da olsa makyaj yaparlar. Hatta öyle ki doğuştan gelen bir yetenek olduğunu bile söyleyebiliriz. Tabi herkes de güzel makyaj yapıyor demek değil. Bazı günler fondöten alerjimizi nüksettiren Kosinski’nin Boyalı Kuş’larıyla karşılaşsak da, sade ve başarılı makyajlarla estetiğine güzellik katabilen bayanlar da var. Kimileri de var ki, onlar bu işin profesyonel yapısıyla içli dışlı olarak zamanlarını tiyatro kulislerinde, sinema ve televizyon setlerinde kendilerini insanların bedenlerini isteğe bağlı olarak en güzel forma sokmak için çalışıyorlar. İş bu kadarla kalsa gene iyi. Özel efekt stüdyolarında çalışan insanlara kadar uzanıyor makyajın profesyonel dünyası.&lt;br /&gt;Eski Mısır, Eski Yunan ve Roma’da, mistik ritüeller ve seremoniler için kullanılan ‘vücut boyama sanatı’, gün geçtikce kadınların el koymaya başladığı bir yapıya bürünür. Bir bakıma hala kutsal sayılan bu boyalar artık sanatsal değer de kazanmaya başlamıştır ve artık boyalar ‘body painting’in akıntısına kapılmaktadır.&lt;br /&gt;Çoğu kabile kültürünün hala vazgeçilmezlerinden olan vücut boyama, yakın sanat tarihinde farklı bir dünyaya gözlerini açtı. Addam’s Family filminde Wednesday Addams’ın çok kısa bir süre için bu forma girdiğini hepimiz hatırlarız. Çok şaşırtıcı ve dahiyane gelen bu boyama sanatının insan üzerindeki etkisi de ilginç.&lt;br /&gt;Amerika’da bir futbol karşılaşmasının açılışı öncesi düzenlenen organizasyonda vücudunu boyatan modellerden biri de ‘ Çok değişik bir deneyim, tamamen çıplak olmanıza rağmen elbiselerinizin üzerinizde olduğu düşüncesine göre hareket ediyorsunuz’ diyerek açıklamış durumun model yönünden algılanışını.&lt;br /&gt;Sanatçının tarafında ise durum çok daha farklı. Son dönemde ise iki isim dünyayı tam anlamıyla sallamaktalar. Bunlardan biri 68 İsviçre doğumlu İtalyan asıllı Amerikalı sanatçı(!) Filippo İoco, diğeri ise Robert Downey,Jr.’ın ‘Kiss, kiss, Bang, Bang’ filmindeki çalışmalarından anımsayabileceğiniz Nelly Recchia. İkisi de keskin dönüşlerle sanat hayatlarını sürdürmüş, yeteneklerinin farkında olsalar da vücut boyamayı en sona, bir anlamda da en başa bırakmış sanatçılar. Çünkü artık ‘fine art’ denen deneysel boyutlardaki çalışmalarına daha az yer ayırır durumdalar&lt;br /&gt;Filippo İoco&lt;br /&gt;ilippo İoco, 17 yaşında güzel kadının hayalini kurmak yerine onu varolandan yaratmaya çalışır. Kendisi toplumsal şartlanmalar ve insanın kültürel bütünlüğünü ‘bozuntuya veren’ durumlardan haz almadığından, çıplaklık onun en önemli silahı. Tabi bir de bunun kamuflajı olarak; kendi değerlerini boyalarla anlatmakta. Henüz Görsel Sanatlar’da okurken reklam dünyası tarafından keşfedilen Filippo İoco, Coca-Cola, Bacardi, Chupa Chups gibi çokuluslu firmalara akıl almaz görsellerle eşlik eder. Bir yandan da moda dergileri için çalışmaya başlayan İoco, kendi çalışmalarını da farklı bir yöne çeker ve ilk boyanmış vücutlar serisini de insanlara sunar. 93 yılındaki çalışmlarından ‘Bleeding Emerald ’ ile başlayan ve 98’deki projelerinden ‘PS38’ ile biten seri: ‘Movement of Color’ sanat camiasındaki yerini daha da sağlamlaştırır. Movement of Color serisi aslında her daim kalıcıdır ve her yeni iş de bu projeye dahildir fakat aynı zamanda fotoğraf sanatçısı olan İoco, bu daimi projeye eş zamanlı bir projede daha yamar. Doğa, moda, hayvanlar üzerindeki çalışmları ‘doğal ortam’larına götürerek fotoğraflarını da çeken Filippo İoco, boyadığı vücutların fotoğraflarından da ‘ Bodies of Color ‘ projesini ortaya çıkarır. Aslında İoco’nun üretkenliğinin zirvede gözler önüne serilen projeleri, hot-couture defilelerindeki performansında yatmakta. Kareografisini de kendinin hazırladığı bu sunumlar 90’lı yılların başından itibaren New York sanat camiasının göz bebeği çalışmaları.&lt;br /&gt;Çıplaklık sanatçıların her zaman üzerinde çalıştığı bir olgu. Sanatçının doğayı algılayışını, onu nasıl görmek istediğini açıklaması için biçilmiş kaftan olarak ele alınan çıplaklık, düşünsel boyutta yaşanan karmaşaları madde biçimiyle karşımıza sunmakta ve sanatçının hayal dünyasıyla bizim gerçekliğimizi sorguladığımız bir platforma çevirmekte algılanan dünyayı. İoco çıplaklığa olan yaklaşımını şöyle özetlemekte: ‘ gerektiğinden fazla giyiniyoruz, bizim ihtiyacımız olan hayal etmektir.’ Sanatçının önüne geçilmez hayallerinin gerçekle yer değiştirmesi, varolmayan bir şizofreniyi desteklemekte. Soyut bir kavramı somuta daldırıp tekrar soyut noktasına çeken sanatçı, gerçekliğin sorgulanmasını ve bunun sonucunda doğru kavramının bir çok yönünü görmemizi sağlamakta.&lt;br /&gt;Nelly Recchia&lt;br /&gt;Bu isteğin yönlendirdiği bir çok sanatçı artık New York sanat camiasının büyüsüne kapılmaktalar. Orda bir sergi açmak ve yer edinmek için sanatçılar bile birbirleriyle yarışmakta. Sanatçıyı bir açıdan zorlayan durumun dışında fakat gene Amerikan sanat camiasının gözbebeği olan, hemen hemen İoco ile aynı rahatsızlıklardan muzdarip Nelly Recchia’da 2001 yılında Fransa’dan kalkıp Los Angeles’a gelir. Makyaj dalında Avrupa’daki tüm ödülleri alan ve sinema sektörünün de aranan dahilerinden olan Nelly Recchia, dil ve felsefe üzerine eğitim alırken kafayı kırar, istediği yöne çevirir dümenini. Yeteneğinin farkında olan Recchia, akademiden ayrılır ve Fransa’da makyaj üzerine eğitim almaya başlar. Bu sırada Alman fetiş dergisi Marquis’nin de görsellerinin yönetmeni olmuştur.&lt;br /&gt;Eğitim sırasında şunu fark eder sanatçı: İnsan vücudu ve boyama sanatının kombinasyonu güçlü bir etkiye sahiptir. Nelly Recchia’nın hayal dünyasını sunacağı yeni çerçeveler de insan bedenidir. Eğitimi sırasında da sürpriz formları insanlara sunan sanatçı, eğitimi biter bitmez film stüdyolarının dikkatini çeker ve Marilyn Manson, Britney Spears, Skinny Puppy, Madonna gibi kendi tarzlarında başarılı müzisyenlerin kliplerinde makyaj takımının başında çalışır, makyaj etkisini göstermektedir. Bir yandan kendi video ve ses enstalasyonları için çalışmalarını sürdüren sanatçı, bitmez enerjisiyle enteresan işlere imzasını atar.&lt;br /&gt;‘Güzellik kavramının sınırlarını belirleyen toplumun tek doğrudan hareket eden genel yapısını kırmak’ için vücut boyamaya verdiği önemi her geçen gün arttıran Recchia, 2005 yılının başlarında tam 13 saat süren bir performansla zirveye bayrağı dikmiştir [Bushido isimli çalışma sanatçının web sitesinde görülebilir.] Uzakdoğu’nun figürleriyle süslü bayan modelin estetiği ve tendeki her parçaya özenle işlenen boyutlarla kahramanımız zorlu bir görevi daha başarıyla tamamlamıştır.&lt;br /&gt;Sanatçının etkilendiği isimlere bakacak olursak, çalışmalarındaki karartının özünü daha rahat görebiliyoruz. İtalyan Barok döneminden Caravaggio ve Bernini, sinema dünyasından David Cronenberg ve David Lynch, müzik dünyasından da Rammstein, Nine Inch Nails ve Björk; Nelly Recchia’nın dünyasının sesleri ve renkleri.&lt;br /&gt;Son dönem sanat camiasının, kendi dallarında, iki önemli ismi Filippo İoco ve Nelly Recchia sene sonuna doğru tempolarını arttırarak festivallere ve stüdyolara gitmeye hazırlanıyorlar. Nelly Recchia şu sıralar eserlerinin toplanacağı bir kitap, web sitesi üzerinden heykel, kartpostal, t-shirt satışı hazırlıklarında. Filippo İoco ise yıl sonundaki performansının koreografisi üzerine çalışmakta &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6441481039820344795-128610229189253789?l=iduak.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6441481039820344795/posts/default/128610229189253789'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6441481039820344795/posts/default/128610229189253789'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://iduak.blogspot.com/2009/02/vucut-boyama-sanat-body-painting.html' title='Vücut Boyama Sanatı (Body Painting)'/><author><name>ozzzz</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='25' src='http://1.bp.blogspot.com/_rJTcA7tCWak/SYyjqLjWyMI/AAAAAAAAAD4/Qs-Xj_EdbGg/S220/avatar1895591_1.jpg'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6441481039820344795.post-1672343678296322813</id><published>2009-02-28T00:22:00.003-08:00</published><updated>2009-02-28T00:22:43.409-08:00</updated><title type='text'>Barok Tiyatro Nedir?</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;Aşağı yukarı 1590 ile 1750 yılları arasındaki süreçte egemen olan bir sanat ve kültür anlayışı. En önemli anlatımını mimarlık, müzik alanında bulmuştur.Ancak resim, heykel ve tiyatroyu da etkilemiştir. 16. yüzyılın sonu ile 17. yüzyılın sonu arasında, Barok kültürün bir parçası olarak yer alan ve ülkelere göre değişik özellikler gösteren tiyatro. Rönesans tiyatrosundan Aydınlanma tiyatrosuna kadar uzanan, klasik Fransız tiyatrosu ile Altın Çağ İspanyol tiyatrosu yanı sıra, Elisabeth tiyatrosu ile Jakobyen tiyatroyu içine alan Barok Tiyatro, başlıcalıkla Hıristiyan öğretisi ile mutlakçılığın izinde, dinsel-ahlâkçı öğretisi ile “siyaset okulu” özelliğiyle, saray tiyatrosunun bir yansıması olmuştur. Barok dinsel dünya düşüncesi bağlamında, Barok Tiyatro, “dünya tiyatro”, görünüş-varlık metafiziğine dayanır; dünya, kendi imgesidir. Bu bağlamda, tiyatro, Barok düşüncesinin temel çizgilerini; varlık-görünüş, gerçek-maske, rol-kişi, sonsuzluk-an, kalıcılık-geçicilik diyalektiğini içerir. Barok “dünya tiyatrosu”, tüm ayrımlarına karşın, tiyatro biçimlerinin bütünselliğini kurmaya çalışır. Oyun türleri ve alt türleri, İspanyol auto sacramental’lerin gizem oyunları ile acıklı oyunlarından güldürülü oyunlar ile comedia’lara, tragikomedya ile çobanıl oyunlara, saray tiyatrosu şenlik ve balelerinden halk güldürü tiyatrosu oyunlarına, bu arada, kendi içlerinde Cizvit tiyatrosunun şehitlik oyunlarından maskeli saray oyunlarına, tarihsel oyunlar ile çeşitli halk güldürülerine kadar ayrışır. Barok Tiyatro, antik tiyatronun, ortaçağ tiyatrosunun ve Rönesans tiyatronun çeşitli tiyatro biçimlerini kendi gününün ideolojisi içinde yeniden yoğurmuştur. Barok Tiyatro’nun çokbiçimliliği buradan kaynaklanır. Öte yandan, Barok Tiyatro, antik ve Rönesans drama kuramından yola çıkarak türler hiyerarşisini getirmiş; tragedya, komedya ve ara tür olarak tragikomedya üçlüsünü kurmuş; mimesis ve katharsis kavramlarını dini-ahlâkî öğretisini işleyen oyunlar, trajik avunma ya da komik olanın üstün gelmesiyle sona ulaşır. Oyun yapısı, antik dramanın izinde, prolog -serim-doruk- peripetie- katastrophe ve anagnorisis uğraklarını olduğu kadar, öğretici-ahlâkçı işleviyle koroyu içerir. Barok Tiyatro’da, Barok öğreti ve temel eğilimler ile anlatım araçları arasında tam bir uyuma rastlanır. Barok Tiyatro yapısı ile sahne düzeni, sahne tasarımı ile oyun alanı, Barok dünyagörüşünü canlandırdığı kadar, bu doğrultuda yenilikler tiyatrosu özelliğini de taşır. Barok Tiyatro sahnesinde görünüş-varlık metafiziğinin “dünya tiyatrosu” imgesinin yaratılmak istenmesi, sahne aygıtlarının kullanımını, sahne tekniğinde yenilikleri, kulis değişimlerini ve mekân perspektifini öne çıkarmıştır. Tiyatro sahnesi, Rönesans tiyatrosundaki gibi, insanlararası çatışmaların yer aldığı yer ve nesnel alan olmaktan çıkmış; yukardaki Tanrı ile aşağıdaki Şeytan ve arasında kalmış insanın evrenini verecek biçimde, dikey ve oylumlu sahne haline gelmiştir. Sahne ve kulis tasarımı, sahne görüntüsü ve imgesi, sahne etmenleri, tüm bunlar, dünyanın gelip geçiciliğini, dünyanın “yalan dünya” olduğunu vermeye yönelik göz yanıltmacılığa ve perspektif oyunlarına dayanıyordu. Sahne makineleri, alegorik anlatıma, insanı aşan güçlerin canlandırılmasına, varlık ile görünüş arasındaki sınırı kaldıracak perspektif tekniğinin öne çıkmasına yardım ediyordu. Tüm sahne sistemi, “tiyatro içinde tiyatro”, “oyun içinde oyun” ilkesini gerçekleştirmek içindi. Giysi değişimleri, maskeler, vb. bu yanılsama ilkenin uygulanmasına hizmet ediyordu. Barok Tiyatro’da oyunlar, bu biçim çeşitliliğine karşılık verecek yönde, prens sarayları, manastırlar, Pazar yerleri gibi çok çeşitli oyun yerlerinde oynanıyordu. Evrensellik-ulusallık, burjuva kültürü-saray kültürü, Hırıstiyan içerik-antik biçim, dünyasallık-öbür dünya düşüncesi ikililiğine dayanan ve uluslarüstü mutlakçı yönetimlerin tiyatrosu olan Barok Tiyatro, dramaturjik ve teknik açıdan etkisini uzun yıllar sürdürmüştür.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6441481039820344795-1672343678296322813?l=iduak.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6441481039820344795/posts/default/1672343678296322813'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6441481039820344795/posts/default/1672343678296322813'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://iduak.blogspot.com/2009/02/barok-tiyatro-nedir.html' title='Barok Tiyatro Nedir?'/><author><name>ozzzz</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='25' src='http://1.bp.blogspot.com/_rJTcA7tCWak/SYyjqLjWyMI/AAAAAAAAAD4/Qs-Xj_EdbGg/S220/avatar1895591_1.jpg'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6441481039820344795.post-6452252118511665469</id><published>2009-02-28T00:22:00.001-08:00</published><updated>2009-02-28T00:22:25.524-08:00</updated><title type='text'>Art deco</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;Art deco Fransa menşeli sanat akımı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1920'lerden sonra özellikle mimaride gorulmustur.Adını 1925 senesinde yapılan Exposition Internationale des Arts Décoratifs et Industriels Modernes (Uluslararası Modern Dekoratif ve Sınai Sanatlar) sergisinden almıstır. Art nouveau'nun hemen ardından gelen bu akım, ondan farklı olarak el emeğine değil sanayiye dayalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Desenleri geometriktir. Art nouveau'da olduğu gibi gotik süsleme öğelerinden yararlanılır. 1930'lardan sonra mimarların mimariyi süsten ayırmak istemeleri, ve süslemeyi değil işlevselliği savunmalarıyla son bulmuş, fakat 1960'lı yıllarda yeniden itibar görmeye başlamıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye'de, art deco'nun eski örneklerini Beyoğlu, İstanbul'da görmek mümkündür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Art deco'nun ilk büyük örneğinin Eliel Saarinen'in Helsinki Garı olduğu öne sürülür.&lt;br /&gt;Chrysler Building, Rockefeller Center, Empire State Building ve Streamline, art deco'nun mimarideki en bilinen ve en görkemli eserleridir&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6441481039820344795-6452252118511665469?l=iduak.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6441481039820344795/posts/default/6452252118511665469'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6441481039820344795/posts/default/6452252118511665469'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://iduak.blogspot.com/2009/02/art-deco.html' title='Art deco'/><author><name>ozzzz</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='25' src='http://1.bp.blogspot.com/_rJTcA7tCWak/SYyjqLjWyMI/AAAAAAAAAD4/Qs-Xj_EdbGg/S220/avatar1895591_1.jpg'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6441481039820344795.post-3350571646312345515</id><published>2009-02-28T00:21:00.003-08:00</published><updated>2009-02-28T00:21:52.856-08:00</updated><title type='text'>Art Brut Sanatı Nedir?</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;Art Brut Sanatı Nedir?  Ham Sanat - Toplumdan Dışlanmış Ya Da Kendini Bilinçli Olarak Toplum Dışına Atmış Olan İnsanların Elinden Çıkan Yapıtları İçeren Sanat Akımı&lt;br /&gt;Fransızca bir terim olan 'art brut'nun tam karşılığı, 'ham sanat'tır. Art brut'da profesyonel olmayan, kendiliğinden bir sanat söz konusudur. Art Brut sözlük anlamı ile 'raw art / rough art' anlamına geliyor. Debuffet'e göre bu çeşit sanat, kabul edilen kültür sınırlarının dışında yaratılıyor ve buna 'outsider art' adı veriliyor. Deliligin sanatı, dışarıda kalmış sanat. Bir anlamda 'öteki'nin sanatı da denilebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1948 yılında Dubuffet, Breton ve Tapie, 'art brut'yu kurdular. Bu sanatçıların amacı; kendi kendini yetiştirenlerin, meşhur olmayanların, mahpusların ve ruh hastalarının ürünlerini ortaya çıkarmaktı. Jean Dubuffet'nin topladığı çalışmalardan bir 'art brut' kolleksiyonu oluşturuldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dubuffet, kazanılmış kültürün ürünleri olan sanatları reddetti ve 'art brut'nun ateşli bir savunucusu oldu. Kendi resimlerinde de bu yaklaşımı açıkça görülmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Art Brut”, toplumdan bir şekilde dışlanmış ya da kendini bilinçli olarak toplum dışına atmış olan insanların elinden çıkan yapıtları içeren bir sanat akımı. Aslına bakılırsa tam anlamıyla bir akım bile sayılmaz; Fransız ressam Jean Dubuffet 1947 yılından itibaren akıl hastalarının, mahkûmların, sağır ve dilsiz insanların, körlerin eserlerinin koleksiyonunu yapmaya başlıyor ve bu eserlere dair bir tanım olarak da “Art Brut”yu getiriyor&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6441481039820344795-3350571646312345515?l=iduak.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6441481039820344795/posts/default/3350571646312345515'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6441481039820344795/posts/default/3350571646312345515'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://iduak.blogspot.com/2009/02/art-brut-sanat-nedir.html' title='Art Brut Sanatı Nedir?'/><author><name>ozzzz</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='25' src='http://1.bp.blogspot.com/_rJTcA7tCWak/SYyjqLjWyMI/AAAAAAAAAD4/Qs-Xj_EdbGg/S220/avatar1895591_1.jpg'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6441481039820344795.post-5706747005290970856</id><published>2009-02-28T00:21:00.001-08:00</published><updated>2009-02-28T00:21:32.751-08:00</updated><title type='text'>Soyut Sanat Nedir?</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;Soyut sanat, genel anlamıyla doğada varolan gerçek nesneleri betimlemek yerine, birçimler ve renklerin, temsili olmayan veya öznel kullanımı ile yapılan sanata denir. Nonfigüratif sanat terimi ile değişmeli olarak kullanılır. 20. yüzyıl başında bu terim, gerçek birçimleri sadeleştirilmiş veya değiştirilmiş halleriyle imgelere indirgeyen Kübist ve Fütürist sanatı tanımlamak için de kullanılmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Temsili olmayan sanat aslında bir 20.yy icadı değildir. İslam ve Musevi gelenklerinde insanların resmedilmesinin yasak olması nedeniyle bu kültürlerde süsleme sanatları önemli derecede gelişmiştir. Bunlara örnek olarak gösterilebilecek kaligrafi ve hat sanatı da nonfigüratif sanatlardır. Batı kültüründe de soyut tasarımların kökü eskilere dayanır. Bunlara rağmen, soyut sanat süsleme sanatlarından farklı olarak, dekoratif değil güzel sanatlar adı altında incelenir. Bunun nedeni soyut sanat eserinin kendi başına, sanatçının sadece eserin kendisine yoğunlaşmasıyla ortaya çıkmasıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Wassily Kandinsky, doğadaki dinamik kuvvetlerle uğraşarak madde hakkında bilgimizi artıran bilimin yanında, sanatın görsel dünyanın ardındaki ruhsal güçleri göstermesi gerektiğine inanıyordu. Kandinsky ile Kasimir Malevich ilk defa tamamen soyut olarak nitelendirilebilecek resimler yapmışlardır.&lt;br /&gt;Konstrüktivizm (1915) ve De Stijl (1917) soyutlamayı heykel ve mimarinin üçüncü boyutuna taşımış paralel akımlardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1940'lardan 60'lara süregelen Soyut dışavurumculuk ve 1960'larda yaygın olan Op-art, Minimalizm akımları da soyut sanat akımlarıdır. Günümüzde ise sanat eserlerinin genel olarak akımlardan bağımsız olarak incelenmesi yaygındır. Buna örnek olarak Gerhard Richter'in aynı dönemlerde yapıp bir arada sergilediği tamamen nonfigüratif resimler ile fotogerçekçi resimler gösterilebilir&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6441481039820344795-5706747005290970856?l=iduak.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6441481039820344795/posts/default/5706747005290970856'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6441481039820344795/posts/default/5706747005290970856'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://iduak.blogspot.com/2009/02/soyut-sanat-nedir.html' title='Soyut Sanat Nedir?'/><author><name>ozzzz</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='25' src='http://1.bp.blogspot.com/_rJTcA7tCWak/SYyjqLjWyMI/AAAAAAAAAD4/Qs-Xj_EdbGg/S220/avatar1895591_1.jpg'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6441481039820344795.post-8988194716675346517</id><published>2009-02-28T00:20:00.002-08:00</published><updated>2009-02-28T00:21:09.483-08:00</updated><title type='text'>Darülbedayi Nedir?</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;İstanbul Şehir Tiyatrosunun ilk şekli ve adı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türk tiyatro tarihinde, tiyatronun kuruluş ve gelişmesinde, Dârülbedâyi topluluğu öncülük etmiştir. Teşkilatın ilk adı, Dârülbedâyi-i Osmânîdir. Türkiye’de, düzenli bir tiyatro kurulması ve sahne sanatçılarının yetiştirilmesi fikri, 1914 yılında, Şehremini (Belediye Başkanı) Operatör Cemil Topuzlu tarafından ortaya atılmıştır. Bu fikrin gayesi, Türk halkına tiyatroyu sevdirmekti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Meşrutiyet devri öncesi yurdumuzda, sahne hayatı ve sanatı, Ermeni ve Rumların paylaştığı faaliyetlerle devam ediyordu. Bunlardan Rumlar, özellikle pandomim ve kantoda, Ermeniler de melodram ve komedi oyunlarında temayüz etmiş toplulukları meydana getiriyordu. Türkler ise, tulûatçı ve orta oyuncularıydı. Başlıcaları; Kavuklu Hamdi, Küçük İsmail, Kel Hasan, Abdürrezzak, Şevki, Naşit gibi sanatçılardı. Bu sanatçılar, küçük kumpanyalar hâlinde temsilsiz oyun verirlerdi. 1908’de, meşrutiyetten sonra, temsilden önce verilen kanto ve çalgı fasılları kaldırılmış; bunun yerine, yurt konularını ve cemiyetin problemlerini işleyen, dilimize çevrilmiş eserler (tiyatro eserleri) sahneye konmaya başlanmıştır. Bu tür telif eserleri, o zaman en çok oynayan sanatçı da Ahmed Fehim Efendidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cemil Topuzlu Bey, Şehremini olarak, İstanbul’da bir belediye konservatuarı kurmak istiyordu. Belediye meclisinde kendisine taraftar bulunca, alınan kararla, bu iş için o zamanın parasıyla 3000 lira ayrıldı. Akabinde, meşhur tiyatrocu, Parisli (Paris Tiyatro Müdürü) Andre Antoine’la, Paris elçiliğimiz aracılığıyla anlaştı. Antoine, anlaşma gereği İstanbul’a geldi ve konservatuar için Şehzâdebaşı’nda Letâfet apartmanı tahsis olundu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Konservatuar açılış törenleri hazırlıkları sürerken, Birinci Dünya Savaşı koptu. Bu durum karşısında Andre Antoine, memleketine dönmek zorunda kalınca, bu iş de böylece yarım kaldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Savaş sırasında, Dârülbedâyi sanatçıları, Asker Âilelerine Yardım Cemiyeti yararına Hüseyin Suâd’ın adapte ettiği Çürük Temel adlı oyunu sahneleyerek halka sundular. Bundan sonra, Halit Fahri Ozansoy’un Baykuş adlı manzum piyesi sahneye kondu. Savaş sonrasında, oyunlara devam edildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1927 yılında Dârülbedâyi adında bir dergi çıkarıldı. Bu dergi, 1935 yılından sonra, Türk Tiyatrosu adını aldı. Günümüzde de Şehir Tiyatrosu organı olarak yayınını sürdürmektedir. Dârülbedâyi, 1931-1932 mevsim döneminde Belediye Meclisinin genel kararıyla, Şehir Tiyatrosu olarak adını değiştirdi. Yeni bir tüzükle Şehir Tiyatrosu, İstanbul Belediyesi’ne bağlandı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugünün şehir tiyatroları, Dârülbedâyi’nin teşkilât temelleri üzerine kurulmuştur. İstanbul’un çeşitli yerlerinde oyunlar sahnelenmektedir. &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6441481039820344795-8988194716675346517?l=iduak.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6441481039820344795/posts/default/8988194716675346517'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6441481039820344795/posts/default/8988194716675346517'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://iduak.blogspot.com/2009/02/darulbedayi-nedir.html' title='Darülbedayi Nedir?'/><author><name>ozzzz</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='25' src='http://1.bp.blogspot.com/_rJTcA7tCWak/SYyjqLjWyMI/AAAAAAAAAD4/Qs-Xj_EdbGg/S220/avatar1895591_1.jpg'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6441481039820344795.post-4198523567577752353</id><published>2009-02-28T00:20:00.001-08:00</published><updated>2009-02-28T00:20:51.257-08:00</updated><title type='text'>kartvizit nedir ?</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;kartvizit bir firmanın tüm imajıda olabilir, baskılı evraklarından biri de. ama genel olarak ilk izlenimi oluşturur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;genel olarak 8 x 5 cm ebatlarında kullanılır. çünkü cüzdan, dosya içi, kartvizitlik gibi objelerde ayrılan alan budur. 350 gr kuşe kağıt, 240 gr fantazi kağıt, 280 gr amerikan bristol kağıt kullanımı yaygındır. basılacak kağıda göre bazı sınırlamalar mevcuttur. kuşe kağıda ön-arka trigromi baskı mümkündür.&lt;br /&gt;fantazi kağıtta trigromi baskı kağıt yüzeyindeki girintiler çıkıntılar sebebiyle yapılmaz. genelde fantazi kağıda pantone baskı yapılır. fantazi kağıt üzerindeki girinti çıkıntılar sebebiyle yoğun zemin kullanılmaz. yoğun zemin kullanımında boya zemini doldurmayacağı için forse arttırılabilir yada boya daha bir iki tur fazla verilebilir. fantazi kağıtların ön ve arka yüzeyi farklılık gösterir. arka yüzey ön yüzeye göre daha düz bir satıh oluşturur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;amerikan bristol kağıt ön yüzey düz bir satıh iken arka yüzey pütürlü bir yüzeye sahiptir. kartvizit baskısında arka yüzeye tek renk baskı daha uygundur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;kartvizit çalışmalarında basılacak evraka göre tasarım yada tasarıma göre baskı metodları seçilebilir. müşterinin standartları (kurumsal kimliği) varsa bu kimliğe uygun çalışılmalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;kartvizit çalışılırken monitörümüzde gördüğümüz sanal büyüklük bizi yanıltabilir. çıkış alınarak yazıların okunurluğu, büyüklüğü vs.. gibi detaylar kontrol edilmelidir. kartvizit 10 numara bir tasarıma sahip olsada telefon yanlışsa sadece bir çöptür.&lt;br /&gt;yaygınlaşan dijital baskı teknolojileri ile az adetlerde de kartvizit basabilmek mümkündür. dijital baskı (xerox sifido, konica&amp;amp;minolta vs.) yapılacak kartvizitler 300 gr kuşe kağıda basılır. dijital baskı ile daha yüksek gramajlı kağıtlara baskı yapmak hem makinaya zarar verir hem de genelde kağıt fırında takılır. ayrıca dijital baskı yapılan kartvizitlerde ön-arka birbirini tutmaz. kesim esnasında çarpıklıklar oluşabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;kartvizit genelde küçük ebatlı makinalarda basılır. 17 x 25 / 25 x 35 / 33 x 30 gibi kağıt formuna baskı yapılır. ön-arka kartvzit için tumba yada revolta baskı yapılır. tumba baskı için alt ve üst taraftan makas payı bırakılmalıdır. pantone baskı yapılacaksa zemin üstündeki logo ve yazılar overprint verilerek şişirilmelidir, bu logo ve yazıların etrafındaki beyaz gölgeleri önler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ayrıca pvc üzerine kumlama, teslin sıvama gibi farklı tekniklerle alternatif kartvizit çalışmaları yapılabilir.&lt;br /&gt;masaüstü yayıncılıkta yoğun olarak basılan materyal olan kartvizit oparant yönleri olsada kurumsal kimliğin değişmez bir parçasıdır.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6441481039820344795-4198523567577752353?l=iduak.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6441481039820344795/posts/default/4198523567577752353'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6441481039820344795/posts/default/4198523567577752353'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://iduak.blogspot.com/2009/02/kartvizit-nedir.html' title='kartvizit nedir ?'/><author><name>ozzzz</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='25' src='http://1.bp.blogspot.com/_rJTcA7tCWak/SYyjqLjWyMI/AAAAAAAAAD4/Qs-Xj_EdbGg/S220/avatar1895591_1.jpg'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6441481039820344795.post-6798139357318792002</id><published>2009-02-28T00:19:00.000-08:00</published><updated>2009-02-28T00:20:30.148-08:00</updated><title type='text'>El Sanatları</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;El Sanatları insanoğlu var olduğundan beri tabiat şartlarına bağlı olarak ortaya çıkmıştır.İnsanların ihtiyaçlarını karşılamak, örtünmek ve korunmak amacı ile ilk örneklerini vermiştir.Daha sonra gelişerek çevre şartlarına göre değişimler gösteren el sanatları, ortaya çıktığı toplumun duygularını, sanatsal beğenilerini ve kültürel özelliklerini yansıtır hale gelerek "geleneksel" vasfı kazanmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geleneksel Türk El Sanatları, Anadolu'nun binlerce yıllık tarihinden gelen çeşitli uygarlıkların kültür mirasıyla, kendi öz değerlerini birleştirerek zengin bir mozaik oluşturmuştur.Geleneksel Türk El Sanatlarını; halıcılık, kilimcilik, cicim zili, sumak, kumaş dokumacılığı, yazmacılık, çinicilik, seramik-çömlek yapımcılığı, işlemecilik, oya yapımcılığı , deri işçiliği, müzik aletleri yapımcılığı, taş işçiliği, bakırcılık, sepetçilik, semercilik, maden işçiliği, keçe yapımcılığı, örmecilik, ahşap ve ağaç işçiliği, arabacılık vb. sıralanabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geleneksel el sanatlarımızdan dokumaların hammaddeleri yün, tiftik, pamuk, kıl ve ipekten sağlanmaktadır.Dokuma; eğirme veya başka yollarla iplik haline getirilerek veya elyafı birbirine değişik metotlarla tutturarak bir bütün meydana getirme yoluyla elde edilen her cins kumaş, örgü, döşemelik, halı, kilim, zili, cicim, keçe, kolonlar vb.'dir.Dokumacılık Anadolu'da çok eskiden beri yapılagelen, çoğu yörede geçim kaynağı olmuş ve olmaya devam eden bir el sanatıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;El sanatlarımızın zarif örneklerinden olan oyalar; süslemek, süslenmek amacından başka taşıdıkları anlamlarla bir iletişim aracı olarak da kullanılmaktadır.Günümüzde Anadolu'da tığ, iğne, mekik, firkete / filkete gibi araçlarla yapılan oyaların ya bordür ya da bir motif olarak tasarlanmış olanları, kullanılan araç doğrultusunda ve tekniklerine göre değişik adlar almaktadır.Bunlar; iğne, tığ, mekik, firkete / filkete, koza, yün, mum, boncuk ve kumaş artığı olarak sıralanabilir.Kastamonu, Konya, Elazığ, Bursa, Bitlis, Gaziantep, İzmir, Ankara, Bolu, Kahramanmaraş, Aydın, İçel, Tokat, Kütahya gibi şehirlerimizde daha yoğun olarak yapılmakta, ancak eski önemini kaybederek çeyiz sandıklarında varlığını korumaya çalışmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geleneksel kıyafetlerle birlikte kullanılan oyalarımızın yanı sıra takılarda dikkat çekici aksesuarlardandır. Anadolu'da yaşamış tüm uygarlıklar değerli ve yarı değerli taşlarla metalle birlikte veya ayrı işleyerek sanatsal nitelikli eserler üretmişlerdir.Selçuklularla birlikte gelen değişik üslupların en önemlisi Türkmen takılarıdır.Osmanlı İmparatorluğu döneminde ise imparatorluğun gelişimine paralel olarak mücevhercilik önem kazanmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anadolu'da Tunç Çağında bakır, kalay katılarak tuncun elde edilmesinden sonraki dönemlerde bakır, altın, gümüş gibi madenler de dövme ve dökme tekniğiyle işlenmişlerdir.En çok kullanılan maden bakırdır.Maden işçiliğinde dövme, telkari, kazıma (kalemkar), çekiç işi kakma, küftgani, savatlama, ajur kesme gibi teknikler kullanılmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bakırın yanı sıra pirinç, altın, gümüş gibi metallerle yapılan el sanatları günümüzde üstün işçilik ve çeşitli tasarımlarla yaşatılmaya çalışılmaktadır. Günümüzde en çok kullanılan maden işleme olan bakır kalaylanarak mutfak eşyası yapımıyla geniş bir şekilde sürdürülmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Barınma gereğinden doğan mimari, bölgelerin coğrafi koşullarına göre biçimlenmiş, çeşitlenmiştir. Buna bağlı olarak gelişen Ahşap işçiliği Anadolu'da Selçuklu döneminde gelişip, kendine özgü bir niteliğe ulaşmıştır.Selçuklu ve Beylikler dönemi ağaç eserler daha çok mihrap, cami kapısı, dolap kapakları gibi mimari elemanlar olup üstün işçilik içermişlerdir.Osmanlı döneminde sadeleşerek daha çok sehpa, kavukluk, yazı takımı, çekmece, sandık, kaşık, taht, kayık, rahle, Kuran muhafazası gibi gündelik kullanım eşyaları ve pencere, dolap kapağı, kiriş, konsol, tavan, mihrap, minber, sanduka gibi mimari eserlerde uygulanmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ağaç işçiliğinde kullanılan malzeme daha çok ceviz, elma, armut, sedir, abanoz ve gül ağacıdır.Kakma, boyama, kündekâriz, kabartma-oyma, kafes, kaplama, yakma gibi tekniklerle işlenen ahşap eşyalar günümüzde de kullanılmaktadır.Bu teknikler Zonguldak, Bitlis, Gaziantep, Bursa, İstanbul-Beykoz, Ordu gibi illerde halen devam eden hammaddesine göre değer kazanan baston ve asaların kullanımı yüzyıllar boyunca sürmüş, 19. yüzyılda yaygınlaşmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Baston ve asaların sap kısımları; gümüş, altın, kemik, sedef gibi malzemelerden, gövde kısımları ise gül, kiraz, abanoz, kızılcık, bambu, kamış vb. ağaçlardan yapılmaktadır.Müzik aletleri yapımı eskiden beri devam etmektedir.Bu aletler ağaçlar, bitkiler ve hayvanların; deri, bağırsak, kıl, kemik ve boynuzlarından yararlanılarak yapılmaktadır.Telli, yaylı, nefesli, vurmalı çalgılar olarak gruplandırılmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mimariye bağlı olarak gelişen diğer bir sanat kolu da çini sanatıdır. Anadolu'ya Selçuklularla girmiştir. Figürlü sanat eserlerini kullanmaktan çekinmeyen Selçuklu sanatkarlar özellikle hayvan tasvirlerinde çok başarılı olmuşlardır.14. yüzyılda İznik, 15. yüzyılda Kütahya, 17. yüzyılda Çanakkale'de başlayan seramik sanatı bu yörelerde kendilerine has renk, desen, form özellikleri ile Osmanlı Dönemi seramik ve çini sanatına yeni yorumlar getirmiştir. 14. - 19. yüzyıllar arası Türk çini ve seramik sanatı fevkalade yaratıcı işçiliği ile dünya çapında üne kavuşmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anadolu uygarlıklarından elde edilen cam işçiliğinin en seçkin örnekleri günümüzde "cam"ın tarihi gelişimi konusuna ışık tutmaktadır.Çeşitli model ve formlarda vitray, Selçuklular döneminde geliştirilmiştir.Osmanlı İmparatorluğu döneminde İstanbul'un fethiyle camcılığın merkezi bu kent olmuştur.Çeşm-i bülbül, Beykoz işi bu dönemden günümüze ulaşabilen tekniklerden bazılarıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anadolu'da camın ilk kez gözboncuğu olarak üretimi İzmir-Görece köyündeki ustalar tarafından gerçekleştirilmiştir. Anadolu'nun her tarafında temelinde nazar inancı olan cam boncukları görmek mümkündür.Nazarlık yoluyla canlı veya nesneye yönelen bakışların dikkatinin başka bir nesneye yöneleceğine inanılır.Bu nedenle nazar boncuğundan yapılan nazarlıklar canlının veya nesnenin görünen bir yerine takılır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geleneksel mimaride dış cephe ve iç mekan süslemesinde taş işçiliğinde önemli bir yer tutmaktadır.Taş işçiliğinin mimari dışında en çok kullanım alanı mezar taşlarıdır. Oyma, kabartma, kazıma (profito) gibi teknikler uygulanmaktadır.Kullanılan süsleme öğeleri, bitkisel, geometrik motifler ile yazı ve figürlerdir. Hayvansal figür azdır. İnsan figürlerine ise Selçuklu Dönemi eserlerinde rastlanmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Günümüzde fonksiyonunu henüz kaybetmeyen sepetçilik atalardan öğrenildiği gibi halen; saz, söğüt ve fındık dallarından örülerek yapılmaktadır. Eşya, yiyecek vb. taşıma amacından başka ev içi dekorasyonunda da kullanılmaya başlanmıştır.Hayvancılıkla uğraşan kırsal kesimlerde yaygın olarak kullanılan keçe, çul ve ağaçtan yapılan semer kullanıldığı dönem boyunca geleneksel sanatların bir kolunu oluşturmuştur. Günümüzde başta endüstrileşme olmak üzere değişen yaşam şartları ve değer yargılarına bağlı olarak üretimleri hemen hemen kaybolmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Genel Müdürlükçe her yıl belirlenen illerde yapılan alan araştırmalarında el sanatları ustaları ile derleme çalışmaları yapılmakta, slayt gerekiyorsa video çekimleri ile tespit edilmeye çalışılmaktadır.Edinilen bu bilgiler Genel Müdürlük Arşivine kaydedilmekte, bu konuda çalışan bilim adamı, uzman ve öğrencilerin yararına sunulmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Genel Müdürlük koleksiyonunda yer alan malzemelerle yurtiçi ve yurtdışında sergiler açılarak tanıtımları sağlanmaktadır.Yine yurtiçinde Genel Müdürlük desteğiyle açılan "Mahalli El Sanatları Sergileri" ile tanıtım yapılmakta, ustalara pazar imkanı sağlanmaya çalışılmaktadır.Genel Müdürlükçe düzenlenen yarışmalarla da kaybolmaya yüz tutan el sanatlarının özgün şekilleriyle desteklenmesi ve devamı sağlanmaya çalışılmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Genel Müdürlüğümüzce beş yılda bir düzenlenen "Uluslararası Halk Kültürü Kongresi" Maddi Kültür Seksiyonunda sunulan, ayrıca çeşitli üniversitelerle ortaklaşa düzenlenen bilimsel toplantılarla sunulan bildiriler yayın haline dönüştürülmektedir.Ayrıca el sanatları konusunda yapılan çalışmaların basımı gerçekleştirilerek yayın haline dönüştürülmektedir.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6441481039820344795-6798139357318792002?l=iduak.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6441481039820344795/posts/default/6798139357318792002'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6441481039820344795/posts/default/6798139357318792002'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://iduak.blogspot.com/2009/02/el-sanatlar.html' title='El Sanatları'/><author><name>ozzzz</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='25' src='http://1.bp.blogspot.com/_rJTcA7tCWak/SYyjqLjWyMI/AAAAAAAAAD4/Qs-Xj_EdbGg/S220/avatar1895591_1.jpg'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6441481039820344795.post-1853661809354925460</id><published>2009-02-28T00:07:00.002-08:00</published><updated>2009-02-28T00:19:37.296-08:00</updated><title type='text'>Sevgililer Günü'nün Tarihçesi</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;Sevgililer Günü'nün tarihçesi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sevgililer Günü'nün başlangıç tarihi eski Roma İmparatorluğu zamanına uzanıyor. Eski Roma'da 14 Şubat günü bütün Roma halkı için önemli bir gündü. Çünkü bu günde Roma tanrı ve tanrıçalarının kraliçesi olan Juno'ya duyulan saygıdan ötürü tatil yapılırdı. Juno ayrıca Roma halkı tarafından kadınlık ve evlilik tanrıçası olarak da biliniyordu. Bu günü takip eden 15 Şubat gününde ise Lupercalia Bayramı başlıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu bayram, halkın genç nüfusu için büyük önem taşıyordu. Bunun nedeni ise yaşantıları kesin kurallar ile sınırlandırılmış, bunun doğal sonucu olarak bir birliktelik yaşama şansı olmayan bu gençler, sadece bu bayram süresince bile olsa birbirlerinin partneri oluyorlardı. Hangi genç bayanın hangi genç erkek ile bir çift oluşturacağı eski bir gelenek olan ve Lupercalia Bayramı'nın arife günü yapılan bir çekiliş ile belli oluyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Romalı genç kızlar, isimlerini küçük kağıt parçalarının üzerine yazıp bir kavanoza koyuyorlardı. Erkekler ise kavanozdan bu kağıtları çekerek üzerinde hangi kızın ismi yazıyorsa o kızla bayram eğlenceleri boyunca beraber oluyorlardı. Bu birliktelikler birbirine aşık olan çiftler için bayram süresinin dışına taşıp genellikle evlilikle sonlanıyordu. İmparator 2. Claudius, Roma'yı kendi katı kuralları ile zalimce yöneten bir hükümdardı. Onun için en büyük problem, ordusunda savaşacak asker bulamamaktı. Ona göre bu durumun tek sebebi Romalı erkeklerin aşklarını ve ailelerini bırakmak istememeleriydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte bu yüzden, Roma'daki tüm nişan ve evlilikleri kaldırdı. Aziz Valentine de Claudius'un hükümdarlığı zamanında Roma'da yaşayan bir papazdı. Kendisi gibi papaz olan Aziz Marius ile birlikte Claudius'un yasağına rağmen gizlice çiftleri evlendirmeye devam etti. Ancak İmparator bu durumu bir süre sonra öğrendi. Aziz Valentine, insanları evlendirmeye devam ettiği için tutuklandı ve yaptıklarının cezası olarak sopa ile dövülerek öldürüldü. Milattan sonra 270 yılının 14 Şubat'ında Hıristiyan şehitliğine gömüldü. Aynı zamanlarda Roma'daki putperestler, şubat ayı içinde kutlanan Lupercalia Bayramı'nı kendi putperest tanrıları için kutluyorlardı. Bayram öncesi yapılan geleneksel çekilişi ise seromoniye bağlı kalarak kendileri için uygulamaya başladılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hıristiyan Kilisesi'nin ilk kurulduğu yıllarda hizmet veren papazlar, bu törenlerin, özellikle de evlenmemiş gençlerin putperestler ile birlikte anılmasından rahatsız oldukları için bir çözüm buldular. Bu gençlerin isimlerinin azizlerle birlikte anılmasını istedikleri için Lupercalia Bayramı'nın başladığı günü Aziz Valentine Günü olarak kutlamaya başladılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O gün bugündür her yılın 14 Şubat'ı "Sevgililer Günü" olarak kutlanmaya devam ediyor ve yeryüzünde kadın ve erkek beraber olduğu sürece de kutlanmaya devam edecek gibi... &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6441481039820344795-1853661809354925460?l=iduak.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6441481039820344795/posts/default/1853661809354925460'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6441481039820344795/posts/default/1853661809354925460'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://iduak.blogspot.com/2009/02/sevgililer-gununun-tarihcesi.html' title='Sevgililer Günü&apos;nün Tarihçesi'/><author><name>ozzzz</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='25' src='http://1.bp.blogspot.com/_rJTcA7tCWak/SYyjqLjWyMI/AAAAAAAAAD4/Qs-Xj_EdbGg/S220/avatar1895591_1.jpg'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6441481039820344795.post-3768740744863400113</id><published>2009-02-28T00:07:00.001-08:00</published><updated>2009-02-28T00:07:46.436-08:00</updated><title type='text'>Osmanlı Nişan ve Madalyaları</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;Pavet de Courteille'in &lt;i&gt;Doğu Türkçesi Sözlüğü &lt;/i&gt;'nde verdiği tanıma göre, çelenk, «kişinin kahramanlık simgesi olarak başlığına taktığı tüy» anlamıyla, o dönemde bugünkü kullanımından farklılaşıyordu. 18. yüzyılın sonuna gelindiğinde, çelenk Osmanlı askeri geleneğinde kurumsallaşmış ve 1820'lere kadar, askeri başarı gösterenlere verilen bir ödül olmaya devam etmiştir. Ancak Nelson'un çelengini olağandışı kılan, maddi değeri ve ilk kez bir gayrimüslime hediye edilmiş olmasıdır. O zamana dek, yabancıları onurlandırmak için sunulan hediyeler, genellikle yabancı elçilere verilen hil'at (şeref cübbesi), altın enfiye kutusu veya at ile sınırlıydı. Yüksek kalitedeki samur kürkler ise Osmanlı devlet erkânı için kullanılıyordu. Nelson'un çelengi, değeri itibarıyla, Osmanlı padişahlarının ve üst düzey bürokratların kavuğunu süsleyen sorguçlara benziyordu. Hatta Nelson'un çelenginin, Osmanlı padişahının kendi kavuklarından birinden çıkarılmış olduğu rivayeti ortalıkta dolaşıyordu. İngiliz Büyükelçisi Spencer, Nelson'un çelengiyle batı şövalyelik nişanları arasında karşılaştırma yapmakta ve onu &lt;i&gt;badge&lt;/i&gt;, &lt;i&gt;insignia &lt;/i&gt;gibi tabirlerle nitelendirmekte haksız değildi. Bir diğer ilginç husus ise 1799'da Nelson'a gönderilen ve hakkındaki rivayetlerin hâlâ esrarını koruduğu ikinci bir mücevherin, batı kamuoyunda «Hilâl Nişanı» olarak lanse edilmesidir. Osmanlı kaynakları, amirale gönderilen her iki objeyi de imparatorluğun sadık dostuna sunulmuş birer hediye olarak değerlendirirken, İngilizlerin bunları batı normlarına göre yorumlamaları, Osmanlılarda olmayan bir geleneği icat etmeleriyle sonuçlanıyordu. 21 Mart 1801'de Canope muharebesinde, Fransız ordusunun Osmanlı-İngiliz ittifakı karşısında tekrar yenik düşmesi, 27 Haziran 1801'de Fransızların Mısır'ı terk etmelerini sağlayacak bir ateşkesin imzalanması, 27 Ağustos'ta ise Mısır'daki son Fransız kalesinin düşmesiyle, bu topraklarda Osmanlı hakimiyeti yeniden sağlandı. İngilizlerin desteğiyle kazanılan başarılar, yeni bir madalya ihdasını gündeme getirdi ve 1801 tarihli Vak'a-i Mısriyye Madalyası, İngiliz kumandan, subay ve askerlere dağıtıldı.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:Georgia;"&gt;&lt;a href="http://www.obarsiv.com/dokumantasyon/numismatik/gorsel/ANUH00005-2.jpg" target="_blank" rel="nofollow"&gt;&lt;img alt="" src="http://www.obarsiv.com/dokumantasyon/numismatik/gorsel/ANUH00005.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:Georgia;"&gt;Sultan III. Selim, başında sorguç anlamına gelen çelengiyle, Melling'in &lt;i&gt;Voyage pittorsque de Constantinople et des Rives du Bosphore &lt;/i&gt;adlı kitabından İsa Akbaş Koleksiyonu&lt;/span&gt; &lt;span style="font-family:Georgia;"&gt;&lt;b&gt;Nişanın Yaygınlaştırılması, 1801-1812 &lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Georgia;"&gt;Özellikle İngiliz Büyükelçisi Spencer'ın aktif rol oynadığı icat süreciyle, Osmanlı taltif araçları, Avrupa'da çoğunlukla Haçlı Seferleri'nden beri süregelen batılı örneklerle yakınlaşmaya başladı. Ancak batıda, asaletten ziyade askeri ve sivil liyakatı mükafatlandırmaya yönelik modern anlamdaki nişan ve madalyaların ihdası, Napolyon Savaşları ile hızlandı. Bu bağlamda, Osmanlı'nın batılı taltif araçlarına hızla uyum sağladığı söylenebilir. Ancak süreçte ilginç olan nokta, bu âlametlerin Osmanlı tebaasından hiçkimseye sunulmamış olması, imparatorluğun askeri ve sivil bürokrasiyi geleneksel araçlarla taltif etmeye devam etmesidir. Bir diğer ilginç husus ise batı dünyasının 15. yüzyıldan başlayarak Osmanlı'yı yücelten ve onun Avrupa diplomasisine dahil edildiğini gösteren antlaşmaların anısına madalya ihdas etmesidir. Yeni devlet sembolleri yaratma ihtiyacına paralel olarak, III. Selim döneminde sancaklarda kullanılan «kırmızı zemin üzerine sekiz köşeli yıldız ve hilal» motifi ise devletin ürettiği bir başka araç olan Vak'a-i Mısriyye madalyasına da yansımıştır. Osmanlı taltif araçlarının batılılaşmasıyla, Avrupa diplomasisindeki hareketlilik arasındaki parallellik de dikkat çekicidir. Bu süreç, Osmanlı'nın ilk daimi temsilciliğinin Avrupa'da kurulmasından, ittifaklarla diplomasi trafiğinin hızlanmasına kadar uzanacaktır. 1798-1801 yıllarını kapsayan ilk safha, daha ziyade İngiliz-Osmanlı ittifakını vurgularken, 1801'de duraklayıp 1806'da tekrar başlayan ikinci safha, III. Selim ile Napoléon Bonaparte arasında imzalanan barış antlaşmasının ardından, Fransa ile ilişkilerin düzeldiğini işaret eder. Hatta Hilal Nişanı, bu kez İngiliz donanmasına karşı Osmanlı'yı koruyacak Fransızlar için ihdas edilmek üzere yoluna devam eder. Bu süreçte, nişanların taltif aracından bir ittifak sembolüne dönüştüğünden bahsedilebilir. Avrupa devletlerinin Osmanlı nişanlarını kapmak için birbirleriyle rekabete girmeleri de bu bağlamda değerlendirilebilir. Zamanla kapitülasyonlara benzer şekilde, nişan ve madalyalar, Osmanlıların Avrupalılara hoş görünmek için dağıttıkları birer imtiyaz sembolü haline dönüşür. Batılı devletler ise bu taltiflere karşılık verme ihtiyacı hissetmez, mükafatlandırma eylemi tek taraflı kalır.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:Georgia;"&gt;&lt;a href="http://www.obarsiv.com/dokumantasyon/numismatik/gorsel/ANUDM00005A001-2.jpg" target="_blank" rel="nofollow"&gt;&lt;img alt="" src="http://www.obarsiv.com/dokumantasyon/numismatik/gorsel/ANUDM00005A001.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:Georgia;"&gt;&lt;a href="http://www.obarsiv.com/dokumantasyon/numismatik/gorsel/ANUDM00005-2.jpg" target="_blank" rel="nofollow"&gt;&lt;img alt="" src="http://www.obarsiv.com/dokumantasyon/numismatik/gorsel/ANUDM00005.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:Georgia;"&gt;Hilal Madalyası, yakl. 1808 Ön yüzü,&lt;br /&gt;III. Osman'ın tuğrası,&lt;br /&gt;İstanbul Arkeloji Müzeleri İslami Sikkeler Bölümü Koleksiyonu&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:Georgia;"&gt;Hilal Madalyası, yakl. 1808 Arka yüzü, sağa bakan hilal ve çevrelenmiş yıldız, İstanbul Arkeloji Müzeleri İslami Sikkeler Bölümü Koleksiyonu&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Georgia;"&gt;&lt;b&gt;Kıyafet Reformu ve Rütbe Nişanları, 1827-1851&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Georgia;"&gt;&lt;a href="http://www.obarsiv.com/dokumantasyon/numismatik/gorsel/ANUH00008-2.jpg" target="_blank" rel="nofollow"&gt;&lt;img alt="" src="http://www.obarsiv.com/dokumantasyon/numismatik/gorsel/ANUH00008.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/span&gt; &lt;span style="font-family:Georgia;"&gt;Bir Osmanlı subayı portresi, çift ok nişanı ve topçuluk nişanıyla birlikte,&lt;br /&gt;İsa Akbaş Koleksiyonu&lt;/span&gt; &lt;span style="font-family:Georgia;"&gt;II. Mahmud dönemindeki askeri reformlar, bir yandan Yeniçeri Ocağı'nın kaldırılışıyla batılı düzene geçişi simgelerken, diğer yandan geleneksel üniformaların kaldırılışını gündeme getirdi. Fesin kullanımını gerektiren askeri kıyafet reformu, kısa zamanda mülki ve sivil bürokrasi alanında da yaygınlaştı, resmi dairelerde ceket, pantolon uygulaması başladı. Kıyafet alanındaki hızlı dönüşüm, yavaş yavaş oturmaya başlayan nişan ve madalya geleneğinde de değişim yarattı. Çünkü çelenk, kürk ve diğer taltif işaretleri yeni kıyafetlerle uyum sağlamıyordu. Yeni dönemde ortaya çıkan nişanlardaki en önemli farklılık, alametlerin Osmanlı tebaasına da verilmeye başlaması, bir kargaşa döneminden sonra, belli bir hizmet ve başarı karşılığında verilen ödüllerle otomatik olarak verilen nişanların ayırt edilebilir hale gelmesidir.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Georgia;"&gt;&lt;b&gt;Düzoğlu Boğos'un Nişan Albümü, 1851 &lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Georgia;"&gt;1840'ların sonlarına doğru, Osmanlı alametleri belli bir standardizasyon ve istikrara kavuştu. Bu tarihlerde, Dözoğlu Boğos'a atfedilen ve saraya takdim edilen bir nişan albümünün ortaya çıkışı, standardizasyon çabası çerçevesinde değerlendirilebilir. Hoca Boğos Düzyan (1797-1871), 1839'dan 1853'e kadar Darbhane-i Amire başkuyumcusu olmuştur. Sultan Abdülmecid dönemine (1839-1861) ait olan albüm, 401 objeyi, ait oldukları kişi, rütbe veya mevkiye göre tanımlıyordu. Albüm, 1820'lerden 1840'ların sonuna kadar, Osmanlı alametlerinin geçirdiği evrime ve bunların yapımında üç tür maddenin kullanıldığına işaret etmektedir: Altın, yaldızlı gümüş (yaldızlı sim) ve gümüş (sim). Aralarındaki farkın ayırt edilmesinde, üzerlerinde kullanılan elmasların türü ve adedindeki farklılıklar da önemli bir unsurdu.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Georgia;"&gt;&lt;a href="http://www.obarsiv.com/dokumantasyon/numismatik/gorsel/ANUDIV0037-2.jpg" target="_blank" rel="nofollow"&gt;&lt;img alt="" src="http://www.obarsiv.com/dokumantasyon/numismatik/gorsel/ANUDIV0037.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/span&gt; &lt;span style="font-family:Georgia;"&gt;Birinci, ikinci ve üçüncü rütbe Nişan-ı İmtiyaz, Düzoğlu Boğos’un (1797-1871) kağıt üzerine çizimi,&lt;br /&gt;Topkapı Sarayı Kütüphanesi Koleksiyonu&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Georgia;"&gt;&lt;b&gt;Nişan-i İftihar, 1831-1918 &lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Georgia;"&gt;&lt;a href="http://www.obarsiv.com/dokumantasyon/numismatik/gorsel/ANUDM00035-2.jpg" target="_blank" rel="nofollow"&gt;&lt;img alt="" src="http://www.obarsiv.com/dokumantasyon/numismatik/gorsel/ANUDM00035.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/span&gt; &lt;span style="font-family:Georgia;"&gt;Murassa İmtiyaz Nişanı, yakl. 1840, altın, gümüş, mine ve elmas,&lt;br /&gt;İstanbul Arkeoloji Müzeleri İslami Sikkeler Bölümü Koleksiyonu&lt;/span&gt; &lt;span style="font-family:Georgia;"&gt;Nişan-i İftiharın kuruluş tarihi tartışmalıdır ve 1831 yılından 1834 senesine kadar uzanmaktadır. Aynı zamanda, Nişan-i İftihar terminolojisinin ne türden taltif ve mükafat araçlarını kast ettiği konusu da son derece muğlaktır. Bazen aynı nişanın «nişân-ı zî-şân» veya «Nişan-i İmtiyaz» gibi isimlerle anıldığı durumlara da rastlanmaktadır. Bu muğlak terminolojiden varılacak sonuç, Osmanlıların âlametler, nişanlar ve madalyalar arasındaki farklılığı Batılı anlamda henüz yorumlamamış olmasıdır. Bu nedenle, Nişan-i İftihar, rütbe âlametlerinden gerçek nişan türünden mükafatlara kadar uzanan geniş bir yelpazeyi içine almıştır. İftihar kelimesinin taşıdığı anlam ise, verilen mükafatın alan kişiye şan getirmesiydi. İftihar nişanlarının tamamı değerlendirildiğinde, bazı genelleyici kanılara varılabilmektedir: Bazıları belirli bir işlevle ihdas edildiklerinden tek olarak üretilmişlerdi. Bir kısmı, verildikleri kişilerin mevkileriyle ilişkilendirildiklerinde Avrupa'daki apolet ve askeri âlametlere tekabül ediyordu. Diğer bir kısmı ise, mevki ve rütbeden bağımsız, liyakat temeli üzerine kurulu taltif araçlarını kapsıyordu. Batılı örneklere paralel olarak, iftihar nişanları da bir berat eşliğinde veriliyordu.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Georgia;"&gt;1851 yılının sonlarına doğru, hükümet, nişan ve alametlerin Darbhane-i Amire'ye teslim edilmesi yönünde bir karar çıkardı. Kararı takiben, Mecidi Nişanı ihdas edildi. Yeni nişan, hem modern anlamda bir liyakat nişanının bütün gereklerini yerine getiriyor hem de devlet bütçesi için masraflı olmaya başlayan «murassa» ve «mücevher» alametler geleneğini ortadan kaldırıyordu. İftihar nişanı, 1851'den sonra, az sayıda ve üst düzey devlet erkânına dağıtılmaya devam etti.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Georgia;"&gt;&lt;b&gt;Tasvir-i Hümayun ve Nişan-ı İmtiyaz, 1832-1862 &lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Georgia;"&gt;&lt;a href="http://www.obarsiv.com/dokumantasyon/numismatik/gorsel/ANUH00022-2.jpg" target="_blank" rel="nofollow"&gt;&lt;img alt="" src="http://www.obarsiv.com/dokumantasyon/numismatik/gorsel/ANUH00022.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/span&gt; &lt;span style="font-family:Georgia;"&gt;Sultan II. Mahmud’un sade Tasvir-i Hümayunu. Hakkak: Marras, 1832 Fildişi üzerine yağlıboya.&lt;br /&gt;Topkapı Sarayı Müzesi Hazine Dairesi Koleksiyonu&lt;/span&gt; &lt;span style="font-family:Georgia;"&gt;Nişan-i İftihar'ın yaygınlaştığı dönemde, II. Mahmud, Tasvir-i Hümayun (padişahın portresi) adı altında yeni bir nişan türünün ihdasına gitti. Tasvir-i Hümayun, «II. Mahmud'un fildişi üzerine minyatür tarzında boyanmış portresi»nden ibaretti. Osmanlı padişahların portrelerini çizdirme merakı, bilinen bir gerçektir. Padişahlar, portre ve tasvirlerini bir hediye ve taltif aracı olarak kullanmaktan geri kalmamıştır. Ancak Tasvir-i Hümayun, Osmanlıların erken dönemlerde yabancı elçilere taltif amacıyla sundukları, kendi portreleriyle süslü enfiye kutularının ötesine geçiyor, resmi bir nişan niteliği taşıyordu. Belgelenebilen ilk veriliş tarihi 1832 yılına rastlar. Üzerinde padişah portresinin bulunması, verilen kişinin padişahın şahsi iltifatıyla onurlandırıldığı anlamını taşır ve Tasvir-i Hümayun'u dönemin en itibarlı taltif aracı haline getirir. Ayrıca II. Mahmud döneminde padişah portresinin ayrı bir önemi vardır. 23 Temmuz 1836 tarihinden itibaren, II. Mahmud'un portresi Selimiye, Rami, Taksim kışlalarıyla Mekteb-i Harbiye ve Bâb-ı Âli'ye asılmıştır. Bu bağlamda, padişah portresiyle süslü bir nişanın ihdasının, taltif kadar II. Mahmud'un otoriter ıslahatçılığını vurgulayan bir araç olduğunu da unutmamak gerekir. Bazen oval bazen dikdörtgen formatta ihdas edilen Tasvir-i Hümayun'un ilk sahiplerinden birinin, Kazaz Artin Amira Bezciyan olduğu bilinmektedir. Sultan II. Mahmud'un ölümüyle birlikte Tasvir-i Hümayun'un kullanımının azaldığı görünmektedir. Bunun birçok nedeni olabilir: II. Mahmud'un portresiyle bütünleşen alametin kendisinden sonraki padişahların şahsiyetini gölgede bırakması, II. Mahmud'un batılı reformlarının muhafazakar çevrelerin tepkisini çekmesi nedeniyle, ölümünden sonra portresinin resmi dairelerden çıkarılmasına paralel olarak Tasvir-i Hümayun'un da bir tarafa itilmesi, görüntüsüyle Avrupai alametleri daha çok anımsatan Nişan-ı İftihar'ın kullanımına ağırlık verilmesi gibi...&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Georgia;"&gt;Aslında imparatorluğun sonuna kadar, hiçbir resmi nişan ve madalyanın üzerinde hükümdar tasviri kullanılmamıştır. Bu durum banknotlar için de geçerlidir. Sadece Sultan V. Mehmed Reşad'ın tahta çıkmasından sonra, padişah portresi posta pullarında gözükmeye başlamış, ancak hükümdar tasviri kullanılması bu uygulamayla sınırlı kalmıştır. Nişan-ı İftihar'dan daha üst mertebedeki İmtiyaz Nişanı, liyakat ve olağanüstü hizmet mükafatı olarak verilmekteydi. Bu nişanın ihdası hakkında belge bulunmadığı gibi, bugüne kadar az sayıda numune kalmış olması, istisnai nitelikte bir nişan olduğu konusunu akla getirmektedir.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Georgia;"&gt;&lt;b&gt;Uluslararası Boyuta Geçiş &lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Georgia;"&gt;1851 yılında, Osmanlı madalyaları arasında farklı bir yere sahip olacak bir madalyonun imalatına gidildi. Son derece süslü ve ağır madalyanın üzerinde, çoğu silah olmak üzere birçok obje üst üste dizilerek arma haline getirilmişti. Objelerin birçoğunun üzerinde ise ıslahatçı özellikleri nedeniyle seçilen bazı kimselerin isimleri yer alıyordu. Silah yığınının üzerinde Abdülmecid'in tuğrası ve onun Osmanlı İmparatorluğu'nu ihya etmiş bir şahsiyet olduğu ibaresi yer alıyordu. Madalyanın arka yüzündeki yazıda ise Osmanlı İmparatorluğu'nun Tanrı'nın isteğiyle ayakta kalacağı vurgulanıyordu. Tanzimat Madalyası adıyla bilinen ve Brükselli hakkak Laurent-Joseph Hart'ın (1810-1860) eseri olan madalya, Tanzimat Fermanı'nı meşrulaştırmanın bir aracıydı. Diğer yandan, Hart'ın tasarladığı madalya içerdiği sembolizm ve Avrupalılara verdiği mesajla önemli olduğu kadar, kadın figürlerine dayalı alegorilerle, Osmanlı madalya kültürünü batılı örneklere yaklaştırıyor, üzerindeki obje yığınıyla da Arma-i Osmanî'nin ilk taslağını oluşturuyordu.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Georgia;"&gt;&lt;b&gt;Batı Tarzında İlk Nişan: Mecidî Nişanı, 1852-1922 &lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Georgia;"&gt;&lt;a href="http://www.obarsiv.com/dokumantasyon/numismatik/gorsel/ANUH00032-2.jpg" target="_blank" rel="nofollow"&gt;&lt;img alt="" src="http://www.obarsiv.com/dokumantasyon/numismatik/gorsel/ANUH00032.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/span&gt; &lt;span style="font-family:Georgia;"&gt;Midhat Şükrü [Bleda], İkinci Rütbe Mecidî Nişanı ile, yakl. 1920&lt;br /&gt;İsa Akbaş Koleksiyonu&lt;/span&gt; &lt;span style="font-family:Georgia;"&gt;29 Ağustos 1852 tarihinde, Abdülmecid'in isminden esinlenilerek ihdas edilen Mecidî Nişanı'na paralel olarak &lt;i&gt;Düstur &lt;/i&gt;'un birinci cildinde bir nizamname yayımlanmıştır. Nişanla birlikte bir nizamnamenin de yayımlanmış olması, Mecidî nişanına Avrupaî bir nişanın sahip olduğu hukuki ve idari çerçeveyi sağlamıştır. Nizamname nişanın hangi vesilelerle kimlere verileceğinden nasıl takılacağına kadar birçok konuda aydınlatıcı bilgiler içeriyordu. Bu nişanın itibar kazandığının bir kanıtı da, mezar taşları üzerinde de görünmesidir.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Georgia;"&gt;&lt;b&gt;Sultan Aziz Dönemi, Osmanî Nişanı ve Osmanlıcılık &lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Georgia;"&gt;Abdülaziz, tahta geçtikten sonra, 9 Aralık 1861 tarihinde yeni bir nişanın ihdasına yönelik irade buyurdu. Teknik açıdan bakıldığında, Mecidî nişanıyla iki açıdan farklılık gösteriyordu. Birincisi, Murassa nişanlarının sınırlanan nişan adetlerinin dışında tutulması, ikincisi ise padişahın nişanın herhangi bir rütbesini istediği kimseye verme hakkına sahip olmasıydı. Öte yandan, Osmanî Nişanı'nda tuğrayla birlikte Arapça olarak yer alan «Osmanlı Devleti'nin Hükümdarı, Allah'ın yön göstermesine dayanan Abdülaziz Han» yazısı, padişah iktidarının ilahi meşruiyete dayandığı mesajını veriyordu. Osmanî Nişanı'nda görsel açıdan gelenekselleştiren bir diğer özellik ise Osmanlı İmparatorluğu'yla özdeşleşen yeşil ve kırmızı renklerin kullanılmış olmasıdır.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Georgia;"&gt;&lt;b&gt;II. Abdülhamid Dönemi ve Yeni Bir Sembolizm…&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Georgia;"&gt;II. Abdülhamid, yenilgiyle sonuçlanan 1877-78 Osmanlı-Rus Harbi sonrasında, savaşın akıllarda bıraktığı olumsuz etkiyi silmek amacıyla askerleri onurlandırmak istedi ve bu vesileyle ihdas ettiği madalyalara «el-Gâzî» ibaresini koydurdu. II. Abdülhamid devri, askeri yenilgiler ve mali yetersizliklerle dolu bir dönem olmasına karşın, padişah, madalyaları siyasi ve ideolojik bir araç olarak kullanma hünerini gösterdi. II. Abdülhamid, seleflerine alternatif olabilecek yeni nişanlar ihdas etmek yerine, onları tamamladı ve nişanların hedef kitlesine kadınları da ekledi. Bu bağlamda ihdas edilen Şefkat Nişanı, «insaniyete ve devlet ve vatan ve milletin menfaat-ü selametine savaş veya herhangi bir felaketin kurbanlarına yardım eden her tabiyetten bütün kadınlara» verilebilecekti. Bu nişana layık görülenler arasında, devlet erkânına mensup kişilerin eşleri veya kızları kadar yabancı hanımlar da yer alıyordu. II. Abdülhamid döneminde, Şefkat Nişanı'nın ihdasından sonra tasarlanan «Nişan-ı Âlî-i İmtiyaz» madalyası ise Mecidî ve Osmanî nişanlarının yerini tutmanın ötesinde, onların üstünde yer alacak özelliklerle donatılmıştı. Tek rütbeli bir nişan olarak tasarlanan Mecidî Nişanı'nda yer alan «Sadakat», «Hamiyyet», «Gayret» kelimelerine, cesaret anlamındaki «Şecâ'at» kelimesi eklenmişti. Krallara ve imparatorlara layık görülen Nişan-ı Âlî-i İmtiyaz, Osmanlı tebaasına büyük bir seçicilikle veriliyordu. Nişanın istisnai niteliğinin korunması amacıyla çok az kişiye layık görülmesinin en önemli kanıtı, sadece şehzadelerin ve yüksek mevkideki bürokratların fotoğraflarında yer almasıdır.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Georgia;"&gt;19. yüzyıla gelindiğinde, Avrupa devlet sembolizmine ayak uydurmanın bir gereği olarak, bayrak, nişan ve madalyalarda yer alan hilalin ötesine geçilerek, bir imparatorluk armasının yaratılması gündeme geldi. Arma-i Osmanî'nin tasarlandığı tarih net olmamakla birlikte, Sadakat ve Şecaat Madalyası'nın ön yüzünde yer alan semboller, imparatorluğun yıkılışına kadar resmi arma işlevini gördü.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Georgia;"&gt;&lt;a href="http://www.obarsiv.com/dokumantasyon/numismatik/gorsel/ANUY00013E000-2.jpg" target="_blank" rel="nofollow"&gt;&lt;img alt="" src="http://www.obarsiv.com/dokumantasyon/numismatik/gorsel/ANUY00013E000.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/span&gt; &lt;span style="font-family:Georgia;"&gt;&lt;a href="http://www.obarsiv.com/dokumantasyon/numismatik/gorsel/ANUY00013E001-2.jpg" target="_blank" rel="nofollow"&gt;&lt;img alt="" src="http://www.obarsiv.com/dokumantasyon/numismatik/gorsel/ANUY00013E001.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/span&gt; &lt;span style="font-family:Georgia;"&gt;&lt;a href="http://www.obarsiv.com/dokumantasyon/numismatik/gorsel/ANUY00013E001-2.jpg" target="_blank" rel="nofollow"&gt;&lt;img alt="" src="http://www.obarsiv.com/dokumantasyon/numismatik/gorsel/ANUY00013E002.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/span&gt; &lt;span style="font-family:Georgia;"&gt;&lt;a href="http://www.obarsiv.com/dokumantasyon/numismatik/gorsel/ANUY00013E003-2.jpg" target="_blank" rel="nofollow"&gt;&lt;img alt="" src="http://www.obarsiv.com/dokumantasyon/numismatik/gorsel/ANUY00013E003.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/span&gt; &lt;span style="font-family:Georgia;"&gt;&lt;a href="http://www.obarsiv.com/dokumantasyon/numismatik/gorsel/ANUY00013E004-2.jpg" target="_blank" rel="nofollow"&gt;&lt;img alt="" src="http://www.obarsiv.com/dokumantasyon/numismatik/gorsel/ANUY00013E004.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:Georgia;"&gt;Abdülhamid Döneminin bronz armaları, İsa Akbaş Koleksiyonu&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:Georgia;"&gt;II. Abdülhamid dönemiyle birlikte, devlet sembolizmi belirginlik kazandı. Arma-i Osmanî, imparatorluğun sembolü olarak madalyalardan binalara her yerde kullanılmaya başlandı. Ay yıldız daha «az resmi» ancak daha «milli» bir nitelik kazandı, tuğra ise padişahın şahsi kullanımıyla sınırlandırıldı. Sadakat ve Şecaat madalyasından sonra, II. Abdülhamid döneminde ihdas edilen genel hizmet ve liyakat madalyalarına Liyakat madalyası da eklendi. 1889-1905 dönemi ise Girit Madalyası, Yunan Muharebesi Madalyası gibi vatanperverlik madalyalarının ihdas edildiği yıllar oldu. Deprem, salgın hastalık gibi imparatorluğu sarsan önemli olaylar vesilesiyle iane toplamaya yönelik ihdas edilen madalyalarla, II. Abdülhamid «sosyal devlet» olgusunu gündeme getirdi. Paternalist yaklaşımıyla Osmanlıcılık programının pekişmesini sağlamayı amaçladı, aynı zamanda, bazen politik amaçlarla keyfiliğe kaçan madalya ve nişan ihdasıyla, hükümdar olarak kendi imajını yüceltmeyi de ihmal etmedi.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:Georgia;"&gt;&lt;img alt="" src="http://www.obarsiv.com/dokumantasyon/numismatik/gorsel/ANUH00110.jpg" border="0" /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:Georgia;"&gt;Hürriyet kahramanı Niyazi Bey, 1908, İsa Akbaş Koleksiyonu&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:Georgia;"&gt;II. Abdülhamid'in 30 yıllık istibdat rejiminin ardından, 1908 ihtilaliyle birlikte, sadece padişahın kullanımına sunulan potreler, semboller ve kelimeler, dönemin propaganda araçları kartpostallarla sınırlı kalmayıp nişan ve madalyalara da yansıdı. Padişahın portresine alternatif olarak, «hürriyet kahramanları» Enver ve Niyazi Beyler, «Hürriyet», «Müsavat», «Uhuvvet» ve «Adalet» kelimeleri, sadece Osmanlıca değil, Yunanca, Ermenice, Bulgarca ve Fransızca «İttihad-ı Anasır» fikri çerçevesinde kartpostallardan madalyalara kadar pek çok propaganda aracına yansıtıldı. II. Abdülhamid, 10 Ağustos 1908 günü Kanun-i Esasi'nin tekrar yürürlüğe girmesinin anısına, yeni bir madalyanın ihdası konusunda harekete geçti. Madalyanın ön yüzünde, tuğra-yı hümayun, “kanun” kelimesi ve Kanun-i Esasi'nin ilk tesis tarihi olan 24 Aralık 1876; arka yüzünde ise «Hürriyet-Adalet-Müsavat» sloganıyla birlikte, madalyanın ihdas tarihi 1908 yer alıyordu.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Georgia;"&gt;&lt;a href="http://www.obarsiv.com/dokumantasyon/numismatik/gorsel/ANUH00109-2.jpg" target="_blank" rel="nofollow"&gt;&lt;img alt="" src="http://www.obarsiv.com/dokumantasyon/numismatik/gorsel/ANUH00109.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:Georgia;"&gt;Jön Türk İhtilali ve Kanun-i Esasi Hatıra Kartpostalı, 1908,&lt;br /&gt;İsa Akbaş Koleksiyonu&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:Georgia;"&gt;Kanun-i Esasi Madalyası, bir bakıma II. Abdülhamid'in, II. Meşrutiyetin ilanını kendi projesiymiş gibi gösterme, ihtilalle birlikte ihdas edilebilecek gayri resmi madalyaları ve böylece kendi iktidarını kontrol altına alma yolu olarak yorumlanabilir. Ancak 1908 ihtilalinden, padişaha sadık kalan ordu birliklerinin 31 Mart adıyla bilinen 13 Nisan 1909 tarihli karşı devrimine kadar geçen süre içinde, ihdas edilmesi planlanan madalya çıkarılmadı. Bunun yerine, 26 Aralık 1908 tarihindeki ilk toplantının anısına, gayet mütevazı tek bir madalya çıkarıldı.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Georgia;"&gt;&lt;a href="http://www.obarsiv.com/dokumantasyon/numismatik/gorsel/ANUDM00265E002-2.jpg" target="_blank" rel="nofollow"&gt;&lt;img alt="" src="http://www.obarsiv.com/dokumantasyon/numismatik/gorsel/ANUDM00265E002.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/span&gt; &lt;span style="font-family:Georgia;"&gt;&lt;a href="http://www.obarsiv.com/dokumantasyon/numismatik/gorsel/ANUDM00265E003-2.jpg" target="_blank" rel="nofollow"&gt;&lt;img alt="" src="http://www.obarsiv.com/dokumantasyon/numismatik/gorsel/ANUDM00265E003.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/span&gt; &lt;span style="font-family:Georgia;"&gt;&lt;a href="http://www.obarsiv.com/dokumantasyon/numismatik/gorsel/ANUDM00265E018-2.jpg" target="_blank" rel="nofollow"&gt;&lt;img alt="" src="http://www.obarsiv.com/dokumantasyon/numismatik/gorsel/ANUDM00265E018.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/span&gt; &lt;span style="font-family:Georgia;"&gt;&lt;a href="http://www.obarsiv.com/dokumantasyon/numismatik/gorsel/ANUDM00265E020-2.jpg" target="_blank" rel="nofollow"&gt;&lt;img alt="" src="http://www.obarsiv.com/dokumantasyon/numismatik/gorsel/ANUDM00265E020.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:Georgia;"&gt;Jön Türk İhtilali ve Kanun-i Esasi’nin Yeniden Kabulü konulu gayrı resmi hatıra madalyaları, yakl. 1908,&lt;br /&gt;İsa Akbaş Koleksiyonu&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Georgia;"&gt;&lt;b&gt;Vatanperverlik ve Osmanlıcılık, 1909-1912 &lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Georgia;"&gt;&lt;a href="http://www.obarsiv.com/dokumantasyon/numismatik/gorsel/ANUH00123-2.jpg" target="_blank" rel="nofollow"&gt;&lt;img alt="" src="http://www.obarsiv.com/dokumantasyon/numismatik/gorsel/ANUH00123.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/span&gt; &lt;span style="font-family:Georgia;"&gt;Abide-i Hürriyet, 1911.&lt;br /&gt;Sinan Kuneralp Koleksiyonu&lt;/span&gt; &lt;span style="font-family:Georgia;"&gt;Nisan 1909'da karşı devrimi bastırırken yaşamını kaybeden askerlerin anısına dikilen Hürriyet anıtı, kısa zamanda yeni rejimin sembolü haline geldi, posta pullarına ve anıtın açılışı vesilesiyle ihdas edilen madalyaya görsel malzeme sağladı. Yeni rejim, var olan nişanların dağıtımına devam etmekle birlikte, kendi ideolojisini vurgulayan yeni alametlerin ihdasına da girişti. Bunlardan en önemlisi, 1910 yılında ihdas edilen, vatanperverlik ve vatandaşlık kavramlarının bir yansıması olarak kabul görebilecek Maarif Madalyası'dır. Devletin madalya konusundaki düşük performansına paralel olarak, İkinci Meşrutiyet dönemi, dernek, cemiyet gibi oluşumların çıkardıkları gayri resmi madalyalara tanık oldu.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Georgia;"&gt;1912-14 yılları, imparatorluğun parçalanışı, toprak kayıpları ve I. Dünya Savaşı öncesi sancıları nedeniyle militarizmin ve milliyetçiliğin yükselişe geçtiği dönemler oldu. Bu dönemde vatana bağlılığın ifadesi olarak, ülkenin bütünlüğünü koruyacak kurumların yararına, Donanma İane Madalyası, Hilal-i Ahmer Madalyası, İane-i Harbiye Madalyası, Hamidiye Kruvazörü Madalyası gibi madalyalar ihdas edildi. Osmanlı İmparatorluğu'nun I. Dünya Savaşı'na Alman müttefiki olarak katılmasıyla, Osmanlı madalyaları Alman üslubundan etkilendi. Bu dönemde ihdas edilen Osmanlı Harp Madalyası, Alman Demir Haç'ının bir uyarlaması olarak kabul edilebilir. Madalyanın gümüş çerçevesi muhafaza edilmiş, haç yıldıza dönüştürülmüştür. Bu dönemin bir yeniliği ise Osmanlı-Alman-Avusturya ittifakı münasebetiyle, Osmanlı askerlerine yabancı madalyaların takılmış olmasıdır.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Georgia;"&gt;&lt;a href="http://www.obarsiv.com/dokumantasyon/numismatik/gorsel/ANUDM00279A007-2.jpg" target="_blank" rel="nofollow"&gt;&lt;img alt="" src="http://www.obarsiv.com/dokumantasyon/numismatik/gorsel/ANUDM00279A007.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/span&gt; &lt;span style="font-family:Georgia;"&gt;&lt;a href="http://www.obarsiv.com/dokumantasyon/numismatik/gorsel/ANUDM00279A010-2.jpg" target="_blank" rel="nofollow"&gt;&lt;img alt="" src="http://www.obarsiv.com/dokumantasyon/numismatik/gorsel/ANUDM00279A010.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/span&gt; &lt;span style="font-family:Georgia;"&gt;&lt;a href="http://www.obarsiv.com/dokumantasyon/numismatik/gorsel/ANUDM00279A018-2.jpg" target="_blank" rel="nofollow"&gt;&lt;img alt="" src="http://www.obarsiv.com/dokumantasyon/numismatik/gorsel/ANUDM00279A018.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:Georgia;"&gt;Okul Madalya ve Rozetleri&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:Georgia;"&gt;Bir diğer husus, mevcut madalyalara defne çelenkleri, meşe yaprakları veya çapraz kılıçların eklenmesidir. Ankara Hükümeti'nin resmi madalyası olarak ihdas edilmesi düşünülen İstiklal Madalyası, meclisin 2 Ağustos 1920 tarihli müzakerelerinde gündeme gelmiş ve 4 Nisan 1921 tarihinde kanun olarak kabul edilmiştir. İstiklal Madalyası, Türkiye Cumhuriyeti'nin tek meşru madalyası olarak ihdas edildi, Osmanlı döneminde ihdas edilen nişan ve madalyalarla olan bağ kesildi.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Georgia;"&gt;&lt;a href="http://www.obarsiv.com/dokumantasyon/numismatik/gorsel/ANUDM00301-2.jpg" target="_blank" rel="nofollow"&gt;&lt;img alt="" src="http://www.obarsiv.com/dokumantasyon/numismatik/gorsel/ANUDM00301.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:Georgia;"&gt;&lt;a href="http://www.obarsiv.com/dokumantasyon/numismatik/gorsel/ANUDM00277-2.jpg" target="_blank" rel="nofollow"&gt;&lt;img alt="" src="http://www.obarsiv.com/dokumantasyon/numismatik/gorsel/ANUDM00277.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:Georgia;"&gt;&lt;a href="http://www.obarsiv.com/dokumantasyon/numismatik/gorsel/ANUDM00277A001-2.jpg" target="_blank" rel="nofollow"&gt;&lt;img alt="" src="http://www.obarsiv.com/dokumantasyon/numismatik/gorsel/ANUDM00277A001.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:Georgia;"&gt;Kılıçlı Altın İmtiyaz Madalyası, 1916.&lt;br /&gt;İsa Akbaş Koleksiyonu&lt;/span&gt; &lt;span style="font-family:Georgia;"&gt;İstiklal Madalyası, 1922 Hakkak : Mesrur İzzet Bey Ön yüz : BMM ve bir cami arkasından doğan güneş&lt;br /&gt;İsa Akbaş Koleksiyonu&lt;/span&gt; &lt;span style="font-family:Georgia;"&gt;İstiklal Madalyası, 1922 Hakkak : Mesrur İzzet Bey Arka yüz: Hilal ve yıldız içine çizilmiş Anadolu haritası İsa Akbaş Koleksiyonu&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Georgia;"&gt;&lt;b&gt;Bibliyografya:&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Georgia;"&gt;Edhem Eldem, &lt;i&gt;İftihar ve İmtiyaz: Osmanlı Nişan ve Madalyaları Tarihi&lt;/i&gt;, Osmanlı Bankası Arşiv ve Araştırma Merkezi, İstanbul, 2004&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6441481039820344795-3768740744863400113?l=iduak.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6441481039820344795/posts/default/3768740744863400113'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6441481039820344795/posts/default/3768740744863400113'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://iduak.blogspot.com/2009/02/osmanl-nisan-ve-madalyalar.html' title='Osmanlı Nişan ve Madalyaları'/><author><name>ozzzz</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='25' src='http://1.bp.blogspot.com/_rJTcA7tCWak/SYyjqLjWyMI/AAAAAAAAAD4/Qs-Xj_EdbGg/S220/avatar1895591_1.jpg'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6441481039820344795.post-8684659153490981035</id><published>2009-02-28T00:06:00.000-08:00</published><updated>2009-02-28T00:07:03.813-08:00</updated><title type='text'>Perspektİf nedİr?</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;Perspektif, nesnelerin görünümünü 3 boyutlu olarak düz bir yüzeyde, yani 2 boyuta indirgeyerek, göstermeye yarayan bir iz düşümdür. Nesnenin gözlemciye göre olan posizyonunun ve uzaklığının etkileri esas alınarak perspektif çizimi yapılır. Söz konusu çizimler gözlemcide, biçim ve orantı bakımından, renklerden bağımsız olarak, 3 boyutlu bir gerçeklik izlenimi yaratmalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Resim, grafik, rölyef, heykel, sahne dekoru ve mimarlık gibi plastik sanat dallarında ve fotoğrafta; derinliğin, bütünlüğün, devamlılığın, renk, biçim ve çizgilerle ya da fotoğraf makinası aracılıyla bilimsel olarak elde edilmesinde izlenilen yöntemlere PERSPEKTİF denir. Kısaca perspektif, üç boyutlu cisimleri, iki boyutlu bir düzlem üzerinde göstermek için kullanılan bir araçtır. Çizgi perspektifi, renk perspektifi diye ayrılır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çizilecek bir konunun üç boyutluluğu düşünülerek, bu konu ile ilgili boşluk ve kitle sorunlarını görsel olarak çözmek için perspektif yöntemlerinden yararlanmak gerekir. Cisimlerin gözden olan uzaklıklarına göre şekil ve renklerin belirtilmesi perspektifsel çalışmaları oluşturur. Doğanın ve nesnelerin göz ile görüldüğü gibi bir düzlem üzerinde belirtilmesi; Grek uygarlığı, Çin imparatorluğu, Roma sanatı, Rönesans dönemleriyle yakın çağda ayrıcalıklar göstermektedir. Bu nedenle perspektife ilişkin yöntemler, kuramsal ve uygulama alanındaki bütünlük 20. yy ın ikinci yarısına kadar gelişme göstermiştir. Günümüzde, bir yapının perspektif görünümleri bilgisayar ve diğer elektronik araçlarla yanlışsız olarak çizilebilir. Ancak sanatsal (artistik) yeteneklerle boyanmış veya çizilmiş bir perspektif resim; sanat tarihinin bütün dönemlerinde olduğu gibi bütün çağdaş sanat akımlarında da derinliği, bütünlüğü ve devamlılığı daha canlı ve inandırıcı olarak göstermektedir. &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6441481039820344795-8684659153490981035?l=iduak.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6441481039820344795/posts/default/8684659153490981035'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6441481039820344795/posts/default/8684659153490981035'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://iduak.blogspot.com/2009/02/perspektif-nedir.html' title='Perspektİf nedİr?'/><author><name>ozzzz</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='25' src='http://1.bp.blogspot.com/_rJTcA7tCWak/SYyjqLjWyMI/AAAAAAAAAD4/Qs-Xj_EdbGg/S220/avatar1895591_1.jpg'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6441481039820344795.post-6021233680190829855</id><published>2009-02-28T00:04:00.000-08:00</published><updated>2009-02-28T00:06:38.578-08:00</updated><title type='text'>Tarih öncesi viagra</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;Tarih öncesi viagra&lt;br /&gt;&lt;img alt="" src="http://www.haber3.com/images/news/254853.jpg" border="0" /&gt;3 ila 5 milyon yaşında olduğu tahmin edilen ve tarih öncesi viagra olarak adlandırılan bir bakteri bulundu.&lt;br /&gt;13 Şubat 2009 / 10:14&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rus bilimadamları Yakutsk bölgesindeki tundralarda insan ömrünü uzatan ve cinsel gücü artıran tarih öncesi bir bakteri keşfetti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3 ila 5 milyon yaşında olduğu tahmin edilen bakterinin, bölgede 'Mamut Dağı' adıyla anılan ve çok sayıda mamut fosilinin bulunduğu bir kazı alanında sürdürülen araştırmalar sırasında tesadüfen bulunduğu belirtildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dünya üzerindeki başka hiçbir bakteriyle benzeşmeyen &lt;span style="color:#ff0000;"&gt;&lt;b&gt;yeni&lt;/b&gt;&lt;/span&gt; türün zihin kapasitesi ve fiziksel gücü de artırdığı kaydedildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tyumen Üniversitesi'nden Profesör Anatoli Broushkov, DNA'sının bir bölümünü çözülen bakterinin kobay farelerde cinsel gücü artırdığı ve ortalama yaşam süresini uzattığını söyledi. Broushkov bakterinin ayrıca dişilerde doğurganlık yaşını da oldukça uzattığını, bu oranın insan ömrüyle karşılaştırıldığında 70 yaşına kadar çıktığını kaydetti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Broushkov, halen inceleme altında bulunan bakteri sayesinde 'ölümsüzlük iksiri'ni yaratmayı vaadetmediklerini, ancak yaşlandırma geciktirici pek çok ilacın üretilmesini garanti edebileceklerini vurguladı&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6441481039820344795-6021233680190829855?l=iduak.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6441481039820344795/posts/default/6021233680190829855'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6441481039820344795/posts/default/6021233680190829855'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://iduak.blogspot.com/2009/02/tarih-oncesi-viagra.html' title='Tarih öncesi viagra'/><author><name>ozzzz</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='25' src='http://1.bp.blogspot.com/_rJTcA7tCWak/SYyjqLjWyMI/AAAAAAAAAD4/Qs-Xj_EdbGg/S220/avatar1895591_1.jpg'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6441481039820344795.post-7423276501568619768</id><published>2009-02-25T07:34:00.001-08:00</published><updated>2009-02-25T07:34:43.959-08:00</updated><title type='text'>Abdulhamid'in Petrol Kuyuları</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;span &gt;Bir petrol kuyusu açmak için yüzlerce metre yerin altına inmek gerekiyor, hatta bu derinlik bazen bin metreleri buluyor. Durum böyleyken bundan yüz yıl önce 'petrol gölleri' denebilecek kadar yüzeyde petrol kuyuları bulunuyormuş. Bunu Sultan 2. Abdülhamid dönemine ilişkin yapılan araştırmalardan öğreniyoruz. Bundan daha önemlisi ise, "Osmanlı petrolün ne olduğunu bilmiyordu, bu yüzden zengin petrol yataklarının yer aldığı toprakları Batılı güçlere kaptırdı." yönündeki iddiayı tamamen çürütecek bir bilgi. Çünkü, bu bölgelere özel bir önem veren 2. Abdülhamid, Musul-Kerkük ve Bağdat'taki petrol yataklarının haritasını çıkarmış ve üzerine işletmeler kurmuştu. Onun bölgeyi korumak için bulduğu zekice yöntem ise bu toprakları özel mülk haline getirmesiydi. 1880 yılından başlayarak, tüm petrol yataklarını kişisel mülküne katan padişah, ancak 1908'de İkinci Meşrutiyet'in ilanı ile birlikte bunları Hazine'ye devreder. Doç. Dr. Arzu Terzi'nin hazırladığı, 'Bağdat-Musul'da Abdülhamid'in mirası Petrol ve Arazi' isimli çalışmada bu haritalar ilk kez yer alıyor. Timaş Yayınları tarafından çıkarılan kitapta, bu bölgedeki yataklar ve işletmelere ait pek çok fotoğraf da bulunuyor.&lt;br /&gt;Düveli muazzama olarak anılan dönemin büyük güçlerinin Bağdat-Musul bölgesindeki petrole ilgisinin artmaya başlamasıyla, bölgedeki zengin petrol yataklarını içine alan önemli arazi parçalarının Osmanlı tarihinde ilk kez bir padişahın, Sultan 2. Abdülhamid'in şahsi mülkü haline getirilmesi aynı döneme denk gelir. Osmanlı hem maliyesi hem de toprak bütünlüğü açısından sıkıntılı günler yaşamaktadır. Ekonomik olarak dışa bağımlıdır ve girdiği savaşlarla da toprak kaybına uğramaktadır. Musul ve Bağdat'taki yer altı ve yer üstü zenginliklerinin önemine vâkıf olan ve bu toprakların siyasi önemini de göz ölüne alan Padişah 2. Abdülhamid işte bu sebeple bölgedeki petrol yataklarının korunması için özel bir çare arar. Bu toprakların hem toprak kaybından hem de yabancılara tanınan işletme imtiyazlarından etkilenmemesi lazımdır. Bunun için en ideal çözümü de, bu toprakları özel mülkü arasına katmakta. Bunu, 29 Nisan 1888 tarihli bir emlak-ı hümayun defterinden öğreniyoruz. Bu defterde 1880-81 yıllarından itibaren düzenlenmiş olan belgeler yer alıyor. Yine bu deftere göre, padişahın Osmanlı tahtında bulunduğu süre içinde emlak-ı hümayununa dahil edilen arazilerin yüzde 44'lük kısmı Bağdat ve Musul vilayetlerinde bulunuyor. Bu arazi, 17 milyon 770 bin 363 dönümü Musul vilayetinde, 6 milyon 235 bin 160 dönümü ise Bağdat vilayetinde olmak üzere toplam 24 milyon 5 bin 528 dönüm olarak belirleniyor.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span &gt;&lt;img alt="" src="http://medya.zaman.com.tr/2009/02/01/sultan1.jpg" border="0" /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span &gt;&lt;b&gt;Hem iç hem dış politika&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;Padişah'ın Musul ve Bağdat'taki zengin arazileri özel mülkü haline getirmesiyle, pek çok ülkenin bu araziler üzerindeki girişimleri de başlıyor. Ancak bu bölgeler padişahın özel mülkü olduğu için Almanya, Hollanda, Fransa başta olmak üzere pek çok ülkeden gelen teklifle bizzat padişah kendisi ilgileniyor. Hatta bu dönemde, güven telkin etmediği için Almanlarla yapılan bir sözleşme iptal edildiği için sıkıntılar yaşanıyor. Aynı süre içinde diğer devletlerden ümidini kesen Sultan 2. Abdülhamid, Japon hükümetinden petrol uzmanı isteyerek bu ülkenin dikkatlerini bölgeye çevirmeye çalışıyor. Bu bölgeyi durumdan habersiz olarak vermek bir yana uzun yıllar mücadele eden 2. Abdülhamid'in bu davranışının ülke içindeki politika açısından da başka bir yönü bulunuyor. Bu padişaha göre, bölge halkının büyük bir kısmını oluşturan ve yüzyıllardır bir türlü boyun eğdirilemeyen aşiretlerin boyun eğdirilmesi için de önemli bir yoldur. Bunu da içerideki karışıklıklara karşı bir politika olarak elinde bulunduruyor.&lt;br /&gt;&lt;b&gt;İskenderun'u kaybedince öğrendi&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;Sultan 2. Abdülhamid bu bölgelerdeki kıymetli arazileri özel mülküne almakla da kalmıyor. Bölgenin varlıkları, padişah mülküne geçtikten sonra yapılan araştırmalarla tüm değerleri tespit ediliyor. Bunun üzerine de gerekirse işletme imtiyazları da özel mülk haline getiriliyor. Petrolün önemine vakıf olan Sultan 2. Abdülhamid ve hazine bakanları sadece Musul ve Bağdat'taki arazilerle ilgilenmeyip, ülkenin çeşitli yerlerindeki petrol yataklarını yabancılardan önce ele geçirmeye çalışıyorlar. Bunun tek istisnası ise İskenderun petrolleri oluyor ve bu kaybın Padişah'a deneyim kazandırdığı belirtiliyor. Zira burası devlet mülkü iken yerli sermayedarlara çıkarma ve işletim lisansı veriliyor. Ancak bağlayıcı hükümlerin de zayıflığı nedeniyle kısa sürede bu yerli firmalar İngiliz ve Alman ortaklarına şirketi devrediyorlar. Bu olaydan sonra tecrübe kazanan padişah, sadece Musul ve Bağdat vilayetleri ile ilgilenmekle kalmıyor, Van gölü petrolleri, Yanya vilayetindeki Senice petrol madenleri ve Ferecik petrollerinin imtiyazlarını da Hazine-i Hassa Nezareti'ne alıyor.&lt;br /&gt;Musul ve Bağdat vilayetleri üzerinde ısrarla duran Padişah 2. Abdülhamid'in bu bölgeleri özel mülkü haline getirmesinden sonra yine bu bölgeler için çıkardığı bir nizamname bulunuyor. Padişah, Musul vilayetindeki petrol yataklarının mülk ve işletme belgesini Şubat 1889'da, Bağdat vilayetindeki petrol yataklarının mülk ve işletme belgesini ise 19 Eylül 1898'de almış. Sultan 2. Abdülhamid'in Fransız maden mühendisi Jakraz'a hazırlattığı 'Musul vilayetindeki petrol yataklarının işletiminin modernleştirilmesi için yapılması gereken masrafları gösteren keşif defteri' de bulunuy&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6441481039820344795-7423276501568619768?l=iduak.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6441481039820344795/posts/default/7423276501568619768'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6441481039820344795/posts/default/7423276501568619768'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://iduak.blogspot.com/2009/02/abdulhamidin-petrol-kuyular.html' title='Abdulhamid&apos;in Petrol Kuyuları'/><author><name>ozzzz</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='25' src='http://1.bp.blogspot.com/_rJTcA7tCWak/SYyjqLjWyMI/AAAAAAAAAD4/Qs-Xj_EdbGg/S220/avatar1895591_1.jpg'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6441481039820344795.post-8773559264896253313</id><published>2009-02-25T07:33:00.002-08:00</published><updated>2009-02-25T07:34:10.642-08:00</updated><title type='text'>Tarihte Türk Irkı</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;Uzun boylu, uzun beyaz simalı, düz veya kemerli ince burunlu, muntazam dudaklı, çok kere mavi gözlü ve göz kapakları çekik değil, badem gözlü bir ırk” Dr. Reşit Galip, Türk Irk ve Medeniyet Tarihine Umumi Bir Bakış-I. Türk Tarih Kongresi. Konferanslar ve Müzakere zabıtları (Ankara, 1933)&lt;br /&gt;Bugüne kadar yapılan antropolojik incelemeler Türkler'in 'Beyaz Irk'tan olduğunu göstermiştir. Türkler Beyaz Irkın (Ari Irk'ta denir) 4 büyük kolundan biri olan 'Alpin Irkına' aittir.*&lt;br /&gt;Türk ulusunun temeli Andronova kültürüdür. Bu kurganda bulunan iskeletler üzerinde yapılan incelemeler, bu kültürün Beyaz Irktan insanlar tarafından oluşturulduğunu ortaya koymuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eski Çin'de, Çin'in kuzeyinde yerleşmiş bulunan topluluklar Çinliler tarafından Ti-li boyları olarak adlandırılırlardı ve Sarıbaşlar’ın torunlarıydılar. Ti-liler sarışın ve mavi gözlü bir halktı -ki bunlar Türkler'in atalarıdır. Sarışın ve mavi gözlü Hun savaşçılarından bahseden çok sayıda Çin şiiri mevcuttur.&lt;br /&gt;Çinliler M.Ö 10. yy. da bu kavimleri yaşadıkları bölgelere göre üç kısma ayırdılar: Kırmızı Tiler, Ak Tiler ve Yeşil Tiler (o dönemde eski Türkler ve Çinliler yönleri renklere göre ayırırlardı).&lt;br /&gt;Bunlardan Ak Tilerin torunları, daha sonra Eftalitler olarak da bilinen Ak Hun devletinin kurucularıdır.&lt;br /&gt;Daha sonraları ise bazı Çin kaynaklarında, Türklerle birlikte Moğol tipi de göze çarpmaya başlar. Ancak bunun sebebi Türkler'in Moğollara benzemesi değil, Moğol kabilelerinin Türkler tarafında işgal edilmesi ve dolayısıyla Moğolların Türk devlet ve ordu teşkilatlarında yer almaya başlamasıdır.&lt;br /&gt;Türk-Çin savaşlarını anlatan eski bir Türk şiirinde şu sözler yer almaktadır:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“…Kan sürülü kıvrık, sarkmış, kalın sarı saçlarına,&lt;br /&gt;Alnındaki rüzgarlık bağı kuşkanadı gibi izler bırakmış kaşlarına,&lt;br /&gt;Büyük bedeni ağır geldi çam döşemeyle çekmek için,&lt;br /&gt;Göz kapakları kapanır oldu mavi gözlerini açamayacak kadar…”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eski, Arap, İran ve Bizans kaynaklarında da Türkleri, beyaz tenli ve badem gözlü olarak tasvir edilmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayrıca yapılan araştırmalar Finliler dışındaki İskandinav halklarının da ile Türk soylu olabileceğini gösteriyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İsveçlilerin Türk Ataları/İsveççe'nin Türkçe ile Benzerlikleri adlı kitap bu konuda önemli bir kaynak.&lt;br /&gt;18. yüzyılda yaşayan ve İsveç tarihi araştırmalarının kurucusu sayılan Prof. Sven Lagerbring'in bu kitabı, eski İsveç ve Türk tarihinin karanlıkta kalan gerçeklerini aydınlatıyor. Lagerbring kitabında, İsveçlilerin atalarının Türkler olduğunu İsveç masallarına, efsanelerine ve taş yazıtlara dayanarak ortaya koyuyor. Kitapta İsveççeyle Türkçe karşılaştırılarak Türklerin ve İsveçlilerin ortak tarihsel bir kökene ve dil ortaklığına sahip olduğu gözler önüne seriliyor. Eski İsveç masallarında, İsveççenin Viking Tanrısı Oden tarafından getirildiği ve Oden'in Tirkiar (Türkler) denilen bir kabilenin önderi olduğu ilk kez bu kitapta belgeleriyle açıklanıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Lagerbring'in raflarda unutulan bu kitabının, İsveç kökenli olan ve 19. yüzyılın sonlarında Türklüğe ve Müslümanlığa geçen, namı diğer "Osmanlı Vikingi" Ali Nuri Dilmeç tarafından bulunup gün ışığına çıkarılmasının öyküsü de bu kitapta ayrıca yer alıyor. &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6441481039820344795-8773559264896253313?l=iduak.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6441481039820344795/posts/default/8773559264896253313'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6441481039820344795/posts/default/8773559264896253313'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://iduak.blogspot.com/2009/02/tarihte-turk-irk.html' title='Tarihte Türk Irkı'/><author><name>ozzzz</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='25' src='http://1.bp.blogspot.com/_rJTcA7tCWak/SYyjqLjWyMI/AAAAAAAAAD4/Qs-Xj_EdbGg/S220/avatar1895591_1.jpg'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6441481039820344795.post-6364377939451642835</id><published>2009-02-25T07:33:00.001-08:00</published><updated>2009-02-25T07:33:49.321-08:00</updated><title type='text'>DENiZ GEZMiŞ HAYATI YAŞADIKLARI Ve HiKAYESİ</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;Doğumu :&lt;/span&gt; 1965'ten sonra Türkiye'de gelişen gençlik hareketinin en önemli önderlerinden ve Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu(THKO)'nun kurucu ve yöneticilerinden Deniz Gezmiş, 24 Şubat 1947'de Ankara’nın Ayaş ilçesinde doğdu. Öğretmen bir ailenin çocuğu olması sebebiyle ilk ve ortaöğrenimini çeşitli kentlerde, liseyi İstanbul’da okudu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:red;"&gt;Ceza Yılları :&lt;/span&gt; 2 Mayıs’a kadar tutuklu kalan Gezmiş, 30 Mayıs’ta 6.Filo'yu protesto ettiği için yargılandı ve beraat etti. Öğrenci eylemleri içinde etkinliği giderek artan Deniz Gezmiş, 12 Haziran 1968'de İstanbul Üniversitesi'nin işgal edilmesinde önderlik etti. İşgal Konseyi adına IÜ Senatosu ile Baltalimani'nda yapılan görüşmelere katılan öğrenci heyetinin içinde yer aldı; öğrenci haklarının elde edilip işgalin sona erdirilmesinde etkili oldu. İşgalden kısa bir süre sonra Istan bula gelen 6.Filo'yu protesto eylemlerinde yer alan Gezmiş, 30 Temmuz'da bu eylemlerden dolayı tutuklandı ve 20 Eylül'de serbest bırakıldı. TIP içinde yoğunlaşarak, ayrılıklara ve tartışmalara yol açan ideolojik sorunlarda Milli Demokratik Devrim(MDD) görüsünü benimseyen Deniz Gezmiş, bu görüsün özellikle devrimci öğrenciler arasında yayılmasında etkili oldu. Ekim 1968'de eylemlerde birlikte olduğu Cihan Alptekin, Mustafa İlker Gürkan , Mustafa Lütfü Kıyıcı, Cevat Ercişli, M.Mehdi Beşpınar, Selahattin Okur, Saim Kurul ve Ömer Erim Süerkan'la birlikte Devrimci Öğrenci Birliği(DÖB)'ni kurdu. 1 Kasım 1968'de TMGT, AÜTB, ODTÜÖB ve DÖB’ ün başlattığı Samsun'dan Ankara'ya Mustafa Kemal Yürüyüşü’nü düzenledi. Ardından 28 Kasım 1968'de ABD büyükelçisi Kommer'in gelişi sırasında Yeşilköy Havaalanı’nda düzenlenen protesto gösterileri nedeniyle tutuklandı ve bir süre sonra serbest bırakıldı. İstanbul Üniversitesi'nde sağcı güçlerin 16 Mart'ta girişmiş olduğu hareketlere öğrenci kitlesiyle birlikte karsı koyan Gezmiş , bu eylemi gerekçe gösterilerek 19 Mart'ta yeniden tutuklanarak 3 Nisan'a kadar hapis yattı. Ardından 31 Mayıs 1969'da IÜ Hukuk Fakültesi öğrencilerinin, reform tasarısının gerçekleşmemesini protesto için giriştikleri işgale önderlik etti. Üniversitenin kapatılıp, polise teslim edilmesi nedeniyle çıkan çatışmalarda yaralandı. Hakkında gıyabi tutuklama kararı olmasına rağmen hastaneden kaçan Gezmiş, Haziran’ın sonunda Filistin'e gitti. Filistin'e gitmeden önce 23 Haziran 1969'da TMGT'nin topladığı 1. Devrimci Milliyetçi Gençlik Kurultayı’na kendisi gibi haklarında tutuklama kararı olan FKF Genel Başkanı Yusuf Küpeli ile birlikte bir mücadele programı gönderdi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:red;"&gt;Üniversite yılları :&lt;/span&gt; 1966'da İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesine giren Gezmiş, henüz lise öğrencisiyken sol düşünceyle tanıştı ve kendini dönemin eylemleri içinde buldu. 1965'te Türkiye İsçi Partisi(TIP)'nin Üsküdar ilçesine üye oldu. İlk kez 31 Ağustos 1966'da Ankara'dan İstanbul’a yürüyen Çorum Belediyesi temizlik isçilerinin Taksim Anıtı’na çelenk koymaları sırasında isçileri destekleyen ve Türk-Is yöneticilerini protesto eden gösteri sırasında gözaltına alindi. Ardından 19 Ocak 1967'de Türkiye Milli Talebe Federasyonu(TMTF) binasının yedi-i emine verilmesi sırasında çıkan olaylarda yakalandı ve bir gün sonra iki arkadaşıyla çıkarıldığı mahkeme tarafından serbest bırakıldı. 22 Kasım 1967'de öğrenci örgütlerinin düzenlediği Kıbrıs Mitingi sırasında Aşık İhsanı ile birlikte ABD bayrağını yaktıkları gerekçesi ile gözaltına alınıp daha sonra serbest bırakılan Deniz Gezmiş, Hukuk Fakültesi'nde birlikte okuduğu arkadaşlarıyla birlikte 30 Ocak 1968'de Devrimci Hukuklular Örgütünü kurdu. 7 Mart 1968'de IÜ Fen Fakültesi konferans salonunda düzenlenen AIESEC genel kurul toplantısında konuşma yapan Devlet Bakanı Seyfi Öztürk'ü protesto ettiği için tutuklandı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:red;"&gt;Filistin ve İdam :&lt;/span&gt; 23 Eylül 1969'da Hukuk Fakültesi'nde olduğu sırada haber verilen polislerin de fakülteye gelmesi üzerine teslim olan Gezmiş, 25 Kasım’da serbest bırakıldı. Ancak Yıldız Devlet ve Mühendislik Akademisi'nde Battal Mehetoğlu'nun sağcılar tarafından öldürülmesinden sonra okulda yapılan aramada, ele geçirilen dürbünlü bir tüfeğin Gezmis'e ait olduğu öne sürülerek hakkında yeniden tutuklama kararı alindi. 20 Aralık 1969'da yakalanan Gezmiş, kendisiyle birlikte tutuklanan Cihan Alptekin'le birlikte 18 Eylül 1970'e kadar tutuklu kaldı. Bundan sonra öğrenci eylemlerinden uzaklaşarak, mücadelesini değişik alanlarda sürdürmeyi planladı. Sinan Cemgil ve Hüseyin İnan’la birlikte THKO'yu kurdu. 11 Ocak 1971'de THKO adına Ankara Is Bankası Emek Şubesi’nin soygununu gerçekleştirenler arasında yereldi. 4 Mart 1971'de dört ABD'li erin Balgat'taki Tuslog Tesisleri'nden kaçırılması eyleminde de bulunan Gezmiş, erlerin serbest bırakılmasından sonra Sivas’ın Sarkışla ilçesinin Gemerek nahiyesinde Yusuf Aslan'la birlikte yakalandı. 16 Temmuz 1971'de başlayan THKO-1 Davası’nda TCK'nin 146. maddesini ihlal ettiği gerekçesiyle, 9 Ekim 1971'de idam cezasına çarptırıldı. 6 Mayıs 1972'de idam edildi&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6441481039820344795-6364377939451642835?l=iduak.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6441481039820344795/posts/default/6364377939451642835'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6441481039820344795/posts/default/6364377939451642835'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://iduak.blogspot.com/2009/02/deniz-gezmis-hayati-yasadiklari-ve.html' title='DENiZ GEZMiŞ HAYATI YAŞADIKLARI Ve HiKAYESİ'/><author><name>ozzzz</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='25' src='http://1.bp.blogspot.com/_rJTcA7tCWak/SYyjqLjWyMI/AAAAAAAAAD4/Qs-Xj_EdbGg/S220/avatar1895591_1.jpg'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6441481039820344795.post-7789226840403598364</id><published>2009-02-25T07:32:00.002-08:00</published><updated>2009-02-25T07:33:12.325-08:00</updated><title type='text'>Şehirlerin İsimleri Nerden Geliyor?</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-family:Tahoma;"&gt;Van&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Van’ı Asur kraliçesi Semiramis kurdu. Bundan dolayı şehre “Şahmirankent” adı verildi. Daha sonra Persler döneminde buraya Van adında bir vali geldi ve şehri bayındır hale getirdiğinden şehre onun adı verildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yozgat&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;yozgat isminin kaynağına ilişkin değişik söylentiler vardır. yozgat sürü veya otlak kent anlamına gelir. bozok yaylası eskiden beri hayvancılığın gelişmesinde önemli yer tutmuştur.&lt;br /&gt;yozkent, sürüleri bol olan şehir anlamına gelmektedir. daha sonra bu ismin yozgat olarak değişikliğe uğradığı ileri sürülmektedir.&lt;br /&gt;yozgat adı yabancı tarih kitaplarında "uskat, juskat, yougat, yüz-kat, yozhourt" şeklinde geçer.&lt;br /&gt;bir söylentiye göre; yozgat sözcüğünün aslı "yüzü yoz" (koyun sürüsü memleketi) olduğundan "yozkent" veya rakımın yüksek oluşundan dolayı da "yüz-kat"tır.&lt;br /&gt;cumhuriyet döneminde tbmm birinci dönem milletvekillerinden süleyman sırrı içöz'ün 4 kasım 1922 tarihli teklifi üzerine bozok ismi kaldırılarak 1923 senesinde itibaren ilin adı yozgat olmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uşak&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çocuk veya genç adının halk dilinden söylenişidir. Bazı rivayetlere göre ise uşak (ayınla söylenişi) kelimesinin aşık kelimesinden geldiği söylenmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Urfa&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eski adı “Orhoe veya Orhai”dir. Dah sonra Araplar tarafından “R”ya çevrilmiştir. Bir diğer rivayete göre ise FORUM KURALLARINA GÖRE SİYASET YASAKTIRçeden gelmekte olup R yani güneş demektir. Şehir Babil hükümdarı Ramis-Nemrut tarafından kuruldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tekirdağ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Adını, kıyı boyunca uzanan Tekirdağlarından almıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tokat&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eski adı “Komana Pontika”idi. Tokat adının Pontika adının halk arasından değişmiş şeklidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Trabzon&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Trapezus” sözcüğünden gelir. Anlamı dörtköşe’dir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tunceli&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Burada bazı maden yataklarının bulunmasından dolayı şehre Tunceli adı verilmiştir. Yani tunçülkesi demektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sakarya&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Adını sınırları içinden geçen Sakarya nehrinden alır&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Samsun&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eski adı “Amisos”dur. Samsun ismi bu kelimenin halk arasından değiştirilmesidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sivas&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Adının nereden geldiği konusunda her hangi bir kayda rastlanmamıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Siirt&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Siirt adının Keldani aslından geldiği ve şehir anlamına geldiği söylenir. Diğer bir ravayete göre ise Sert kelimesinin bozulmuş şeklidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rize&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kafkas kökenli bir kelime olduğu sanılmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ordu&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eski adı “Kotyora”dır. Halk tarafından bu isim değişikliğe uğramıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Niğde&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlkçağda bölgede Nagdoslular adlı bir kavim yaşadığından bu şehre isimlerini vermişler. Arap kaynakları şehre “Nekide veya Nikde” demişlerdir. Halk ise şehre Niğde adını vermiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nevşehir&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onsekizinci yüzyıla kadar şehir bir köydü ve adı “Muşkara” idi. Daha sonra Nevşehirli Damat İbrahim Paşa köyünü geliştirdi ve yeni şehir anlamında Nevşehir adını verdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Malatya&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hititler döneminde buranın adı “Meliddu”dur. Halk tarafından Malatya olarak değişmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Manisa&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yunanca Magnesya’dan gelmiştir. Türkler burayı alınca Manisa olarak şehrin ismini değiştirdiler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mardin&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mardin adı Süryanice’de Marde’den geldiği rivayet edilir. Romalılar “Maride” Araplar ise “Mardin” adını vermişlerdir. Diğer bir rivayet göre ise FORUM KURALLARINA GÖRE SİYASET YASAKTIRçedeki Mer-din yani erkek, yiğit –görmek kelimesinden geldiği söylenmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Muğla&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eski adı “Mobolla”’dır. Türkler buraya daha sonra Muğla demişlerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Muş&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir rivayete göre süryanice’deki suyu bol anlamına glene Muşa’dan diğer bir rivayete göre ise Şehrin kurucusu “Muşet’den gelmiştir&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Karaman&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlk ismi Laranda’dır. Selçuklu ve Osmanlılarda ki ismi Larende idi. Karamanoğullarının başkenti olduğundan buraya daha sonra Karaman adı verildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kahramanmaraş&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Asıl adı Markasi’dir. Halk dilinde Maraş olarak değişmiştir. Kurtuluş savaşında Fransızlara karşı şehirlerini kahramanca savunduklarından meclis tarafından ll Şubat 1922’de kahraman ünvanı verildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kars&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;MÖ: 130-127 yılında buraya yerleşen Karsak oymağından dolayı şehre kars adı verilmiştir. Kars kelimesinin anlamı ise deve ya da koyun yününden yapılan elbise veya şal kuşağı anlamına gelir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kastamonu&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şehrin eski adı “Tumana”dır. Buraya daha sonra Gas-Gas isimli bir kavim yerleşti. İşte Kastamonu Gas ve Tuman’ın birleşmesinden meydana gelmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kayseri&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Romalılar Mazaka adlı şehri alınca buraya Kaysarea adını verdiler. Yani İmparator şehri anlamına gelir. Daha sonra Kayseri olarak halk arasında yayıldı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kırşehir&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kır ve Şehir kelimesinin birleşmesinden oluşmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kocaeli&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Orhan gazi döneminde bu bölgeyi feth eden Akçakoca isimli komutandan dolayı buraya Kocaeli denildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Konya&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İsa’dan önce 47-50 ve 53 yıllarında Hıristiyan azizlerinden St. Paul burayı ziyaret etti ve şehir önemli bir dinsel merkez olarak gelişti. Bu nedenle Hıristiyanlar ona, “İsa’nın tasviri” anlamına gelen “ikonyum” adını verdiler. Abbasiler burayı alınca “Kuniye’ye” çevirdiler. Türkler bu ismi Konya olarak değiştirdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kütahya&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Frigler buraya “Katyasiyum veya Katiation” adını vermişlerdir. Daha sonra yöre halkı buraya Kütahya demiştir&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İstanbul&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;MÖ. 658 yılında Megara kralı Byzas tarafından kurulduğundan bu şehre kurucusundan dolayı Bizantion adı verilmiştir.&lt;br /&gt;Roma imparatoro Marcus Avrelius döneminde imparatorun manevi babasının adıyla “Antion” olarak anıldı.&lt;br /&gt;Bizans İmparatoru Konstantin bu şehri yeniden kurunca buraya kendi adını verdi. Şehre “Konstantin veya Konstanpolis” adı verildi. Araplar “Kostantiniye, Romalılar Konstantinopolis” demişlerdir. Daha sonra bu ismin kısaltılmış şekli olan “Stin-polis” deyimi kullanıldı. İşte İstanbul bu “Stin-Polis” şehrinden türetildi.&lt;br /&gt;Türkler burayı alınca Müslüman şehir anlamında “İslambol” adını verdiler. Fakat daha sonra İstanbul olarak değiştirildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İzmir&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şehrin asıl adı “Smyrna”dır. İzmir kelimesi smyrna’nın halk arasındaki kullanış şeklidir. Homeros destanlarında bu kent ismini Kıbrıs Kralı Kinyras’ın kızı Smyra’dan alır ve tanrıça Artemis İzmirli’dir. Kimi kaynaklara göre de, İzmir şehrini ilk kuran Hititler değil, Amazonlar’dır. (Hititler de buraya Navlühun adını vermişlerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gaziantep&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şehrin eski adı Ayıntab’dır. Kelime anlamı, pınarın gözü demektir. Halk bunu Antep olarak değiştirmiştir. Halk Kurtuluş savaşında Fransızlara karşı başarılı bir savaş verince 6 Şubat 1921’de çıkartılan bir yasayla Gazi ünvanı verildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gümüşhane&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Burada daha önceleri gümüş madenleri olduğundan, bu şehre Gümüşhane denilmiştir&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Edirne&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Romalılar döneminde imparator Hadrianus tarafından kurulduğu için şehir “Hadrianopolis” dını alır. Hadrianus’un şehri anlamına gelen bu sözcük, sonradan değşimlere uğrayarak Edirne halini aldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Elazığ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1834 yılında Mezra denilen yerde kuruldu.1862 yılında buraya o sıradaki padişah Abdülaziz’in onuruna “Mamuretülaziz” adı verildi. Bu ismi uzun bulan halk onu Elaziz olarak kısalttı. 1937 yılında Elazığ’a çevrildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Erzincan&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Erzincan ovasından adını alır. Ezirgan diye halk tarafından söylenir. Buranın eski adı Eriza’dır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Erzurum&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ardı Rum kelimesinden gelir. Yani Rum toprağı demektir. Diğer bir rivayete göre de Selçuklular buraya Erzen-Rum demişlerdir. Erzen darı demektir. Şehir o zamanlar bir tahıl ambarı olarak kullanılmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eskişehir&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eski adı Doylaion’dur. 1080 yılında Türkler burayı ele geçirdi. 1175 yılında burasını Bizans geri aldı. Kılıçarslan bu şehri daha sonra geri alınca, ona “Bizim eski Şehrimiz” anlamına gelen Eski Şehir adını verdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diyarbakır&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bakır ülkesi anlamına gelmektedir. Bu ismin kaynağı Diyar-ı Bekir’dir. Bekir’in memleketi anlamına gelir. Bunun nedeni de Bekir b. Va’il adlı Arap göçebe boyunun buraya yrleşmiş olmasından kaynaklanır. Diyarbakır’ın eski adı Amid veya Amed’dir. Gelen veya bizim anlamına gelir. Dede Korkut kitabında Amid’e Hamid de denilmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Denizli&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Deniz-ili kelimelerinin birleşmesinden oluşmuştur. İl eski Türkçe’de ülke, memleket anlamına gelir. Yani deniz memleketi denilir.Bir diğer rivayete göre de kelimenin aslı domuz-ili'dir. Bu da bölgede domuz çokluğundan kaynaklanmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çanakkale&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Marmara ve Ege denizlerini birleştiren Boğaz’daki şehir ve kasabaların en büyüğü ve il merkezidir. Boğazın doğu kıyısında ve en dar yerinde kurulmuştur. Burada denizini şekli tıpkı bir çanağı andırır. Bugünkü ismini buradan alır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çankırı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlkçağda “Gangra” kalesinin eteğinde kuruldu. İsmini Gangra kalesinden alan Çankırı’ya yakın zamana kadar Çangırı ve Çenğiri deniliyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çorum&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rivayete göre Çoğurum kelimesinden türetilmiştir. Bu da bölgede zamanında Rumların çoğunluğu oluşturmasından kaynaklanmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;BURSA&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eski çağlardaki Bitinya bölgesinin başkentidir. Buraya kurucusu Bitinya kralı Prusias’ın adı verildi. (MÖ:ll.yüzyıl)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;BURDUR&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eski adı Askaniya’dır. İsmini yanında kurulmuş olduğu Burdur gölünden alır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;BOLU&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Önceleri Bithynion Romalılar döneminde ise Claudiopolis adı verildi. Türkler burayı alınca Claudiopolis sözcüğünü kısaltıp sadece polis dediler. Daha sonra bu da halk dilinde değişerek Bolu oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;BİTLİS&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kimi tarihçilere göre, “Bageş” ya da “Pagiş” sözcüklerinden türemiştir. Kimilerine göre de Büyük İskender’in komutanı “Lis” ya da “Badlis” burada bir kale kurmuş. Bitlis sözcüğü bu komutanın isminden kaynaklanıyormuş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;BİNGÖL&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Buradaki bir çok göllerden dolayı bu isim kendisine verildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;BİLECİK&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bizanslılar döneminde burada Bilekoma adlı bir kale vardı. Osman bey burayı alınca bu adı Bilecik olarak adını verdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;BAYBURT&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eldeki kaynaklara göre kasabanın ortaçağdaki adı “Paypert” ya da “Pepert” idi. Bayburt adı buradan gelmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;BALIKESİR&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şehrin adının eski hisar anlamına gelen Paleokastio’dan türediği sanılmaktadır. Halk arasında dolaşan bir söylentiye göre de balı çok anlamına gelir. Çünkü Kesir Arapça’da çok anlamına gelmektedir&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;AĞRI&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İsmi sınırları içindeki “Ararat” dağından alır. Çok eski çağlarda yeryüzü korkunç bir su baskınınına uğradı.(Nuh Tufanı) Nuh peygamber bütün canılardan bir çifti alarak bir gemiye bindirdi. Gemi Cudi (İslam kaynaklarına göre) (Hristiyan kaynaklarına göre de Ararat – Ağrı) dağına kondu. Ararat, önce aran sonra da Ağrı adını aldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;AKSARAY&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Selçuklu Sultanı İzzettin Kılıçarslan, şehirde cami, medrese, kümbetler ve büyük ve beyaz bir saray yaptırdı. Şelir “Aksaray” adını işte bu beyaz saraydan aldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;AMASYA&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Amasya şehrini tarihçi Strabon’a göre Amazon karalı Amasis kurdu ve ona Amasis kenti anlamına gelen “Amasesia” ismini verdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;AYDIN&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlk olarak Argoslar tarafından kuruldu. Anadolu beylerinden Aydınoğlu Mehmet bey’den aldı. Aydın, Mehmet beyin babasının ismidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ARTVİN&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İskitler tarafından kuruldu. Artvin sözü iskitçe’dir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ANTALYA&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;MÖ ll.ci yüzyılda Bergama karalı Attalos ll tarafından kuruldu. Şehir önceleri ismini kurucusundan aldı ve Attaleia adıyla anıldı. Daha sonra bu isim Adalia, Antalia ve en son Antalya şekline dönüştü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ANKARA&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İslam kaynaklarında Ankara’nın adı Enguru olarak geçer. Kimilerine göre Ankara sözü Farsça “Üzüm” anlamına gelen Engür’den, ya da Yunanca’da Koruk anlamına gelen”Aguirada’dan türemiştir.&lt;br /&gt;Bazılarına Hint-Avrupa dillerindeki “Eğmek” anlamına gelen Ank ya da Sankskritçe de; “Kıvrıntı”,, anlamına gelen ankaba’dan veya Latince’den çengel anlamına gelen uncus’dan türediği ileri sürülmektedir. Frig dilinde Ank “engebeli, karışık arazi anlamına gelir.” Şehrin diğer isimleri; Ankyra, Ankura, Ankuria, Angur, Engürlü, Engürüye, Angare, Angera, Ancora, Ancora ve son olarak Ankara şeklini almıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ANTAKYA&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;MÖ 300 yıllarında Makedonya Kralı Seleukoz bu yörede Antakya’yı kurdu ve şehre babasının ismi olan Antiokhia adını verdi. Zamanla büyüyen kent, başkent halini aldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;AFYONKARAHİSAR&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Afyon türkülerinde sık sık “Hisar” sözcüğü geçer. “Hisarın bedenleri çevirin gidenleri” Bu hisar sözcüğünün Afyon türkülerinde sık sık yinelenmesi nedensiz değildir. Eski adı Akroenos olan şehri Selçuklular uzun süren bir kuşatmadan sonra ele geçirdiler. “Hisar” kuşatma anlamına gelir. Acılarla elde edilen yere “Karahisar” dediler ve orada, kara taşlardan bir kale kurdular. Onaltıncı yüzyılda bölgede afyon yetiştirlmeye başlayınca, Karahisar’ın başına bir de Afyon eklendi ve şehir “Afyonkarahisar” adını aldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ADAPAZARI&lt;br /&gt;Bu ilimize Adapazarlılar kasaca Ada der. Çünkü Sakarya ve Çark suyu arasında yer alan şehir, tıpkı bir adayı andırır. “Pazar sözüne gelince: Burası onyedinci yüzyılda yörenin Pazar yeriydi. İşte, Adapazarı bu iki sözcüğün “Ada” ve “Pazar” sözcüklerinin birleşmesinden oluştu. Adapazarı, Sakarya ilimizin merkezidir&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6441481039820344795-7789226840403598364?l=iduak.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6441481039820344795/posts/default/7789226840403598364'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6441481039820344795/posts/default/7789226840403598364'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://iduak.blogspot.com/2009/02/sehirlerin-isimleri-nerden-geliyor.html' title='Şehirlerin İsimleri Nerden Geliyor?'/><author><name>ozzzz</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='25' src='http://1.bp.blogspot.com/_rJTcA7tCWak/SYyjqLjWyMI/AAAAAAAAAD4/Qs-Xj_EdbGg/S220/avatar1895591_1.jpg'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6441481039820344795.post-4926324248684212167</id><published>2009-02-25T07:32:00.001-08:00</published><updated>2009-02-25T07:32:47.941-08:00</updated><title type='text'>Türkiye'deki başlıca müzeler</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;Türkiye'de Müzecilik&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye'de müzecilik ilk kez 1846'da Damat Fethi Ahmed Paşa'nın girişimiyle başladı. Aya İrini'de silahlar ve çeşitli tarihsel yapıtlar bir araya getirildi. Ama bu ilk müze ziyaretçi&amp;shy;lere kapalı tutulmuştu. Türkiye'de müzecilikbgerçek anlamda ilk kez 1881'de, Osman Hamdi Bey'in müze müdürü olduğu dönemde gelişti. Sonradan Topkapı ve Dolmabahçe sarayları, Ayasofya, Kariye gibi birçok tarih&amp;shy;sel yapı müzeye dönüştürüldü. Bugün İstan&amp;shy;bul, İzmir, Afyonkarahisar, Hatay gibi kent&amp;shy;lerdeki çok önemli müzelerden başka hemen her kentte bir müze bulunmaktadır. Resmi müzelerin yanı sıra İstanbul'daki Sadberk Hanım Müzesi ve Konya'daki Koyunoğlu Müzesi gibi özel kuruluşlara ait müzeler de vardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;TÜRKİYE'DEKİ BAŞLICA MÜZELER&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Adana&lt;br /&gt;Karatepe Açıkhava Müzesi. Kadirli ilçesinde İÖ 8. yüzyılda yaşamış olan Hitit Kralı Asistavandas'ın kendi adını vererek kurmuş olduğu kale ve kent 1945'te bölgede başlatılan kazılar sonucu ortaya çıkarıldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Afyonkarahisar&lt;br /&gt;Afyonkarahisar Arkeoloji Müzesi (1937). Taş Devri ve Tunç Çağı'ndan kalma kaplar, madenden bıçak, silah ve baltalar, fildişinden cerrahlık araçları, Kibele, Apollon, Eros ve Zeus heykelleri, ölü göm&amp;shy;me töreni kabartmalarından başka kitaplığında 8 bin kitap vardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ankara&lt;br /&gt;Anadolu Medeniyetleri Müzesi (1967). Taş Devri ve Tunç Çağı'ndan kalma arkeolojik buluntular, Hitit, Frig, Urartu sikkeleri ve altın süs eşyaları sergilen&amp;shy;mektedir.&lt;br /&gt;İlk Türkiye Büyük Millet Meclisi Müzesi (1961). 1923'te cumhuriyetin ilan edildiği bu binada ilk meclisten kalma mobilya ve eşyalar, Kurtuluş Savaşı'na ilişkin harita, plan ve belgeler, meclis üyelerinin fotoğrafları bulunmaktadır.&lt;br /&gt;Etnografya Müzesi. Ankara'nın başkent oluşundan sonra kurulan ilk müzedir. Anadolu'dan derlenmiş çeşitli giysi, el işi, halı, ikilimden başka sini, kazan, mangal gibi bakır işçiliği örnekleri; yazma yapıtlar ve minyatürler; çeşitli tekkelere ait eşyalar sergi&amp;shy;lenmektedir.&lt;br /&gt;Gordion Müzesi (1965). Polatlı'nın Yassıhöyük köyün&amp;shy;de Tunç Çağı, Hitit ve Frig dönemi buluntuları sergilenmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hatay&lt;br /&gt;Hatay Arkeoloji Müzesi (1948). Çeşitli tarihsel yapıtla&amp;shy;rın yanı sıra dünyanın ikinci büyük mozaik koleksi&amp;shy;yonunu barındırmaktadır. 2. ve 3. yüzyıl Roma ve Bizans mozaiklerinden Sarhoş Dionysos ile Orphe-us bunların en güzellerindendir.&lt;br /&gt;Tel Açana Açık Hava Müzesi. İÖ 5500 - İÖ 3500 döneminden kalma saray ve tapınak kalıntıları vardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İstanbul&lt;br /&gt;istanbul Arkeoloji Müzesi (1880) üç bölümden oluşur: istanbul Arkeoloji Müzesi'nde Eski Yunan ve Roma yapıtları; Eski Şark Eserleri Müzesi'nde Mezopo&amp;shy;tamya, Mısır Anadolu ve islamiyet öncesi Arabis&amp;shy;tan uygarlıkları yapıtları; Türk Çini ve Seramikleri Müzesi'nde çini ve seramikler sergilenir.&lt;br /&gt;Resim ve Heykel Müzesi (1937). Ünlü Türk heykelci ve ressamlarının yapıtları sergilenmektedir.&lt;br /&gt;Topkapı Sarayı Müzesi (1924). Dünyanın sayılı birkaç müzesinden biridir. Osmanlı Devleti'ne ilişkin çok zengin bir eşya koleksiyonundan başka, değerli Çin ve Japon porselenleri. Kutsal Emanetler, elyazma-ları, minyatürler, hazine eşyaları ve Harem Dairesi görülebilir.&lt;br /&gt;Türk-lslam Eserleri Müzesi, ilk kez 1913'te Evkaf-ı islamiye adıyla kuruldu. 1927'de bugünkü adını aldı. 1984'te çağdaş müzecilik anlayışına uygun biçimde yeniden düzenlendi. Anadolu, Iran, Kafkas ve Selçuk halıları, elyazmaları, etnografik eşyalar sergilenmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İzmir&lt;br /&gt;izmir Arkeoloji Müzesi. 1927'de kurulduktan sonra 1951'de Efes, Bergama, Milet, Afrodisias, Sart başta olmak üzere ilin çeşitli yerlerinde yapılmış kazılardan buluntular sergilenmektedir.&lt;br /&gt;Efes Arkeoloji Müzesi (1929). Eski Yunan, Roma, Bizans, Selçuk ve Osmanlı yapıtları görülebilir.&lt;br /&gt;Bergama Müzesi (1936). Arkeoloji ve etnografya olmak üzere iki bölümden oluşmaktadır. Arkeoloji Eski Yunan, Roma ve Bizans buluntularını kapsar. Yöreye özgü bakır ve ahşap araçlar, halı, kilim ve giysiler etnografya bölümünde sergilenir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Konya&lt;br /&gt;Mevlana Müzesi. 1925'te tekke ve türbeler kapatıldık&amp;shy;tan sonra Mevlana Dergâhı ve Türbesi müze olarak düzenlendi. Mevlana'nın yapıtlarının eski kopyala&amp;shy;rı, elyazmaları, ney, rebap, kudüm, tanbur gibi müzik aletleri, tespihler, halılar, kumaş örnekleri ve dergâha özgü çilehane, mevlevi sofrası ve dervişle&amp;shy;rin semah öğrendikleri yer gibi görülebilecek ilginç bölümleri olan bir müzedir&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6441481039820344795-4926324248684212167?l=iduak.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6441481039820344795/posts/default/4926324248684212167'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6441481039820344795/posts/default/4926324248684212167'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://iduak.blogspot.com/2009/02/turkiyedeki-baslca-muzeler.html' title='Türkiye&apos;deki başlıca müzeler'/><author><name>ozzzz</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='25' src='http://1.bp.blogspot.com/_rJTcA7tCWak/SYyjqLjWyMI/AAAAAAAAAD4/Qs-Xj_EdbGg/S220/avatar1895591_1.jpg'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6441481039820344795.post-2055955037582961429</id><published>2009-02-25T07:31:00.002-08:00</published><updated>2009-02-25T07:32:17.101-08:00</updated><title type='text'>Müze Nedir? Müze Türleri Nelerdir?</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;Kültürel ya da tarihsel değeri olan nesnelerin toplanarak sergilendiği yerlere müze adı verilir. Müzeler, toplumların bilim ve sanat ürünleri ile yer altı ve yer üstü zenginliklerini sergilemek amacıyla oluşturulmuş kurumlardır. Yüzyıllar boyunca toprak altında saklı kalmış tarihî eserlerin gün ışığına çıkarılarak sergilenmesi, toplumu oluşturan bireylerin geçmişi daha iyi tanımalarına olanak sağlar.&lt;br /&gt;Ayrıca müzeler, toplumu aydınlatmak amacıyla insan soyunun gelişimi, doğa olaylarının oluşumu ve teknolojinin geçirdiği değişim gibi konularda araştırmalar yapan bilimsel merkezlerdir.&lt;br /&gt;Müzenin Amacı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Müzeler, tarihin eski dönemlerinde yaşamış toplumları bilim ve sanat açısından inceleyerek, hem günümüzü hem de geleceği aydınlatmak amacını taşıyan kurumlardır.&lt;br /&gt;Müzelerde bulunan nesnelerin anlam ve önemi müze içinde ve dışında yazılı ve sözlü olarak, ayrıca rehber eşliğinde yapılan gezilerle açıklanır. Böylece, ziyaretçilerin müzede yer alan eserler hakkında ayrıntılı bilgi edinmeleri sağlanır. Sergiledikleri geçmişe ait eserlerle, ülkelerin ulusal değerlerinin oluşmasına önemli katkılarda bulunan müzeler, aynı zamanda etkin katılım ve kalıcı öğrenmeyi sağlayan eğitim kurumlarıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Müze Türleri Nelerdir?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Müzeler bilim, sanat, folklor ve antika eşyalar gibi çeşitli konularda toplanmış eserleri bir arada sunabileceği gibi doğa tarihi, etnografya ve havacılık gibi sadece tek bir konuyu içeren eserleri de sergileyebilir. Müze türlerini şu şekilde sınıflara ayırabiliriz:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;arkeoloji Müzeleri:&lt;br /&gt;Arkeologların yaptıkları kazılar sonucunda ortaya çıkarılan buluntuların sergilendiği müzelerdir.&lt;br /&gt;Örneğin; İzmir Arkeoloji Müzesi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Etnografya Müzeleri:&lt;br /&gt;Geçmiş uygarlıklara ait gelenek, görenek, giysi ve gündelik hayat ile ilgili çeşitli eserlerin sergilendiği müzelerdir.&lt;br /&gt;Örneğin; Ankara Etnografya Müzesi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tarih Müzeleri:&lt;br /&gt;Bir ülkenin, bir toplumun ya da bir kişinin tarihsel gelişimini, sistemli bir biçimde inceleyen ve açıklayan müzelerdir. Tarih müzeleri, yazılı ve görsel belgeleri bir araya getirerek hem ziyaretçilerin hem de araştırmacıların hizmetine sunmaktadır.&lt;br /&gt;Örneğin; Selçuk-Efes Müzesi, Anadolu Medeniyetleri Müzesi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Güzel Sanatlar Müzeleri:&lt;br /&gt;Resim, müzik ve heykel gibi güzel sanat dallarında ortaya konulan yapıtların sergilendiği müzelerdir.&lt;br /&gt;Örneğin; İstanbul Arkeoloji Müzesi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Açık Hava Müzeleri:&lt;br /&gt;Tiyatro, arena, agora gibi kapalı bir mekânda sergilenmesi mümkün olmayan yapıtlar, açık hava müzelerinde sergilenmektedir.&lt;br /&gt;Örneğin; TCDD Açık Hava Buharlı Lokomotif Müzesi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bilim Müzeleri:&lt;br /&gt;Bilim ve teknolojinin tarih boyunca geçirdiği değişim, bilim müzelerinde sergilenmektedir.&lt;br /&gt;Örneğin; Atatürk Eğitim Müzesi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Askerî Müzeler:&lt;br /&gt;Çeşitli dönemlere ait askerî malzeme ve silâhların sergilendiği müzelerdir.&lt;br /&gt;Örneğin; Ankara Kurtuluş Savaşı Müzesi (1. TBMM Binası)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Özel Müzeler:&lt;br /&gt;Kişi veya kuruluşlar tarafından, çeşitli konularda bir araya getirilmiş eserlerin yer aldığı müzelerdir.&lt;br /&gt;Örneğin; Vehbi Koç Vakfı Sadberk Hanım Müzesi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye'de Müzecilik&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Müzedeki yapıtların saklanması, korunması ve sunulması için gerekli teknik bilgileri içeren bilimsel çalışma alanına müzecilik adı verilir. Müzecilik; müzenin kurulması, müzede yer alan eserlerin kimin tarafından ne zaman yapıldığının belirlenmesi, sınıflanması, gerekliyse onarılması ve ısı, nem gibi dış etkenlerden korunması gibi konularda faaliyet gösterir.&lt;br /&gt;Ülkemizde müzecilik, 19. yy. ortalarında başladı. 1846 yılında, Sultan Abdülmecit'in emri ile, bazı eski eserler ve eski silâhlar Aya İrini Kilisesi'nde toplandı. Daha sonra1868 yılında, Ali Paşa'nın sadrazamlığı sırasında, bu kilise ve içerisindeki eserler "Müze-i Hümâyûn" adı altında ilk müze olarak açıldı. Bu dönemde Maarif Nezareti, Osmanlı Devleti sınırları içerisinde bulunan tüm tarihî eserlerin İstanbul'a gönderilmesi konusunda bir emir yayınladı. 1881 yılında, Osman Hamdi Bey müze müdürü olunca, gerçek anlamda müzecilik çalışmaları başladı. Osman Hamdi Bey 1883 yılında eski eserlerin yurt dışına çıkışını önleyen "Eski Eserler Kanunu"nu hazırladı. Yine bu dönemde, Anadolu'daki kazılar denetim altına alındı.&lt;br /&gt;Müzecilik, özellikle Atatürk'ün ilgisiyle, Cumhuriyet Dönemi'nde büyük önem kazandı. Atatürk'ün emri ile, bir yandan yeni müzeler kurulurken bir yandan da bazı tarihsel anıt ve yapılar müze olarak kabul edildi. Yine bu dönemde, müzecilik ayrı bir bilim dalı olarak ortaya çıktı. 1945 yılında dönemin Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel, bugün Anadolu'yu bir açık hava müzesi durumuna getiren önemli çalışmaların temelini attı. Ülkemizde son yıllarda, müzecilik alanında önemli çalışmalar yapılmaktadır. Bugün yurdumuzun her ilinde ve ilçelerimizin bazılarında halka açık müzeler yer almaktadır&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Müzelerde Uyulması Gereken Kurallar&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Müzelerde sergilenen özgün ve eşine az rastlanır nitelikteki eserlerin, yangın, hırsızlık, nem, ısı, ışık ve toz gibi koşullardan zarar görmemesi için müze yönetimleri tarafından önlem alınması gerekir. Ayrıca, müzelerde yer alan tarihî eserlerin korunması için müzeyi gezen ziyaretçilerin de uymak zorunda olduğu bazı kurallar vardır. Bu kurallar şöyle özetlenebilir:&lt;br /&gt;Eserlere zarar vermemek ve hiçbir şekilde dokunmamak,&lt;br /&gt;Yaydığı zararlı ışınlarla tarihî eserlere zarar verebileceğinden dolayı, fotoğraf çekerken flâş kullanmamak,&lt;br /&gt;Müze içerisinde başkalarını rahatsız edecek şekilde yüksek sesle konuşmamak,&lt;br /&gt;Müze bir grup halinde ziyaret ediliyorsa gruptan ayrılmamak,&lt;br /&gt;Sergi salonu içerisinde herhangi bir şey yiyip-içmemek&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6441481039820344795-2055955037582961429?l=iduak.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6441481039820344795/posts/default/2055955037582961429'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6441481039820344795/posts/default/2055955037582961429'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://iduak.blogspot.com/2009/02/muze-nedir-muze-turleri-nelerdir.html' title='Müze Nedir? Müze Türleri Nelerdir?'/><author><name>ozzzz</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='25' src='http://1.bp.blogspot.com/_rJTcA7tCWak/SYyjqLjWyMI/AAAAAAAAAD4/Qs-Xj_EdbGg/S220/avatar1895591_1.jpg'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6441481039820344795.post-2285990903437259124</id><published>2009-02-25T07:31:00.001-08:00</published><updated>2009-02-25T07:31:53.645-08:00</updated><title type='text'>Orhun alfabesi ve Bir kaç örnek</title><content type='html'>Orhun Alfabesi&lt;br /&gt;Eski Türk alfabesi (Klasik çağ)&lt;br /&gt;Kullanım Semboller Günümüz Alfabesine Uyarlaması&lt;br /&gt;sesli&lt;br /&gt;A /a/, /e/&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;I/İ /ɯ/, /i/, /j/&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O /u/, /o/, /w/&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;U /ø/, /y/, /w/&lt;br /&gt;sessiz uyumlu ile:&lt;br /&gt;(¹) — ard,&lt;br /&gt;(²) — ön&lt;br /&gt;sesli&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;B¹ /b/ B² /b/&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;D¹ /d/ D² /d/&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;G¹ /g/ G² /g/&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;L¹ /l/ L² /l/&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;N¹ /n/ N² /n/&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;R¹ /r/ R² /r/&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;S¹ /s/ S² /s/&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;T¹ /t/ T² /t/&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Y¹ /ʤ/ Y² /ʤ/&lt;br /&gt;yalnız(¹) — Q&lt;br /&gt;yalnız(²) — K&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Q /q/ K /k/&lt;br /&gt;tüm&lt;br /&gt;sesliler&lt;br /&gt;-Ç /ʧ/&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-M /m/&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-P /p/&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Ş /ʃ/&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Z /z/&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-NG /ŋ/&lt;br /&gt;birleşik + sesli&lt;br /&gt;IÇ, ÇI, Ç /iʧ/, /ʧi/, /ʧ/&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;IQ, QI, Q /ɯq/, /qɯ/, /q/&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;OQ, UQ,&lt;br /&gt;QO, QU, Q /oq/, /uq/,&lt;br /&gt;/qo/, /qu/, /q/ ÖK, ÜK,&lt;br /&gt;KÖ, KÜ, K /øk/, /yk/,&lt;br /&gt;/kø/, /ky/, /k/&lt;br /&gt;+ sessiz&lt;br /&gt;-NÇ /nʧ/&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-NY /nʤ/&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-LT /lt/, /ld/&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-NT /nt/, /nd/&lt;br /&gt;kelime bölme işareti&lt;br /&gt;- (kesme işareti)&lt;br /&gt;(-) — Sadece kelime sonunda&lt;br /&gt;Yazıtlardan Seçme Sözler&lt;br /&gt;Çevriyazı:&lt;br /&gt;Türük Oguz begleri, budun eşiding. Üze tengri basmasar, asra yir telinmeser, Türük budun, ilingin törüngin kim artatı udaçı erti ?&lt;br /&gt;Günümü Türkçesi :&lt;br /&gt;Türk Oğuz beyleri, ulusu işitin; üstte gök basmasa, altta yer delinmese, Türk ulusu, ilini töreni kim bozabilecekti ?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çevriyazı :&lt;br /&gt;Türük budun tokurkak sen. Açsar tosık ömez sen, bir todsar açsık ömez sen.&lt;br /&gt;Günümüz Türkçesi :&lt;br /&gt;Türk ulusu tokluğun değerini bilmezsin. Acıksan tokluk düşünmezsin. Bir doysan açlığı düşünmezsin&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6441481039820344795-2285990903437259124?l=iduak.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6441481039820344795/posts/default/2285990903437259124'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6441481039820344795/posts/default/2285990903437259124'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://iduak.blogspot.com/2009/02/orhun-alfabesi-ve-bir-kac-ornek.html' title='Orhun alfabesi ve Bir kaç örnek'/><author><name>ozzzz</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='25' src='http://1.bp.blogspot.com/_rJTcA7tCWak/SYyjqLjWyMI/AAAAAAAAAD4/Qs-Xj_EdbGg/S220/avatar1895591_1.jpg'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6441481039820344795.post-3147262449350111511</id><published>2009-02-25T07:30:00.001-08:00</published><updated>2009-02-25T07:30:46.401-08:00</updated><title type='text'>Digital Kütüphane Binlerce Kitap</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;Binlerce dijital kitaptan oluşan dev bir dijital kütüphane. Hepsi kaynak niteliğinde. Aradığınız her kitabı bulabileceksiniz. Üyeliksiz ve ücretsiz tıklayıp indirebiliyorsunuz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;İndirmek için linki tıklayın.&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&lt;a href="http://www.digitalkutuphane.com/" target="_blank" rel="nofollow"&gt;&lt;span style="color:#800080;"&gt;DİJİTAL KÜTÜPHANE &lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6441481039820344795-3147262449350111511?l=iduak.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6441481039820344795/posts/default/3147262449350111511'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6441481039820344795/posts/default/3147262449350111511'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://iduak.blogspot.com/2009/02/digital-kutuphane-binlerce-kitap.html' title='Digital Kütüphane Binlerce Kitap'/><author><name>ozzzz</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='25' src='http://1.bp.blogspot.com/_rJTcA7tCWak/SYyjqLjWyMI/AAAAAAAAAD4/Qs-Xj_EdbGg/S220/avatar1895591_1.jpg'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6441481039820344795.post-4251880209217515870</id><published>2009-02-25T07:29:00.003-08:00</published><updated>2009-02-25T07:29:46.820-08:00</updated><title type='text'>Fuzuli'den Su Kasidesi (Açıklamalı)</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;Fuzulî&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türü&lt;/span&gt;: kaside&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:red;"&gt;Başlık&lt;/span&gt;: Kaside Der Naat Hazreti Nebevi (Su Kasidesi)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:red;"&gt;Şiir&lt;/span&gt;:&lt;br /&gt;Saçma ey göz eşkden gönlümdeki odlare su&lt;br /&gt;Kim bu denli dutuşan odlara kılmaz çare su&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Âb-gûndur günbed-i devvâr rengi bilmezem&lt;br /&gt;Ya muhît olmuş gözümden günbed-i devvâre su&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zevk-i tiğından aceb yok olsa gönlüm çâk çâk&lt;br /&gt;Kim mürûr ilen bırakır rahneler dîvâre su&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Suya versin bağ-ban gülzar-ı zahmet çekmesin&lt;br /&gt;Bir gül açılmaz yüzün tek verse bin-gülzâre su&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ohşadabilmez gubârını muharrir hattına&lt;br /&gt;Hâme tek bakmaktan inse sözlerine kare su&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ârızın yâdiyle nem-nâk olsa müjgânım n'ola&lt;br /&gt;Zayi olmaz gül temennâsiyle vermek hâre su&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gam günü etme dîl-i bîmardan tiğin diriğ&lt;br /&gt;Hayrdır vermek karanû gecede bîmâre su&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İste peykânın gönül hecrinde şevkim sâkin et&lt;br /&gt;Susuzum bu sahrede benim'çün are su&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben lebim müştâkıyım zühhâd kevser tâlibi&lt;br /&gt;Nitekim meste mey içmek hoş gelir huş-yâre su&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ravza-ı kûyuna her dem durmayıp eyler güzâr&lt;br /&gt;Âşık olmuş gâlibâol serv-i hoş reftâre su&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Su yolun ol kûydan toprağ olup tutsam gerek&lt;br /&gt;Çün rakîbimdir dahi ol kûya koyman vare su&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dest-bûsı arzûsiyle ger ölsem dostlar&lt;br /&gt;Kûze eylen toprağım sunun anınle yâre su&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İçmek ister bülbülün kanın meger bir reng ile&lt;br /&gt;Gül budağının mîzacına gire kurtâre su&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tînet-i pâkini rûşen kılmış ehl-i âleme&lt;br /&gt;İktidâ kılmış tarîk-i Ahmed-i Muhtâr'e su&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Seyyid-i nev'i beşer deryâ-yi dürr-i istifâ&lt;br /&gt;Kim sepiptir mu'cizâtı âteş-i eşrâre su&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kılmak için taze gül-zâr-i nübüvvet revnakın&lt;br /&gt;Mu'cizinden eylemiş izhar seng-i hâre su&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mu'ciz-i bir bahr-i bî-pâyan imiş âlemde kim&lt;br /&gt;Yetmiş andan bin bin âteş-hâne-i küffâre su&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayret ilen parmağın dişler kim etse istima&lt;br /&gt;Parmağında verdiği şiddet günü Ensâr'e su&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eylemiş her katrede bin bahr-i rahmet mevc-hîz&lt;br /&gt;El sunup urgaç vuzu-ı için gül ruhsâre su&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hâk-i pâayine yetem der ömrlerdir muttasıl&lt;br /&gt;Başını taştan taşa vurup gezer âvâre su&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zerre zerre hâk-i der-gâhına ister salınûr&lt;br /&gt;Dönmez ol der-gâhdan ger olsa pâre su&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zikr-i na'tın virdini derman bilir ehl-i hatâ&lt;br /&gt;Eyle kim def-i humar için içer mey-hâre su&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yâ Habîbâ'llah yâ Hayr el-beşer müştâkınım&lt;br /&gt;Eyle kim leb-teşneler yanıb diler hem vâre su&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sensin ol bahr-i kerâmet kim Şeb-i Mi'rac'da&lt;br /&gt;Şeb-nem-i feyzin yetirmiş sâbit ü seyyâre su&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çeşm-i hûr-şidden her dem zülâl-i feyz iner&lt;br /&gt;Hâcet olsa merkâdin tecdîd eden mi'mâre su&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bîm-i dûzah nâr-i gam salmış dîl-i sûzânıma&lt;br /&gt;Var ümîdim ebr-i ihsanın sepe ol nâre su&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yümn-i na'tinden güher olmuş Fuzûlî sözleri&lt;br /&gt;Ebr-i nîsandan dönen tek lü'lü-i şeh-vâre su&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hâb-ı gafletten olan bîdâr olanda rûz-ı haşr&lt;br /&gt;Hâb-i hasretten dökende dîde-i bîdâre su&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Umduğum oldur ki Rûz-i Haşr mahrûm olmayam&lt;br /&gt;Çeşm-i vaslın vere ben teşne-i dîdâre su&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:red;"&gt;Açıklama:&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Ey göz! Gönlümdeki ateşlere su saçma.&lt;br /&gt;Çünkü bu kadar tutuşan ateşe su çare olmaz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dönen kümbetin rengi su rengi midir bilmiyorum.&lt;br /&gt;Yoksa gözümden çıkan su mu dönen kümbeti doldurmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kılıcının zevkinden gönlüm parça parça olsa şaşılmaz.&lt;br /&gt;Çünkü devamlı geçmekle su duvarda yarıklar bırakır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaralı gönül senin peykanının sözünü korkuyla söyler.&lt;br /&gt;Her kimde yara varsa o suyu ihtiyatla içer.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bahçıvan gül bahçesini suya versin, boşuna zahmet çekmesin&lt;br /&gt;Çünkü o bin gül bahçesine su verse bile senin yüzün gibi bir gül açılmaz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kalemin bakmaktan gözlerine kara su inse bile,&lt;br /&gt;yazar gubar hatlı yazısını senin ayva tüylerine benzetemez.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Senin yanağını anarak kirpiklerim ıslansa ne olur&lt;br /&gt;gül beklentisiyle dikene su vermek boşuna değildir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gam günü hasta gönülden kılıcını esirgeme&lt;br /&gt;Karanlık gecede hastaya su vermek sevaptır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ey gönül, onun peykanını iste, ayrılığında benim ona karşı olan arzumu sakinleştirsin. Susuzum, bu sahrada bir kez de benim için su ara.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben senin dudaklarının tutkunuyum, zahidlerse kevser istiyor&lt;br /&gt;Nitekim sarhoşa şarap içmek hoş gelir ayık insana su.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Su galiba o hoş yürüyüşlü serviye aşık olmuş ki,&lt;br /&gt;her an onun köyünün bahçesine gidiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Toprak olup suyun yolunu tutup o köye varmasını engellemem gerekir.&lt;br /&gt;Çünkü su benim rakibimdir. Bırakmam ki o köye varsın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ey dostlar! Eğer onun elini öpmek arzusuyla ölürsem,&lt;br /&gt;toprağımdan testi yapıp onunla yare su sunun.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Servi kumrunun duasına karşı aksilik eder&lt;br /&gt;Su onun eteğini tutsun ve ayağına düşüp yalvarsın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir hile ile bülbülün kanını içmek istiyor.&lt;br /&gt;Su gül budağının mizacına girsin ve bülbülü kurtarsın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O güzel ahlakını insanlara ilan etmiş.&lt;br /&gt;Su seçilmiş Ahmet’in yoluna tabi olmuş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O insanoğlunun efendisidir. Seçilmiş incilerin deryasıdır.&lt;br /&gt;Ki onun mucizeleri kötülerin ateşine su serpmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O peygamberlik bahçesinin parlaklığını tazelemek için,&lt;br /&gt;mucizeyle mermerden su çıkarmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onun mucizesi alemde öyle sonsuz bir denizmiş ki&lt;br /&gt;o denizden binlerce ateşe tapan kafirin ibadethanesine gidip ateşlerini söndürsün su.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onun savaş günü parmağından Ensar’a su verdiğini kim işitse,&lt;br /&gt;hayretinden parmağını ısırır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onun dostu yılan zehri içse, içtiği zehir ab-ı hayat olur.&lt;br /&gt;Düşmanı su içse içtiği su yılan zehrine dönüşür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O abdest almak için gül gibi olan yüzüne eliyle su serptiğinde,&lt;br /&gt;o suyun her damlasında binlerce rahmet denizi dalgalanmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onun ayağının toprağına erişeyim diye su,&lt;br /&gt;ömür boyu başını taştan taşa vurup avare gezer&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Su, onun türbesinin toprağına zerre zerre salınmak ister.&lt;br /&gt;Su parça parça da olsa o dergahtan dönmez.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sarhoşun baş ağrısını gidermek için su içtiği gibi, günah işleyenler de senin na’tının zikrini daima dillerinde tekrarlamayı dertlerine derman bilirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ey Allah’ın sevgilisi, insanların hayırlısı, susuzluktan yanıp dudağı kuruyanların su istemeleri gibi ben de seni özlüyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sen o keramet denizisin ki, Miraç gecesinde senin feyzinin çiğ taneleri,&lt;br /&gt;sabit ve seyyar bütün yıldızlara su eriştirmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Senin mezarını onaran mimara su lazım olsa&lt;br /&gt;güneş çeşmesinden her an çokça saf ve tatlı su akar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cehennem korkusu, yanık gönlüme gam ateşi salmıştır.&lt;br /&gt;Senin ihsan bulutunun o ateşe su serpeceğini umuyorum&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Seni övmenin bereketiyle Fuzuli’nin sözleri,&lt;br /&gt;nisan bulutundan düşüp büyük inciye dönen su damlası gibi birer inci olmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mahşer günü gaflet uykusundan uyanıp gözünden hasret göz yaşı döktüğü vakit.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Senin yüzünü görmeye susamış Fuzuli’yi vuslat çeşmenden mahrum etmeyeceğini ummaktayım&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6441481039820344795-4251880209217515870?l=iduak.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6441481039820344795/posts/default/4251880209217515870'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6441481039820344795/posts/default/4251880209217515870'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://iduak.blogspot.com/2009/02/fuzuliden-su-kasidesi-acklamal.html' title='Fuzuli&apos;den Su Kasidesi (Açıklamalı)'/><author><name>ozzzz</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='25' src='http://1.bp.blogspot.com/_rJTcA7tCWak/SYyjqLjWyMI/AAAAAAAAAD4/Qs-Xj_EdbGg/S220/avatar1895591_1.jpg'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6441481039820344795.post-3023380873969222873</id><published>2009-02-25T07:29:00.001-08:00</published><updated>2009-02-25T07:29:21.528-08:00</updated><title type='text'>Graffiti Nedir Nasıl Yapılır?</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;Graffiti Nedir?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;Graffiti temel anlamıyla mağara duvarlarına yazılan yazılara verilen addır.Graffiti graffito kelimesinin çoğuludur.Günümüzde mağara duvarlarında bulunan hayvan figürleri çeşitli semboller graffitiye örnektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Graffitinin Günümüzdeki Yeri...&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1980'li yıllarda aktif olarak New York şehrinde ortaya çıktı ve dünyaya yayıldı.Ama geçmişi Taki183 denen bir postacının her gittiği yere imini yazmasına dayanır ve zaman içinde graffiti gelişir.New York'ta trenler duvarlar rengarenk değişik karakterli yazılarla süslendi.İllegal oalrak yapılan bu sanattan New Yorklular hiç memnun olmasalar da graffiti sanatçıları yaptıkları işin keyfini çıkarıyordu fakat daha sonra graffiti sanatçılarının vandal olarak nitelendirlmeye başlamasına neden oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Graffiti zaman içinde Önce Avrupaya daha sonra Asya ülkelerine kadar yayıldı.Writerlar videolar çıkarmaya başladı Wildstyle ve Style Wars gibi videoları şimdi Dirty Handz 3,Bajo Tierra 3 ve Overdose gibi videolar takip etmekte.Bununla da kalmadı sadece graffiti sanatçılarına özel sprey boyalar üretildi,cap diye tabir edilen değişik boyutlarda boya püskürten boya başlıkları üretildi ve graffiti günümüzde düzenlenen graffiti organizasyonlarıyla dünyada ve ülkemizde yayılan bir görsel sanat olarak yoluna devam etmekte.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Graffiti Atılmaz yapılır.. Tag Atılır..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Tag:&lt;/b&gt;kendi kullandığınız nickname i duvarlara trafolara spray , marker vs. biçiminde yazılmasıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Writer:&lt;/b&gt;Graffiti yapan&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Sketch:&lt;/b&gt;kağıt üzerine yapılan çalışmalara denir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;OutLine:&lt;/b&gt;Graffitinizin ana çizgilerine denir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Fill In&lt;/b&gt;:graffitinizin iç boyamasıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Second Ountline:&lt;/b&gt; Graffitinizn etrafından geçilen oluşuma denir. (Kısaca Dış Çerçeve)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Highlights:&lt;/b&gt; Graffitiniz belli bölümlerin de orantılı olarak yapılan parlama effekleridir..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;İllegal&lt;/b&gt;: Yasadışı Kaçak izinsiz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Legal: &lt;/b&gt;Yasalara aykırı olmayan, izinli yapılan çalışmlar&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;NASIL YAPILIR&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;1&lt;/b&gt;.Graffitiye ilk başladığınızda duvara birşeyler yapmak için hemen heveslenmeyin (Çok kötü olur) Duvarı kirletmekten başka hiç bir görüntü ortaya çıkmaz.&lt;br /&gt;&lt;b&gt;2&lt;/b&gt;.İlk başta evinizde oturup bol bol sketch çizin.&lt;br /&gt;&lt;b&gt;3.&lt;/b&gt;Kendine ait olan harfleri çıkarmaya çalış Çizdiğiniz harflerin arasında boşluk bırakmamaya çalışın.&lt;br /&gt;&lt;b&gt;4&lt;/b&gt;.Kendi Tarzınızı Yaratın..&lt;br /&gt;&lt;b&gt;5.&lt;/b&gt;Graffitilerinizde mutlaka Bloklandırma yada gölgelendirme kullanın. Yaptığınız graffitiye ayrı bir ahenk verir.&lt;br /&gt;&lt;b&gt;6.&lt;/b&gt;Duvara yaptığınız graffitinin outline larının düzgün ve temiz olmasına dikkat edin&lt;b&gt;..7.&lt;/b&gt;Yaptığınız grafftilerde mutlaka Fill in yapın.. Fill in siz çalışmaları tavsiye etmiyorum..&lt;br /&gt;&lt;b&gt;8.&lt;/b&gt;Yağtığınız çalışmalar gerek legal olsun gerek illegal olsun, Second Outline çekerseniz daha iyi bir görüntü görünecektir.&lt;br /&gt;&lt;b&gt;9.&lt;/b&gt;Unutmadan çalışmalarınıza highlights verirseniz daha bir göze hoş görünecektir.&lt;br /&gt;&lt;b&gt;10.&lt;/b&gt;Graffiti yapmadan önce mutlaka ne yapıcağınıza karar verip bir taslak hazırlayınız.&lt;br /&gt;&lt;b&gt;11&lt;/b&gt;.Duvara yaparken hazırladığınız taslak elinizde olsun ve ona bakarak ilkönce duvara pastel boya yada tebeşir ile çizin ben pastel boya kullanıyorum. Size büyük kolaylık sağlıyacaktır.&lt;br /&gt;&lt;b&gt;12&lt;/b&gt;.Eğer legal bir çalışma yapıyorsanız ilk önce duvarı bir renk ile boyayınız temiz olması açısından.&lt;br /&gt;&lt;b&gt;13&lt;/b&gt;.Graffiti Sprey ile yapılır. Normak fırça ile yapmak zordur. özellikle kaçak yapılıyorsa her tarafınız boya olabilir.&lt;br /&gt;&lt;b&gt;14.&lt;/b&gt;Sprey boya markası olarak Writerların en çok kullandıkları.. Akçalı - Montana ve Dyo bunları öneriyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tabiki burdan anlatarak sizi graffti yapan bi insan haline getirmem mümkün deği ama size belli başlı şeyleri anlatmaya çalıştım.. Umarım yardımcı olmuşumdur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Not:&lt;/b&gt; Tag isimlerinizi Uzun tutmamaya çalışın.. En fazla 5 harf uzunlukta kullanın derim.. Çünkü graffiti yaparken çok zorlanırsınız Özellikle İllegal Çalışmalarda..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&lt;span style="color:red;"&gt;Ayrıntılı Terimler&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Back-on:&lt;/b&gt; Tren uzerine cikip yapilan calisma.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Battle:&lt;/b&gt; Kapisma,yarisma (graffitide,rapte,breakdanceta olabilir)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Bite&lt;/b&gt;: Bir writer'in stilini kopyalamak,calmak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Blackbook:&lt;/b&gt; Taslak defteri.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Bomb:&lt;/b&gt; Bir yere kacak graffiti yapmak,tagle doldurmak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Buff: &lt;/b&gt;Graffitinin temizlenmesi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Bunny:&lt;/b&gt; Bayan graffitici grubu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Burn:&lt;/b&gt; Daha iyi yapmak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Burner:&lt;/b&gt; Cok iyi yapilmis calisma.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Can: &lt;/b&gt;Sprey boya.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Cap&lt;/b&gt;: Boyayi farkli kalinliklarda s** yarayan sprey basligi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Chuck-up: &lt;/b&gt;Bir yeri hizlica outline ile kaplamak.&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Crew:&lt;/b&gt; Writer ekibi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Donut:&lt;/b&gt; Tren kapisi civarindaki calisma.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;End2end:&lt;/b&gt; Tren vagonu boyunca yapilan calisma.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Fill-in:&lt;/b&gt; Ä°c doldurma.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Going Over&lt;/b&gt;: Bir graffitinin / tagin uzerini baska writerin kendi graffitisi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;/ tagiyle kaplamasi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Hang outs: &lt;/b&gt;Tren calisirken acik pencere ya da kapidan tren disina tag atmak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Highlights:&lt;/b&gt; Calismanin i***landirmasi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;llega&lt;/b&gt;l: Kacak yapilan calisma.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Ink stains: &lt;/b&gt;Kalin yazan keceli kalemler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Kill: &lt;/b&gt;Her yeri boyamak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;King&lt;/b&gt;: Usta graffitici.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Lay-up: &lt;/b&gt;Gece ve haftasonlari trenlerin parkedildigi yer.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Legal&lt;/b&gt;: Izinli yapilan calisma.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Nark:&lt;/b&gt; Yetkililere ihbar eden kisi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;One:&lt;/b&gt; Herhangi bir grupta olmayan writer.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Outline&lt;/b&gt;: Calismanin dis cizgileri.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Panel:&lt;/b&gt; Bir tren vagonunun iki kapisi arasinda, cam altina yapilmis calisma.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Piece:&lt;/b&gt; Graffiti calişmasi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Public:&lt;/b&gt; Okunmasi kolay stil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Quick bombin:&lt;/b&gt; Hizli bombalamak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Quick piece:&lt;/b&gt; Hizli yapilan calisma.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Rack:&lt;/b&gt; Calmak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Rainbow: &lt;/b&gt;Tren kapisi uzerinde tag atmak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Roof top: &lt;/b&gt;Catilara yapilan illegal calisma.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Run-up:&lt;/b&gt; Tren istasyona girdiginde arkasina cikip bombalamak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Simple style&lt;/b&gt;: Basit calisma.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Sketch&lt;/b&gt;: Taslak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Skinny:&lt;/b&gt; Sprey basligi(cap ile ayni anlamda)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Slash:&lt;/b&gt; Bir calismanin uzerine tag atmak.&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&lt;br /&gt;Sticker bomb:&lt;/b&gt; Tag atilmis etiketi bir yere yapistirmak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;T2B(top to bottom):&lt;/b&gt; Bastan asagi kadar boyanan tren paneli.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Tag:&lt;/b&gt; Writer'in takma ismi / imzasi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Taggin'&lt;/b&gt;: Tag atmak / imza atmak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Throw ups: &lt;/b&gt;Gaffitinin basiti, tag'in buyugu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Toy: &lt;/b&gt;Caylak writer.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Walls: &lt;/b&gt;Duvar calismasi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Wild style: Kari***,&lt;/b&gt; okunmasi zor stil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Window down:&lt;/b&gt; Pencere altina yapilan calisma&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6441481039820344795-3023380873969222873?l=iduak.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6441481039820344795/posts/default/3023380873969222873'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6441481039820344795/posts/default/3023380873969222873'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://iduak.blogspot.com/2009/02/graffiti-nedir-nasl-yaplr.html' title='Graffiti Nedir Nasıl Yapılır?'/><author><name>ozzzz</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='25' src='http://1.bp.blogspot.com/_rJTcA7tCWak/SYyjqLjWyMI/AAAAAAAAAD4/Qs-Xj_EdbGg/S220/avatar1895591_1.jpg'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6441481039820344795.post-9020033885532415709</id><published>2009-02-25T07:28:00.001-08:00</published><updated>2009-02-25T07:28:59.133-08:00</updated><title type='text'>Kopuk Uçurtma</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;Hurdacıya sattığı üç tekerlekli bisikleti yüzünden babasından yediği dayağa çok şey borçlu olan ÇAĞLAR TÜFEKÇİ, borcunu ödeyebilmek için yaptığı “Kopuk Uçurtma” isimli stand – art komedi gösterisine sizleri de bekliyor…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:&amp;amp;quot;"&gt;Bilet fiyatları 15 lira olup; &lt;/span&gt;öğrenci, öğretmen, amir, memur, hacı, hoca, dekan, bakan indirimimiz söz konusu bile değildir... Biletleri tiyatronun gişesinden temin edebilir yada telefonla rezervasyon yaptırabilirsiniz...&lt;br /&gt;irtibat tel.: 0.216.345.55.67 Bahariye Sanat Merkezi (eski broadway sineması)&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6441481039820344795-9020033885532415709?l=iduak.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6441481039820344795/posts/default/9020033885532415709'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6441481039820344795/posts/default/9020033885532415709'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://iduak.blogspot.com/2009/02/kopuk-ucurtma.html' title='Kopuk Uçurtma'/><author><name>ozzzz</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='25' src='http://1.bp.blogspot.com/_rJTcA7tCWak/SYyjqLjWyMI/AAAAAAAAAD4/Qs-Xj_EdbGg/S220/avatar1895591_1.jpg'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6441481039820344795.post-1822176400894036513</id><published>2009-02-25T07:26:00.006-08:00</published><updated>2009-02-25T07:28:41.202-08:00</updated><title type='text'>Artık Herkes Bu Genci Konuşacak… Semazen Emre YILDIRIM</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:Arial;font-size:130%;"&gt;Artık Herkes Bu Genci Konuşacak… Semazen Emre YILDIRIM&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İspanyollar Ona Yüz Yılın Aşk Meleği Adını Verdi.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Arial;"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Henüz 24 yaşında olmasına rağmen hayatının 15 yıllını Mevlana hazretlerinin izinde semazenliğe adadı. Beş yıl süren araştırmaları sonunda aşk, dans, Arap ve Mevlevi kültürlerini harmanlayarak aşkın dansını dünyanın gözyaşları arasına bıraktı. Sufi dansın öncüsü olarak bilinen Mısırlı Arapların bizden daha üstün dediği dünya üzerinde örnek alınan tek Semazen Emre YILDIRIM’A İspanyollar yüz yılın aşk meleği adını verdi.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Arial;"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;İspanya ve kanada ülkelerinde yaptığı gösterinde kırmızı güllerle karşılanıp gözyaşları arasında uğurlanıyor. 2009 yılı turnesine yeni bir projeyle çıkacak olan yıldırım gösterilerine ilk olarak Türkiye’de başlayacak.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Arial;"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;İspanyol haber ajanslarında aşk meleği ismi ile duyurulan Yıldırım bu yılın en çok konuşulan ismi olacak&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6441481039820344795-1822176400894036513?l=iduak.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6441481039820344795/posts/default/1822176400894036513'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6441481039820344795/posts/default/1822176400894036513'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://iduak.blogspot.com/2009/02/artk-herkes-bu-genci-konusacak-semazen.html' title='Artık Herkes Bu Genci Konuşacak… Semazen Emre YILDIRIM'/><author><name>ozzzz</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='25' src='http://1.bp.blogspot.com/_rJTcA7tCWak/SYyjqLjWyMI/AAAAAAAAAD4/Qs-Xj_EdbGg/S220/avatar1895591_1.jpg'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6441481039820344795.post-8894707535647537128</id><published>2009-02-25T07:26:00.005-08:00</published><updated>2009-02-25T07:26:47.472-08:00</updated><title type='text'>1 nisan'ın Kökeni</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;1 Nisan&lt;br /&gt;er ne kadar Roma İmparatoru Julius Caesar (Sezar) milattan önce 46 yılında takvimin başlangıcını Ocak ayı olarak ilan ettiyse de, 16. yüzyılın ortalarına kadar Avrupa'da yeni yıl geleneksel olarak, bahar aylarının başlangıç tarihi olarak da kabul edilen, Mart ayının 25'inde başlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1564 yılında Fransa Kralı IX. Charles, takvimi değiştirerek yıl başlangıcını Ocak ayının birinci gününe aldı. O zamanki iletişim şartlarında bazı insanların bundan haberi olmadı, bazıları ise bu kararı protesto etmek amacıyla eski adetlerine devam ettiler. l Nisan'da partiler düzenlediler, birbirlerine hediyeler verdiler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diğerleri ise bunları Nisan aptalları olarak nitelendirip bu güne 'Bütün Aptalların Günü' adını verdiler. Bu günde diğerlerine sürpriz hediyeler verdiler, yapılmayacak bir partiye davet ettiler, gerçek olması mümkün olmayan haberler ürettiler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yıllar sonra takvimin ayları yerine oturup, Ocak ayının yılın ilk ayı olmasına alışılınca, Fransızlar l Nisan gününü kendi kültürlerinin bir parçası olarak görmeye başladılar. Adeti gittikçe süsleyerek, zenginleştirerek ve yaygınlaştırarak devam ettirdiler. Bu adetin İngiltere'ye ulaşması yaklaşık iki yüzyıl sürdü, oradan da Amerika'ya ve bütün dünyaya yayıldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;l Nisan şakalarının sembolünün 'Nisan Balığı' olmasının nedeni ise Mart ayının sonlarına doğru, Güneş'in Balık Burcu'nu terk ediyor olmasıdır.&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6441481039820344795-8894707535647537128?l=iduak.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6441481039820344795/posts/default/8894707535647537128'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6441481039820344795/posts/default/8894707535647537128'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://iduak.blogspot.com/2009/02/1-nisann-kokeni.html' title='1 nisan&apos;ın Kökeni'/><author><name>ozzzz</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='25' src='http://1.bp.blogspot.com/_rJTcA7tCWak/SYyjqLjWyMI/AAAAAAAAAD4/Qs-Xj_EdbGg/S220/avatar1895591_1.jpg'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6441481039820344795.post-9011647008226790390</id><published>2009-02-25T07:26:00.003-08:00</published><updated>2009-02-25T07:26:28.209-08:00</updated><title type='text'>Cam Neden Saydamdır?</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;Cam şaşılacak derecede basit bir maddedir. Dünyanın her köşesinde rahatça bulunabilen kum, kuvars ve sodadan meydana gelmiştir. Fakat camın asıl şaşırtıcı özelliği ne tam bir sıvı ne de gerçek bir katı oluşudur. Aslında sıvıya daha yakındır, çünkü atomik yapısındaki düzen sıvılardaki rasgele düzeni andırır. Katıların atomlarının kristal yapısı ise düzgündür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Katı bir cisimde atomların bir diziliş düzeni vardır. Yani bu diziliş düzeni belli aralıklarla kendini tekrarlar. Camda ise bu özellik yoktur. Çok kuvvetli mikroskoplarla yapılan incelemelerde bile camın yapısında hiç bir kristal oluşumuna rastlanmaz. Arada sırada görülen bazı kristaller ise camdaki kusurlardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cama çok ağdalı bir sıvı diyebiliriz. O kadar ağdalıdır ki, normal dış etkenlerde bile şeklini değiştirmez. Bir sıvıda iç sınırlar bulunmadığından camın içinden geçen bir ışık demeti kırılma ve yansımaya uğramaz, doğrudan geçer. Bu nedenle bir cama baktığımızda arkasındakileri olduğu gibi görürüz. Işık sadece camın yüzeyini aşarken hafifçe kırılır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cam saydamdır, su da saydamdır, öyleyse donmuş su olan kar taneleri niçin beyazdır ve niçin kar örtüsü saydam değildir? Bir cismin üzerine gelen ışığın tümünü yansıttığında beyaz, hepsini tutup hiçbirini yansıtmadığında siyah renkte göründüğünü biliyoruz. Cam saydamdır ancak kırıldığında, tuzla buz olduğunda yerdeki küçük cam parçaları yığını beyaz renkte görünür, çünkü her bir cam parçası ışığı değişik yönde geçirmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kar tanelerinde de aynı şey söz konusudur. Minik taneler üzerlerine gelen ışığı her yöne gelişigüzel yansıtırlar. Bu nedenle kar taneleri de, kar örtüsü de beyaz renkte görünürler. Benzeri durum tuzda da görülür. Tuz, her biri saydam olan küçük kristallerden oluşmuştur ama bunlardan büyük bir miktarı bir kapta bir araya gelince gözümüze beyaz renkte görünürler&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6441481039820344795-9011647008226790390?l=iduak.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6441481039820344795/posts/default/9011647008226790390'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6441481039820344795/posts/default/9011647008226790390'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://iduak.blogspot.com/2009/02/cam-neden-saydamdr.html' title='Cam Neden Saydamdır?'/><author><name>ozzzz</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='25' src='http://1.bp.blogspot.com/_rJTcA7tCWak/SYyjqLjWyMI/AAAAAAAAAD4/Qs-Xj_EdbGg/S220/avatar1895591_1.jpg'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6441481039820344795.post-1224106473558667198</id><published>2009-02-25T07:26:00.001-08:00</published><updated>2009-02-25T07:26:13.044-08:00</updated><title type='text'>Hızlı Okuma Tekniği</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;Bir resme, bir karikatüre bakarız ama bir yazıyı okuruz. Aslında ikisi arasında bir fark yoktur. Gözümüz şekilleri görür, beyin de değerlendirir. Ancak okumayı öğrenmeye başladığımızdan beri edindiğimiz ve hemen herkeste bulunduğu için farkına varamadığımız bazı alışkanlıklar nedeni ile okuma hızımız, insanın sahip olduğu kapasiteye göre hayli yavaştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsanlar sadece göz ve beyin arasında olması gereken okuma işleminin arasına bazı lüzumsuz alışkanlıklar katarlar. Kimi duyulacak şekilde (özellikle çocuklar) sesli okur, kiminin okurken dudakları kıpırdar, kimileri ise yazıyı içinden kelime kelime okur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bütün bu kötü alışkanlıklar okuma süresince ekstra bir güç sarfettirdiğinden okurken çabucak yorulmaya da sebep olurlar. Halbuki okuma sırasında ağız, dil, dudak, damak ve gırtlak gibi organların çalışmalarına hiç gerek yoktur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yavaş okumamızın birinci nedeni gözümüzün görme alanını iyi kullanmamamız yani okurken her kelimeye tek tek bakmamızdır. Bu şekilde normal bir satırı okumak için gözümüzü 8-12 kere hareket ettirmemiz gerekir. Halbuki gözümüzün bir bakışında birden fazla kelimeyi görebildiğimizden aynı uzunluktaki bir kelimeyi 2-3 göz hareketi ile okumamız mümkündür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Günümüzün baş döndürücü temposunda yavaş okuyarak zaman kaybetme lüksümüz yoktur. Örneğin 400 sayfalık bir kitapta yaklaşık 96 000 kelime vardır. Bu kitabı dakikada 150 kelime okuyan bir kişi 10 saatte, 500 kelime okuyan 3 saatte, l 000 kelime okuyabilen ise 1,5 saatte bitirebilir. Basit fakat disiplinli bir eğitimle kazanılacak zaman muazzamdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Okumamızı yavaşlatan en önemli psikolojik etken ise hızlı okursak anlayamayacağımızı zannetmemizdir. Etrafındakilerden sürekli 'tane tane oku' veya 'yüksek sesle oku' direktiflerini alan bir çocuğun bu alışkanlığı zamanla kökleşmiş hale gelir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Halbuki dakikada 6 000 kelime okuyarak küçük yaşta üniversiteye giden Mariel Aragon, dakikada 2 500 kelime okuyarak ABD'yi yöneten John Kennedy hızlı okuyarak daha iyi anlamanın mümkün olduğunun kanıtlarıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Süratli okuma teknikleri ise paragraf okumak, sütun okumak, çapraz okumak gibi çeşitlidir. Bunların içinde anlama bakımından sütun okuma en etkin olanıdır. Bu teknikte 3-4 kelimelik dar bir sütunu okuyorsanız, sütunun ortasından bir doğru boyunca gözleri aşağıya doğru kaydırmak yeterlidir. Devamlı bir çalışma sonunda sütunu tamamıyla anladığınızı göreceksiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Daha geniş sütunlarda da yine aynı şekilde ancak her satırda kelimeleri birer atlayarak yani 4-5 kelimelik bir satırda ikinci ve dördüncü kelimeleri okuyarak sütunu taramak yeterli olmaktadır. Gözler diğer kelimelerin resimlerini çekecek ve beyne ileteceklerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çok fazla kişisel yetenek gerektirmeyen hızlı okuma tekniği ile okumak, konsantrasyonun yanında kültüre ve sürekli egzersiz yapmaya da bağlıdır. Tüm bu koşulları sağlayanlar rahatlıkla dakikada 1000 kelime okuma seviyesine çıkabilmektedirler.&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6441481039820344795-1224106473558667198?l=iduak.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6441481039820344795/posts/default/1224106473558667198'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6441481039820344795/posts/default/1224106473558667198'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://iduak.blogspot.com/2009/02/hzl-okuma-teknigi.html' title='Hızlı Okuma Tekniği'/><author><name>ozzzz</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='25' src='http://1.bp.blogspot.com/_rJTcA7tCWak/SYyjqLjWyMI/AAAAAAAAAD4/Qs-Xj_EdbGg/S220/avatar1895591_1.jpg'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6441481039820344795.post-5867117057854154118</id><published>2009-02-25T07:25:00.003-08:00</published><updated>2009-02-25T07:25:56.725-08:00</updated><title type='text'>S.O.S'in Anlamı</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;Çok kişi S.O.S.'in gemimizi kurtar (Save Our Ship), ruhumuzu kurtar (Save Our Soul) veya diğer sinyalleri durdur (Stop Other Signals) kelimelerinin baş harflerinden oluştuğunu sanır. Bu bilgiler tamamıyla yanlış olup S.O.S. harfleri hiç bir kelimenin baş harfinden oluşturulmamıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tamamen telgraf zamanından kalmadır ve gemilerde de yakın zamana kadar telsiz telgraf kullanılıyordu. Bilindiği gibi telgrafta mors alfabesi denilen sistemde her harf, nokta ve çizgilerin değişik kombinasyonundan oluşuyor. Bu sinyali gönderen maniple denilen alete tek dokunuşta karşıya nokta yani 'bip', biraz daha uzunca basınca 'dııııt' sinyali gidiyordu. Gönderenler de, alanlar da mors alfabesini ezbere bildiklerinden bu 'bip' ve 'dııııt'larda hangi harfler olduğunu çözüyor ve normal yazıya dönüştürüyorlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İmdat çağrısının çok kolay akılda tutulabilmesi için 1908'de üç çizgi, üç nokta, üç çizgi olan S.O.S. seçildi. Yani telsizde 'dııııt, dııııt, dııııt, bip, bip, bip, dııııt, dııııt, dııııt' sinyali aldığınızda hemen acil yardıma ihtiyacı olan biri olduğunu anlıyordunuz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Filmlerde görmüşsünüzdür. Gemiler, özellikle uçaklar, tehlikeli bir durumda yardıma ihtiyaçları olduğunda 'mayday' (meydey) çağrısı yaparak durumlarını bildirirler. Bu kelime Fransızca'da bana yardım et anlamındaki m'aidez kelimesinden türetilmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hiç dikkat ettiniz mi, filmlerde telsizle konuşan her kişinin ismi hep 'Roger' (rocır) dır. Halbuki 'roger' telsiz konuşmalarında 'anladım' anlamında kullanılır ve her iki taraf da cümlenin başında ve sonunda bu kelimeyi kullanırlar. Filmleri tercüme edenler ise bu kelimeyi bir erkek ismi sandıklarından, herkes birbirine 'Roger' diye ismen hitap ediyormuş gibi çevirirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nasıl bizde telefonda harfleri söylemek için Ankara'nın 'A'sı, Bursa'nın 'B'si denilirse Roger kelimesi de İngilizce'de 'R' harfinin tanımı için kullanılır, yani Roger'in 'R'si denilir. R harfi ise mors alfabesinde başlangıçta 'anlama'nın kodu idi. Sonra konuşmalı iletişime geçilince 'Roger' olarak kullanılmaya başlanıldı. Filmleri tercüme edenlerin ABD bahriyesinde nasıl oluyor da bu kadar Roger bir araya geliyor diye uyanmamaları gerçekten ilginç!&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6441481039820344795-5867117057854154118?l=iduak.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6441481039820344795/posts/default/5867117057854154118'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6441481039820344795/posts/default/5867117057854154118'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://iduak.blogspot.com/2009/02/sosin-anlam.html' title='S.O.S&apos;in Anlamı'/><author><name>ozzzz</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='25' src='http://1.bp.blogspot.com/_rJTcA7tCWak/SYyjqLjWyMI/AAAAAAAAAD4/Qs-Xj_EdbGg/S220/avatar1895591_1.jpg'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6441481039820344795.post-351951957137551307</id><published>2009-02-25T07:25:00.001-08:00</published><updated>2009-02-25T07:25:36.735-08:00</updated><title type='text'>Gözlüğün Tarihçesi</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;Şüphesiz tarih boyunca tüm insanlarda görme kusuru olmuştur. 13. Yüzyılda gözlük ortaya çıkıncaya kadar gerek doğuştan gerekse sonradan göz bozukluğu olan insanlar, ömürlerini böyle geçirmeye, iş yapamamaya hatta evden dışarı çıkamamaya mahkumdular.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aslında gözlüğün ana malzemesi olan camın tarihi 4 500 yıl evveline kadar gidiyor. Antik dünya insanlarının optik hakkında bilgileri olduğu, camın belirli bir formunun cisimleri büyüttüğünü fark ettikleri biliniyor. Halta milattan önce l000 yıllarına ait, büyüteç olarak kullanılmış cam örneklerine Girit'teki kazılarda rastlanılmıştır. Ne var ki büyütecin cam haline gelmesi çok zaman aldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gözlüğü ilk bulan kişinin kim olduğu bilinmiyor. İnsanlık tarihinin büyük teşekkür borçlu olduğu, bu parlak buluşu gerçekleştiren kişinin kim olduğu bütün araştırmalara rağmen hala sırrını koruyor. Bu kişinin 1250 veya 1280 yıllarında Venedik'te yaşamış olması büyük bir olasılık, çünkü 13. Yüzyılda, Ortaçağda Venedik, İtalya'da cam üretimiyle ünlü olan bir yerdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlk gözlüklerin mercekleri konveks, yani dışbükeydi ve sadece yakını görme problemi olanların işlerine yarıyordu. Uzağı görme sorunu olanların derdine çare olacak konkav (içbükey) merceklerin üretilmesi için yüzyıl geçmesi gerekecekti. Görüldüğü gibi gözlüğün tarih içindeki gelişmesi oldukça yavaştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uzağı görme sorununu yani miyopluğu düzeltecek merceklerin ancak 15. yüzyılda yapılabilmesinin sebebi o tarihlerde, gözlüğün daha çok yakını okuma amaçlı kullanılması, uzağı görememenin o kadar önemsenmemesi ve içbükey merceklerin imalinin daha zor ve pahalı olmalarıydı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gözlük icat edildikten ancak 350 yıl sonra düşmeden yüzün ortasına tutturulabildi. Aslında bu gözlük tarihindeki en son ve önemli buluştu. Edward Scarlett 1730'da Londra'da sabit gözlük sapını icat etti. Saplar kafaya göre ayarlanabildiği için gözlük burun üzerine daha az ağırlık yapıyor, düşme tehlikesi de önlenmiş oluyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak tüm bu yavaş gelişmeye karşın gözlüğün insanlığa hizmeti büyük oldu, en azından onların yaşama bağlılıklarını arttırdı. Matbaanın icadından, basılan kitap ve gazete sayısının artmasından sonra gözlük lüks olmaktan çıkıp tam bir ihtiyaç oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;14. Yüzyıl ortalarında İtalyanlar gözlük camlarına belki şekillerindeki benzerlikten dolayı 'mercimek' anlamında 'lenticchie' adını verdiler. İngilizcesi de 'lentis' olan mercimek, yaklaşık iki yüzyıl gözlük camı anlamında da kullanıldı. Günümüzde kullanılan 'lens' adının kökeni de bu sebeple mercimeğe dayanıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlk gözlükçü dükkanı 1783'de Philadelphia'da açıldı. Francis Mc Allister dükkanında gözlükleri bir sepetin içine yığıyor, müşteriler de bunları tek tek deneyerek gözlerine uygun geleni alıyorlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlk güneş gözlüklerinin 1430'lu yıllarda Çinliler tarafından kullanıldığını biliyor muydunuz? Ateşte dumanın isi ile kararttıkları gözlükler görme kusurlarını düzeltmek için değildi. Sanılacağı gibi Güneş'ten korunmak için de değildi. Çinliler başta mahkemeler olmak üzere bir çok yerde gözleri görünmesin, düşünceleri göz ifadelerinden belli olmasın diye bu koyu renkli gözlükleri takıyorlardı. Daha sonraları İtalya'dan Çin'e numaralı gözlükler de getirildi ama Çinliler onların da çoğunu iste kararttılar.&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6441481039820344795-351951957137551307?l=iduak.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6441481039820344795/posts/default/351951957137551307'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6441481039820344795/posts/default/351951957137551307'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://iduak.blogspot.com/2009/02/gozlugun-tarihcesi.html' title='Gözlüğün Tarihçesi'/><author><name>ozzzz</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='25' src='http://1.bp.blogspot.com/_rJTcA7tCWak/SYyjqLjWyMI/AAAAAAAAAD4/Qs-Xj_EdbGg/S220/avatar1895591_1.jpg'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6441481039820344795.post-6639956189510858586</id><published>2009-02-25T07:20:00.005-08:00</published><updated>2009-02-25T07:20:51.224-08:00</updated><title type='text'>Yaşamış İnsanların Sayısı?</title><content type='html'>&lt;div id="post_message_24843084" align="justify"&gt;&lt;b&gt;Bunu kesin hatta yaklaşık olarak bilmek bile zor, çünkü evrim teorisi daha tam açıklığa kavuşmuş değil. İnsanı ne zamandan başlayarak insan nüfusuna dahil etmek gerekiyor hususu üzerinde bir fikir birliğine varılabilmiş değil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Maymunlar gibi ellerini ayak gibi kullandığı zamanlardan mı, iki ayağı üzerine kalkmayı başardığı zamandan beri mi, yoksa toplumsal yapıda belli bir üretim yapabildiği, yani diğer canlılardan ayrı olarak içgüdüleri yerine aklını kullanmaya başladığı zamandan beri mi inşam "insan" saymak gerekiyor belli değil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tabii ilk insanlar da on binlerce yıl yiyecek bulma ve yaşama kaygılarından nüfus sayımına vakit ayıramadılar. Tahinini olarak bu sayının 60 milyar ile 110 milyar arasında olduğu sanılıyor. Resin sayı vermeyi seven araştırmacılar ise dünyada 200 bin yıldan bu yana 70 milyar insanın doğup öldüğünü söylüyorlar. Şu anda dünya nüfusunun 6 milyarı geçtiği hesaba katılırsa şu fani dünyadan gelip geçmiş insanların neredeyse yüzde 10'u hala aramızda. &lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;!-- / message --&gt;&lt;!-- sig --&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6441481039820344795-6639956189510858586?l=iduak.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6441481039820344795/posts/default/6639956189510858586'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6441481039820344795/posts/default/6639956189510858586'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://iduak.blogspot.com/2009/02/yasams-insanlarn-says.html' title='Yaşamış İnsanların Sayısı?'/><author><name>ozzzz</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='25' src='http://1.bp.blogspot.com/_rJTcA7tCWak/SYyjqLjWyMI/AAAAAAAAAD4/Qs-Xj_EdbGg/S220/avatar1895591_1.jpg'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6441481039820344795.post-6051233045991322440</id><published>2009-02-25T07:20:00.003-08:00</published><updated>2009-02-25T07:20:37.690-08:00</updated><title type='text'>Çin Seddi'nin Görülebilirliği</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;Bu görüş nereden, kimden doğdu belli değil. Bir kere burada uzay denilince gezegenler ve ışık yılı bazında uzaklıktaki yıldızlar kastedilmiyor. Gözlemin yapıldığı yer olarak dünya üzerinde yörüngede dönen, insan yapısı uzay araçlarından çekilen fotoğraflar ve astronotların gözlemleri esas alınıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dünya yörüngesinde dönen uzay araçlarından dünyadaki pek çok şey görülebilir. Uzay araçları dünya üzerinde ortalama 165 ile 330 kilometre yükseklikte dönüp dururlar. Bu yükseklikten ancak kilometrelerce düz olarak devam eden kanallar hatta otoyollar görülebilir. Oysa dünyadaki insan yapısı şekiller ile akarsular gibi tabiat yapısı şekillerin çoğunluğu böyle değildir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çin Şeddi milattan önce 3. yüzyılda Hun Türklerine ve Moğollara karşı ülkenin kuzey sınırım oluşturmak ve korumak için parça parça yapılmaya başlanmıştır. 6 000 kilometre uzunluğunda olan Çin Şeddi, ortalama yüksekliği 7-8 metre olan iki duvardan oluşmuştur. Bu iki duvarın arasındaki ortalama 6,5 metre mesafe doldurulup taş döşenmiş, birkaç atlının yan yana at koşturabileceği bir yol haline getirilmiştir. Çin Şeddi 7. yüzyılda stratejik önemini kaybetmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İdeal görüşe sahip bir insan, 6,5 metre genişliğindeki Çin Seddi'ni teleskop kullanmadan ancak 20 kilometre yükseklikten görebilir. Yere düşen gölgesi de hesaba katıldığında bu mesafe 60 kilometreye çıkabilir ama burada atmosferin görüş mesafesine olan olumsuz etkisini de unutmamak gerekir. Her iki durumda da bu yükseklik dünya etrafında dönen bir uzay aracı yüksekliğinin çok altındadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uzaya altı kere giderek, en çok gitme rekorunun sahibi, Gemini ve Uzay Mekikleri uçuşlarının da ilk komutanı olan John Young, hiç bir uçuşunda Çin Seddi'ni göremediğini, gören birisini de bilmediğini, şeddin uzaydan görülebilecek kadar belirgin şekil ve renk farkı oluşturmadığını, ancak 250 kilometre yükseklikten Piramitleri ve Rusya'da Baykonur'daki Uzay Merkezini, hatta karla kaplı düzlüklerde temizlenmiş geniş yollan görebildiğini söylüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bırakın uzay araçlarını insan daha aya gitmeden önce bazı kişiler Çin Seddi'nin Ay'dan görülebildiğini iddia etmekteydiler. Şüphesiz bu hiç de doğru değildir. Ay'a giden astronotlara ve bu görevler sırasında çekilen fotoğraflara göre, Ay'dan bakınca dünyada görülenler, beyaz kısımlar (bulutlar), mavi kısımlar (okyanus ve denizler), sarımsı kısımlar (çöller) ile kahverengi ve yeşil kısımlardır (ormanlar ve bitki alanları).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zaten Neil Armstrong (Apollo-11) ve Jim Irwin (Apollo-15) Ay'dan Çin Seddi'nin görülmediğini, bunu düşünmenin bile çok saçma olduğunu ayrıca belirtmişlerdir. &lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6441481039820344795-6051233045991322440?l=iduak.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6441481039820344795/posts/default/6051233045991322440'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6441481039820344795/posts/default/6051233045991322440'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://iduak.blogspot.com/2009/02/cin-seddinin-gorulebilirligi.html' title='Çin Seddi&apos;nin Görülebilirliği'/><author><name>ozzzz</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='25' src='http://1.bp.blogspot.com/_rJTcA7tCWak/SYyjqLjWyMI/AAAAAAAAAD4/Qs-Xj_EdbGg/S220/avatar1895591_1.jpg'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6441481039820344795.post-349811792899914817</id><published>2009-02-25T07:20:00.001-08:00</published><updated>2009-02-25T07:20:22.576-08:00</updated><title type='text'>Soğuğun Baş Ağrıtması</title><content type='html'>&lt;div id="post_message_24843141" align="justify"&gt;&lt;b&gt;İnsanların yaklaşık yüzde 30'unun dondurma gibi çok soğuk bir gıdayı yedikten veya soğuk bir içeceği çabucak içtikten sonra başları ağrır. 'Beyin donması' veya 'dondurma başağrısı' da denilen bu ağrı, kalp hastalarının sol kollarında duydukları ağrı gibi, orijini farklı, duyulduğu yerin farklı olduğu bir ağrı çeşididir. Ağrı ağızda değil de başta duyulmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir görüş, bunun nedeninin sinüslerimiz, yani burnumuzdan aldığımız havayı akciğere giderken nemlendiren, hastalandığımızda şişen, burnumuzun üstündeki boşluklar olduğunu ileri sürüyor. Buna göre soğuk bir şey yenildiğinde, boşluklardaki hava aniden soğuyarak, ağrıya hassas sinir uçlarını tetikliyor ve ağrının başta hissedilmesine sebep oluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diğer bir görüşe göre ise ağzımızın kenarlarında ve tavanında bulunan damarlardaki kan hücrelerinin akışı ağrıya neden oluyor. Soğuk bir şey yenildiğinde kan, o bölgeyi ısıtmak için soğuk kısma hücum ediyor. Bu kanın bir kısmı başımızın ön tarafından geliyor ve geldiği yerdeki acı/ağrı alıcılarını ikaz ediyor ve bu sebeple de ağrı başta duyuluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hangi görüşün tam doğru olduğu henüz kesinlik kazanmış değil. En iyisi soğuk gıdaları biraz daha yavaş yiyip, içmek ve ağızda biraz bekletip ısıtmak. Böylece hem gıdanın lezzeti daha iyi alınır hem de kimsenin başı ağrımaz. &lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;!-- / message --&gt;&lt;!-- sig --&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6441481039820344795-349811792899914817?l=iduak.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6441481039820344795/posts/default/349811792899914817'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6441481039820344795/posts/default/349811792899914817'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://iduak.blogspot.com/2009/02/sogugun-bas-agrtmas.html' title='Soğuğun Baş Ağrıtması'/><author><name>ozzzz</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='25' src='http://1.bp.blogspot.com/_rJTcA7tCWak/SYyjqLjWyMI/AAAAAAAAAD4/Qs-Xj_EdbGg/S220/avatar1895591_1.jpg'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6441481039820344795.post-5594791908567196406</id><published>2009-02-25T07:19:00.004-08:00</published><updated>2009-02-25T07:20:07.930-08:00</updated><title type='text'>Bira Neden Köpürür?</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;Bira yapımının başlangıcı neredeyse tahıl tarımı kadar eskidir. İlk kez 8000 yıl kadar önce Akdeniz'in doğu kıyısında yaşayanlar tarafından yapıldığı sanılmaktadır. Hatta bağcılık ve şarapçılığın yaygınlaşmasından önce Akdeniz kıyılarında biracılığın bilindiği tarih kaynaklarından anlaşılmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Günümüzde nasıl rakı Türklerin, şarap Fransızların, votka Rusların milli içkisi haline gelmişse, bira da başta Almanya olmak üzere kuzey-batı Avrupa'nın milli içkisi olarak kabul edilebilir. Almanya'da kişi başına yıllık bira tüketimi Türkiye'nin 20 katıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bütün dünyada hemen hemen aynı telaffuz edilen bira adı da Flemenkce 'bier'den gelmedir. Alkol ve rakı kelimelerinin kökenleri ise Arapçadır. Alkol, 'el-kühül' (veya el-küül) maddenin ruhu anlamında bildiğimiz kül kelimesinden, rakı ise ter, damla (damıtmada çıkan buğu) anlamındaki arak (araki) kelimesinden dilimize geçmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sadece birayı açınca değil soda, kola, köpüklü şarap gibi içeceklerin de kapaklarını açınca önce bir fısırtı sesi duyarız, sonra şişenin dibinden yukarı doğru yükselen kabarcıkları görürüz. Birada bu olay biraz uzun ve bardağa konulunca da devam eder ve bardağın üzerinde bir köpük tabakası oluşur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Karbondioksit kabarcığı önce bardağın iç yüzündeki mikroskobik çatlakların içinde oluşur. Her bir kabarcık yaşamına gözle görülmeyen karbondioksit salkımı halinde başlar, bira içinden yeni karbondioksit molekülleri yutarak büyür. Kritik boyuta ulaşınca geliştiği noktadan ayrılarak sıvının içine katılır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kabarcıklar yükselirlerken içlerine daha fazla karbondioksit alarak büyümeye devam ederler. Yarıçapları milimetrenin üçte birini geçene kadar küresel olan şekilleri daha büyüyünce elipsoidal olur. Biranın içinde erimiş halde bulunan karbondioksitin basıncı kapak açılınca daha da arttığından karbondioksit rahatça kabarcıkların içme girmeye devam eder. Kabarcıklar da bardağın tepesine yaklaştıkça hızlanırlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kabarcıkların bu oluşumu kolalı içecekler ve sodada da aynı ama onlar bardağa konuldukları zaman bardağın üzerinde kalın bir köpük tabakası oluşmaz. Birada köpük oluşmasının nedeni karışımında bulunan proteinler ve katkı maddeleridir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diğer içeceklerde hava kabarcıkları yüzeye geldiklerinde havaya karışarak yok olurlarken birada üretimde kullanılan şerbetçiotunun içinde bulunan az miktardaki reçine köpük zarlarının direncini arttırır, arpanın büyük moleküllerinde bulunan proteinler kabarcıkların etrafında bir duvar oluştururlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böylece biradaki kabarcıklar sağlamlıklarından dolayı hemen havaya karışmazlar, bardağın tepesine birikerek köpük tabakasını oluştururlar. Bira bardağa ne kadar hızlı dökülürse havayla temas ve havaya karışma olayı da o kadar az olur ve daha kalın bir köpük tabakası meydana gelir&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6441481039820344795-5594791908567196406?l=iduak.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6441481039820344795/posts/default/5594791908567196406'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6441481039820344795/posts/default/5594791908567196406'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://iduak.blogspot.com/2009/02/bira-neden-kopurur.html' title='Bira Neden Köpürür?'/><author><name>ozzzz</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='25' src='http://1.bp.blogspot.com/_rJTcA7tCWak/SYyjqLjWyMI/AAAAAAAAAD4/Qs-Xj_EdbGg/S220/avatar1895591_1.jpg'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6441481039820344795.post-4206167130892090776</id><published>2009-02-25T07:19:00.003-08:00</published><updated>2009-02-25T07:19:49.284-08:00</updated><title type='text'>Yalnızca Havuç Yenirse</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;Evet doğrudur. Hatta bu konuda çok ileri gidilirse ölüme yol açabilecek zehirlenmeler bile olabilir. Fakat havuçtan zehirlenme olayı o kadar azdır ki, patatesin yeşillenmiş kısmının yaratabileceği zehirlenmenin yanında değerlendirmeye bile alınmaz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Havuç, kökü yenilen otsu bir bitkidir. İlk olarak bundan 3 000 yıl kadar önce Orta Asya'da Afganistan dolaylarında yetiştirilmiş, buradan da Ortadoğu yoluyla dünyaya dağılmıştır. Aslı yol kenarlarında, kıraç yerlerde yetişen yabani havuçtur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlk havuçların renklen turuncu değildi. Beyaz, pembe ve sarı idiler. Turuncu veya kırmızımsı havuçlar 1600'lü yıllarda Hollandalılar tarafından geliştirilmişlerdir. Günümüzde tüketilen havuçların hemen hemen tümü Hollanda kökenlidir. Beyaz ve sarı renkteki havuçlar yem olarak kullanılırlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çok besleyicidir. Çiğ veya pişmiş olarak yenilebilir. İçinde yüzde 9 karbon hidrat ve karoten denilen boya maddesi bulunur. Bu boya maddesi, rengi san ve turuncu olan bütün meyve ve sebzelerde bulunur. Bunlar yenildiğinde vücudumuz karoteni A-vitaminine çevirir. Bir adet havuç vücudumuzun günlük A-vitamini ihtiyacının yüzde 220'sini karşılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;A pro-vitamini şeklinde havuçta bol miktarda bulunan karoten, sağlıklı büyümeye, derimizi ve saçlarımızı canlı tutmaya yarar, enfeksiyonlara karşı vücuda direnç kazandırır, ayrıca geceleyin iyi görmeye yaradığı da ileri sürülüyor. Kandaki hemoglobin miktarını arttırarak kanın tazelenmesini sağlar. Kaynatılarak içilen suyu ishale iyi gelir. Karoten sadece havuçta değil kavunda ve balkabağında da vardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Havuç çok miktarda yenildiğinde cildi turuncu renge çeviren de bu karoten denilen turuncu renkli boya maddeleri, yani pigmentlerdir. Aslında normal olarak yenildiğinde bir tesiri olmayan karoten çok miktarda yenilen havuç vasıtası ile aşırı alındığında cildin rengini de değiştirir ama bu geçicidir. Ancak ısrarla aşırı havuç yenilmesine devam edilirse ciddi sonuçları görülebilir&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6441481039820344795-4206167130892090776?l=iduak.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6441481039820344795/posts/default/4206167130892090776'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6441481039820344795/posts/default/4206167130892090776'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://iduak.blogspot.com/2009/02/yalnzca-havuc-yenirse.html' title='Yalnızca Havuç Yenirse'/><author><name>ozzzz</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='25' src='http://1.bp.blogspot.com/_rJTcA7tCWak/SYyjqLjWyMI/AAAAAAAAAD4/Qs-Xj_EdbGg/S220/avatar1895591_1.jpg'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6441481039820344795.post-1851939521056213475</id><published>2009-02-25T07:19:00.001-08:00</published><updated>2009-02-25T07:19:22.213-08:00</updated><title type='text'>Arı Sütü Nedir?</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;Bir arı kolonisinde on binlerce işçi arı, binlerce erkek arı ve sadece bir tane ana (kraliçe) arı vardır. Ana arı kovanın her şeyidir, yokluğunda iş düzeni ve üretim durur. Ana arı kovanda tek olduğu gibi, ölümü halinde yerine geçebilecek ikinci bir arıya da izin vermez. Kovanda ana arı adayı olmak demek ölüm demektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ana arının yok olmasına bir şekilde ölmesi neden olabileceği gibi arıcı tarafından da bilinçli olarak kovandan alınabilir. Ana arı yok olunca koloninin kendisine süratle yeni bir ana arı edinmesi gerekecektir. Bu yeni ana arı eskisinin yumurtladığı son yumurtalardan çıkacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu yumurtaların arı sütü ile beslenmesi, yeni ana arının arı sütü içinde doğuş ve gelişme evrelerini geçirmesi gerekmektedir. Burada görev yine işçi arılara düşer. İşçi arılar üst çene bezlerinden beyaz renkte, pelte kıvamında, hafif keskin koku ve tatta bir sıvı salgılarlar. İşte arı sütü budur. Bu salgı ile beslenen yumurtalar 16 gün sonra arı olarak gözü terk ederler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;An yetiştiricileri bu safhada larvaları yok ederek, arı sütünü kaşıklarla gözlerden toplarlar. Her bir gözden yaklaşık O, l gram arı sütü alınabilir. Yüzde 65'i su, yüzde 35'i ise protein, yağ, şeker ve vitamin ihtiva eden kuru maddeden oluşmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Arı sütü, özellikle sinir sistemi hastalıklarında, yorgunluk sorunlarında, kısırlık ve damar sertliği tedavilerinde, insana güç ve zindelik kazandırmada kullanılan, doğrudan doğadan gelen önemli bir tabii gıdadır. Piyasaya saf veya bala karıştırılmış halde, draje veya tablet halinde sunulmaktadır.&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6441481039820344795-1851939521056213475?l=iduak.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6441481039820344795/posts/default/1851939521056213475'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6441481039820344795/posts/default/1851939521056213475'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://iduak.blogspot.com/2009/02/ar-sutu-nedir.html' title='Arı Sütü Nedir?'/><author><name>ozzzz</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='25' src='http://1.bp.blogspot.com/_rJTcA7tCWak/SYyjqLjWyMI/AAAAAAAAAD4/Qs-Xj_EdbGg/S220/avatar1895591_1.jpg'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6441481039820344795.post-4151354326103079845</id><published>2009-02-25T07:18:00.002-08:00</published><updated>2009-02-25T07:19:05.780-08:00</updated><title type='text'>Şarabın Yıllanması</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;Dünyanın çeşitli yerlerinde yetiştirilen üzümlerin renkleri de çok çeşitlidir. Şarap yapımında kullanılan üzümlerin renkleri iki ana gurupta toplanır. San ile yeşil arasında rengi olanlara 'beyaz üzüm', kırmızı ile mavimsi siyah renk arasında olanlara 'siyah üzüm' denilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kırmızı şaraplar siyah üzümden yapılırken, beyaz şarapların da sadece beyaz üzümlerden yapıldığı bilgisi doğru değildir. Burada önemli olan üzümün kabuğudur. Kırmızı üzümü olduğu gibi kullandığınızda kırmızı şarap elde edersiniz. Kırmızı veya beyaz fark etmez tüm üzümlerin kabuklarını soyduğunuzda ise sonuçta beyaz üzüm elde edersiniz. Yıllanma terimini bütün şaraplar için kullanmak yanlıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eğer şarap ileride yıllandırılacağı düşünülerek imal edilmişse bu gerçekleşebilir. Diğerlerinde şarabı özellikle sofra şarabını yıllarca saklamak ona değer kazandırmaz. Yıllandırılabilen şaraplar çok seçkin bir tür kırmızı şaraplardır. Dünyada üretilen bu tür şarapların ancak yüzde 5'i yıllanmaya uygundur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şaraplar genellikle meşe ağacından yapılmış varillerde dinlendirilirler. Sonra şişeye alınanlar şişelerinde de 20 yıl kadar bekletilirler. Yıllanma hızı şişenin içinde varillere göre daha düşüktür. Şaraplar varillerden alındıklarında tatları biraz tatlı olabilir. 6 ay beklenilirse mayhoş olmaya başlayabilirler. Tekrar yumuşak, hoş ve tatlı hale dönüşmeleri için en az 5 yıl daha beklemek gerekir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kırmızı şaraplarda yıllandıkça oluşan bu gelişmenin sebebi üzümün kabuğu ile birlikte imal edilmeleridir. Üzümün kabuğunda 'tanin' adı verilen bir kimyasal bileşim vardır. Başlangıçta şarabı etkilemeyen tanin molekülleri zamanla birleşerek daha büyük moleküller oluştururlar ve yıllanmış şarabın oluşmasını sağlarlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Küçüklerin birleşerek büyükleri oluşturmalarına kimya dilinde 'polimerizasyon' deniliyor. Eğer bir daha bu tip bir şarap siparişi verirseniz ve ilk tattığınızda 'ah, çok iyi polimerize olmuş' derseniz, çevreye bir şarap uzmanıymışsınız izlenimini verebilirsiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şarabın içinde oluşan kimyasal reaksiyonlar bu kadarla da bitmiyor. Etil alkol ile tartarik asidin dengeye gelmesi 13 yıl alıyor. Yani iyi bir yıllanmış şarap en az 20 yılda ortaya çıkıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İyi bir yıllanma için öncelikle şarap, ısı değişimlerinden, doğrudan gelen ışıktan ve titreşimlerden korunmalıdır. Bunun için şarabın, karanlık bir yerde, serin bir ortamda, tercihen 12 derecede ve yatık olarak kalması gerekir. Şişenin mantarının kurumaması, şarabın hava almaması için ortam biraz da nemli olmalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şarabı teknolojinin imkanlarını kullanarak, şişedeki oksijeni alıp, ısıtarak çok daha süratli yıllandırmak mümkün. Ancak şarap üreticileri bunu, tüm işlemleri, özellikle ısıtma süresini kontrol bakımından çok riskli buluyorlar. Bu tip üretimi meslek ahlakı bakımından da doğru bulmuyorlar.&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6441481039820344795-4151354326103079845?l=iduak.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6441481039820344795/posts/default/4151354326103079845'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6441481039820344795/posts/default/4151354326103079845'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://iduak.blogspot.com/2009/02/sarabn-yllanmas.html' title='Şarabın Yıllanması'/><author><name>ozzzz</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='25' src='http://1.bp.blogspot.com/_rJTcA7tCWak/SYyjqLjWyMI/AAAAAAAAAD4/Qs-Xj_EdbGg/S220/avatar1895591_1.jpg'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6441481039820344795.post-5142046627173310084</id><published>2009-02-25T07:18:00.001-08:00</published><updated>2009-02-25T07:18:20.624-08:00</updated><title type='text'>Gıdaların Dondurulması</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;Bugün artık hemen hemen her evde buzdolabı var. Günlük gıdalarımızı bozulmasınlar diye buzdolabında saklarken, uzun süre saklayacaklarımızı da buzluk veya derin dondurucu dediğimiz kısmına koyuyoruz. Gıdaların normal hava şartlarında bozulmalarının nedeni, bu ortamda gıdada bulunan bakterilerin, mikropların kısacası mikro organizmaların gelişerek faaliyetlerini sürdürmeleridir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gıdaları soğukta veya dondurarak muhafaza en çok başvurulan ve püf noktalan olan yöntemlerdir. Bu arada gıda muhafazasında tam tersi yollar da vardır. Isıtarak muhafaza ve kurutma gibi. Hatta turşu kurmak bile bir muhafaza yöntemidir. Dondurarak muhafazaya geçmeden önce pastörizasyon, sterilizasyon gibi sık sık ismini duyduğumuz veya etiketlerin üzerlerinde gördüğümüz terimlerin anlamlarına bir bakalım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gıdaları daha dayanıklı kılmak amacıyla uygulanan yöntemlerden pastörizasyon ve sterilizasyon ısıl uygulama ile muhafaza anlamına gelmektedirler. Sterilizasyonda gıda 100 derecenin üzerinde ısıtılır. 100 derecenin altındaki ısıl uygulamalar ise pastörizasyon adını alır. Her iki yöntemde de amaç daha işin başında bakteri ve mikropları öldürmektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hangi yöntemin uygulanacağını gıdanın asit durumu belirler. Asit oranı fazla gıdalarda bakteri ve mikropların ısıya dirençleri azalır. Bunun için düşük asitli gıdalar sterilize edilirlerken yüksek asitli gıdalar pastörize edilirler. Ancak sütte durum farklıdır. Süte pastörizasyon işleminin uygulanmasının asıl amacı dayanıklı bir ürün elde etmekten ziyade verem mikrobunu öldürmektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kurutarak saklamada, su ortamdan uzaklaştırılır. Böylece bakteri ve mikropların gelişmesi önlenir, biyokimyasal reaksiyonlar en aza indirilir. Ancak yine de bazı kimyasal reaksiyonlar oluşur ve bunlar da renk koyulaşmasına ve gıdanın acılaşmasına yol açarlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Soğukta muhafazada, gıdanın hücre suyu, en fazla donma noktasına kadar soğutulur. Meyve ve sebzelerde bu sıcaklık +4 ile -2 derece arasındadır. Bu yöntemin en yaygın kullanma yeri buzdolabıdır ve dondurarak muhafaza ile karıştırılmaması gerekir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Günümüzde gıdaların dondurularak saklanması çok yaygın bir şekilde uygulanan en iyi muhafaza yöntemidir. Bu yöntemde hücre suyunun donması ve hücrelerin ölmesinin sağlanmasına kadar sıcaklık düşürülür. Gıdalar genellikle -40 derecede dondurulur, -18 veya -20 derecede muhafaza edilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gıdadaki su miktarının azalması bakteri ve mikropların yaşamalarına uygun olmayan bir ortam yaratır. Ancak dokulardaki suyun donarak buza dönüşmesi sırasında hacim büyüdüğünden hücrelerdeki doku yapıları da bozulabilir. Bunu önlemek için donma olayının hızı çok iyi kontrol edilmelidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gıdaları yavaş yavaş dondurursak oluşan buz kristalleri hücre dokularını parçalayacağından, yapısı bozulmuş olan bu gıda çözünme sırasında dışarıdan gelecek bakterilerin hücumuna karşı direnç gösteremez ve çabucak bozulur. Donma sırasında oluşan buz kristallerinin boyutları, donma hızına bağlıdır. O halde donma, buz kristallerinin büyümelerine fırsat bırakmayacak şekilde mümkün olduğunca hızlı olmalıdır (şok donma).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu şekilde dondurulmuş gıdalar tüketiciye ulaşana kadar dondurulmuş durumda olmalı ve depolarda -18 derecenin üstüne çıkılmamalıdır. Çünkü bir kere dondurulduktan sonra çözülen gıda artık steril değildir, hatta bu durumda bozulma daha hızlı oluşur, tekrar dondurmak da çare değildir.&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6441481039820344795-5142046627173310084?l=iduak.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6441481039820344795/posts/default/5142046627173310084'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6441481039820344795/posts/default/5142046627173310084'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://iduak.blogspot.com/2009/02/gdalarn-dondurulmas.html' title='Gıdaların Dondurulması'/><author><name>ozzzz</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='25' src='http://1.bp.blogspot.com/_rJTcA7tCWak/SYyjqLjWyMI/AAAAAAAAAD4/Qs-Xj_EdbGg/S220/avatar1895591_1.jpg'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6441481039820344795.post-6825858607391889027</id><published>2009-02-25T07:17:00.004-08:00</published><updated>2009-02-25T07:18:06.723-08:00</updated><title type='text'>Düdüklü Tencere</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;Tencere daha 14. yüzyılda hemen hemen tamamıyla bugünkü şeklini aldı. O zamanlar tencereler sadece yemek pişirmek için değil, su kaynatmak hatta içinde çamaşır yıkamak için bile kullanılıyordu. En eski tencereler dökme demirdendiler. Sonraları toprak, bakır, alüminyum, emaye ve camdan olanları da yapıldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bakır tencerelerin, kullanış ve dayanma bakımından iyi olmalarına karşın sık sık kalaylanmaları gerekir. Alüminyum tencerelerin sakıncalı yanlan ise kesif soda ve alkali eriyiklerin alüminyum üzerine olan etkileridir. Sıcak-soğuk farkından etkilenip çatlasalar da en sağlıklı tencereler cam (payreks) olanlarıdır. Pişirme sırasında içleri görülebildiğinden sık sık kapaklarının açılması gerekmez, yiyeceğin vitamini kaçmaz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Düdüklü tencerelerin yan yüzleri basınca dayalı malzemeden yapılır. Kapaklan ise ilginçtir. Çevrilince tencerenin ağzını içten sıkı sıkı kapatırlar ve buharın kaçmasına mani olurlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Düdüklü tencerenin kapağında herhangi bir patlama tehlikesine karşı, istenen basınca, dolayısıyla pişme derecesine göre ayarlanabilen bir subap vardır. Basınç ayarlananın üstüne çıkınca subap açılır, buhar buradan dışarı kaçar, hızla çıkan buharın çıkardığı düdük sesi de etrafı olaydan haberdar eder. Düdüklü tencere ismini de bu nedenle almıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Düdüklü tencerenin pişirme prensibinde suyun kaynama özelliği yatar. Su 100 derecede kaynar demek tek başına doğru bir ifade değildir. Kaynama sıcaklığı atmosfer basıncı ile doğrudan ilgilidir. Basınç atmosfer basıncından düşükse, su daha düşük sıcaklıklarda da kaynayabilir veya basınç atmosfer basıncından yüksekse suyun kaynaması için daha yüksek sıcaklıklar gerekir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Normal tencere ısıtıldığında su 100 derecede kaynar ve tüm su kaynayana kadar bu sıcaklık sabit kalır, yemek de bu sıcaklık da pişer. Düdüklü tencerede ise buhar dışarı kaçamadığından tencerenin içindeki basınç gittikçe artar, dolayısıyla su 100 derecede kaynamaz, tenceredeki sıcaklık 130 dereceye kadar çıkar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böylece pişirilmesi istenen besinlerin ısısı suyun kaynama derecesinden çok daha yükseğe çıkar. Bu yüksek sıcaklık yiyeceğe süratle nüfuz ederek, vitamin ve minerallerini kaybetmeden daha çabuk pişmesini sağlar. Bundan dolayı et haşlaması en çok yarım saatte, kuru sebzeler yirmi dakikada pişebilirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gelelim düdüklü tencerenin öyküsüne. 1682 yılının 12 Nisan akşamı Londra'da bir evde kraliyet sosyetesinden bir grup yemek yiyeceklerdir. Bu yemek o güne kadar yenmiş yemeklerden farklıdır çünkü davetlilerden Fransız mucit, 35 yaşlarındaki Deniş Papin, yemeği son buluşu olan, her tarafı kapalı, üzerinde emniyet vanası olan bir kap içinde pişirecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Papin, gazlarla ilgili ana kanunları formüle eden İrlandalı fizikçi Robert Boyle'nin asistanıdır ve kabın içindeki buhar basıncını arttırarak, yemeğin sıvı kısmının kaynama noktasını yükselten bu buluşunu 1679'da gerçekleştirmiştir. Yemekte bulunanlar pişen etten o kadar memnun olmuşlardır ki, bu buharlı tencere süratle yayılmış, hemen hemen bütün yiyeceklerin hatta pasta ve pudinglerin pişirilmelerinde bile kullanılmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her icadın ilkinde olduğu gibi, bunda da bazı aksamalar olmuş, emniyet valfı sık sık tutukluk yapmış, güzel bir akşam yemeği yemeye hazırlananlar, tencere patlayınca yiyecekleri duvarlarda seyretmek zorunda kalmışlardır. Bu patlamalar düdüklü tencerenin neredeyse 150 yıl unutulmasına yol açmıştır. Tekrar popüler olması ise Napoleon Bonaparte sayesinde olmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;'Bir ordu midesi üzerinde hareket eder' diye bir vecizenin sahibi olan Napoleon askerlerine yiyecek ikmalini sağlıklı yapamamaktan şikayetçi idi. Bu sorunu çözmek için parasal ödül vaat etmesi üzerine Fransız şef Nicholas Appert, Papin'in buluşunu geliştirerek günümüzdekine benzer pratik bir düdüklü tencere yapmış ve tekrar yaygın olarak kullanılmasını sağlamıştır. &lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6441481039820344795-6825858607391889027?l=iduak.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6441481039820344795/posts/default/6825858607391889027'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6441481039820344795/posts/default/6825858607391889027'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://iduak.blogspot.com/2009/02/duduklu-tencere.html' title='Düdüklü Tencere'/><author><name>ozzzz</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='25' src='http://1.bp.blogspot.com/_rJTcA7tCWak/SYyjqLjWyMI/AAAAAAAAAD4/Qs-Xj_EdbGg/S220/avatar1895591_1.jpg'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6441481039820344795.post-902132247941302222</id><published>2009-02-25T07:17:00.003-08:00</published><updated>2009-02-25T07:17:53.381-08:00</updated><title type='text'>Yumurtanın Rengi</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;Bakkaldan veya marketten yumurta alırken kabuğunun rengi sizin için önemli mi, bu konuda bir tercihiniz var mı? Sizce kabuk renkleri farklı olan yumurtaların içleri de besin değeri olarak farklı olabilir mi? Tavukların niçin bazılarının yumurtaları beyaz da bazılarının açık kahverengi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu konuda iki zıt ama ikisi de yanlış olan görüş var. Kabuktaki beyaz rengin, yumurtanın ideal oluşumunu tamamladığını gösterdiğini, bunun dışında bir renk değişiminin kalitede düşüş anlamına geldiğini iddia edenlerin yanı sıra kabuğun rengi ne kadar koyu ise besin açısından da o kadar değerli olduğunu ileri sürenler de var. Genellikle Avrupa ülkelerinde kahverengi yumurtalar makbul sayılırken ABD'de durum tam tersidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oysa her iki görüş de yanlıştır. Besin değeri, lezzet ve pişme karakteristikleri bakımından her iki renk yumurtanın da içi aynı değerdedir. Her iki yumurtada da aynı miktarda protein, mineral ve vitaminler (C vitamini hariç) vardır. Tabii tavuğun yediği yemin kalitesi de belirli farklar yaratabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yumurtanın içi değil de kabuğunun rengi ile haklı olarak ilgilenenler sadece onları paketleyenler ve satanlardır, çünkü bir pakette hep aynı rengin olması müşteri tarafından tercih edilmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tabiatta yaşayan hayvanların yumurtalarını renkli veya koyu renkte hatta gölgeli ve çizgili şekilde yumurtlamalarının ana nedeni, bu yumurtaları yemek isteyen düşmanlarına karşı kamuflaj yaparak neslin devamını sağlamaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yumurtaların kabuklarının renklerini, tavuğun kökenine, atalarının yaşadığı yerlere bağlayanlar da var. Bu görüşe göre Asya kökenli tavukların yumurtaları kahverengi, Akdeniz kıyıları kökenlilerin ise beyaz oluyormuş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Daha çok kabul gören bir diğer görüşe göre ise beyaz kabuklu yumurtalar beyaz ibikli ve kulak memesi beyaz olan tavuklar tarafından yumurtlanıyormuş. İbik ve kulak memesi kırmızı olanlar ise kahverengi kabukları olanları yumurtluyormuş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kabuğu hangi renk olursa olsun işte size yumurta ile ilgili bazı faydalı bilgiler: Yumurtayı haşlayıp haşlamadığınızı unuttunuz. Masanın üstünde fırıldak gibi döndürün. Eğer hemen duruyorsa taze yani pişmemiş, biraz daha uzun süre dönmeye devam ediyorsa içi katı yani haşlanmış demektir. Yumurtanın tazeliğini merak ediyorsanız suya koyun, taze ise suda batacak, bayat ise yüzecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yumurtada hemen hemen hayati tüm vitaminler vardır. Bulunmayan tek vitamin C vitaminidir. Yumurtanın besin değeri yüksek olan kısmı sarışıdır. Akı ve sarısı karıştırılarak, omlet gibi pişirilen yumurtalarda, aktaki bazı maddeler sarıdaki vitaminlerin bir kısmının etkilerini yok ederler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kalori açısından et ve süt ile mukayese edildiğinde, 55 gramlık bir yumurta, 40 gram yağlı sığır etine veya 100 gram yağlı süte eşdeğerdedir. &lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6441481039820344795-902132247941302222?l=iduak.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6441481039820344795/posts/default/902132247941302222'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6441481039820344795/posts/default/902132247941302222'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://iduak.blogspot.com/2009/02/yumurtann-rengi.html' title='Yumurtanın Rengi'/><author><name>ozzzz</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='25' src='http://1.bp.blogspot.com/_rJTcA7tCWak/SYyjqLjWyMI/AAAAAAAAAD4/Qs-Xj_EdbGg/S220/avatar1895591_1.jpg'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6441481039820344795.post-7535834209605357848</id><published>2009-02-25T07:17:00.001-08:00</published><updated>2009-02-25T07:17:23.928-08:00</updated><title type='text'>Antifirizin İşlevi</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;Arabamızın motoru arabayı yürütecek gücü sağlarken bir yandan da ısı üretir. Motor bloğu içinde devamlı dolaşan su ile motor soğutulur. Motordan aldığı ısı ile ısınan bu su da radyatörde havanın yardımıyla soğutulur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kapalı bir çevrimde ve ideal ısı dengelerinde devamlı oluşan bu olayın farkına biz ancak, herhangi bir arıza durumunda soğutma olayı yetersiz kaldığında, radyatörden buharlar çıktığında, yani bilinen tabiri ile arabamız hararet yaptığında varırız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kışın soğuk aylarında, hava sıcaklığı sıfırın altına düşünce, arabamız kapı önünde hareketsiz halde iken bu soğutma suyu da her su gibi donabilir. Donunca genişler ve yaptığı basınçla motor bloğunu çatlatabilir. Bu olayı önlemek için suyun içine, sıfırın çok altındaki derecelerde bile donmasına mani olacak 'antifiriz' dediğimiz sıvı ilave edilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Motorun soğutma suyunun içine ne oranda antifiriz konulacağını, o bölgede olabilecek en düşük hava sıcaklığı belirler. O zaman şöyle düşünülebilir. Tam emniyetli olması bakımından, soğutma suyunun yerine niçin tamamen antifiriz doldurmuyoruz? Antifiriz oranı yüzde yüzü bulunca sıcaklık ne kadar düşerse düşsün maksimum korunma sağlanmış olmaz mı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayır, olmuyor. Mantıken ters gelebilir ama belirli orandan fazla konulan antifiriz bu sefer de tamamen ters tepki veriyor. Suya yüzde 50 oranında katılmış antifiriz -37 derecede donarken, antifirizin kendisi yani saf antifiriz -12 derecede donuyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Suyla karışabilen her şey onun sıfır derece olan donma noktasını düşürür. Yani donma derecesini düşürmek için suya toz şeker, şurup hatta aküdeki asit bile konulabilir. Hepsi de bir dereceye kadar aynı işlevi görür ancak hiçbiri diğer tehlikeli yan etkileri bakımından tavsiye edilmez.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlk otomobillerde şeker ve balın antifiriz olarak kullanılmaları denendi, sonraları ise alkolde karar kılındı. Ancak bu sefer de alkolün kaynama noktası düşük olduğundan motor sıcakken sorun çıkardı. O halde ideal antifirizin donmayı önlemesi ama aynı zamanda da suyun kaynamasına sebep olmaması gerekiyordu. Günümüzde bu amaçla 'etilen glikol' denilen renksiz kimyasal bir sıvı kullanılıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Suyun içine katılan kimyasalların donmayı önleme özelliği, suyun ve buzun moleküler yapıları ve antifirizin bu yapılara olan etkisinden ileri geliyor. Bilindiği gibi tüm sıvılarda olduğu gibi suda da moleküller serbest ve düzensiz halde, katılarda (buzda) ise sabit ve düzgün bir yapıdadırlar. Su donarken önce moleküllerinin hareketleri yavaşlar sonra da düzgün ve sabit bir pozisyona gelirler yani kristalleşirler. İşte antifirizin buradaki rolü. moleküllerinin su molekülleri ile birleşerek onların buz kristalleri oluşturmalarına mani olmaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki öyleyse ortada su yokken antifiriz kendi kendine niçin daha çabuk donuyor? Çünkü suya katıldığında antifirizin su moleküllerine yaptığını su da antifiriz moleküllerine yapar. Donmayı önlemek daha doğrusu geciktirmek iki taraflı çalışır, su da antifirizin donma derecesini düşürür. Sonuç olarak arabanın soğutma suyuna önerilenden fazla antifiriz konmasının hiçbir faydası yoktur aksine zararı vardır.&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6441481039820344795-7535834209605357848?l=iduak.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6441481039820344795/posts/default/7535834209605357848'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6441481039820344795/posts/default/7535834209605357848'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://iduak.blogspot.com/2009/02/antifirizin-islevi.html' title='Antifirizin İşlevi'/><author><name>ozzzz</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='25' src='http://1.bp.blogspot.com/_rJTcA7tCWak/SYyjqLjWyMI/AAAAAAAAAD4/Qs-Xj_EdbGg/S220/avatar1895591_1.jpg'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6441481039820344795.post-6329099089655405125</id><published>2009-02-25T07:16:00.002-08:00</published><updated>2009-02-25T07:17:03.063-08:00</updated><title type='text'>Pusulanın Kuzeyi Göstermesi</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;Dünyanın kendisi, çekirdeğindeki soğumamış kısımlarından dolayı dev bir mıknatıstır. Bu büyük mıknatısın artı ve eksi uçları kuzey ve güney kutuplarındadır. Ancak bildiğimiz coğrafi kutuplarda değil. Pusulanın minik ucu tam kuzeyi göstermez, gösterdiği noktaya magnetik kutup denir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Pusulanın gösterdiği kuzey yönünü devamlı takip ederseniz kuzey kutbuna hiçbir zaman ulaşamazsınız. O noktadan 7 derece yani kilometrelerce uzaklıktaki magnetik kutba varırsınız. Olayın ilginçliği bu kadarla da bitmiyor. Bilimin kesin olarak saptadığı bir sürpriz daha var. Bu magnetik kutupların yerleri de sabit değil, zamanla değişiyor, kuzey güneye, güney kuzeye geliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eğer elinize bir pusula alıp zaman yolculuğu yapabilseydiniz, birkaç milyon yıl önce pusulanızın kuzey gösteren ucuna bakarak seyahat edince sizi penguenlerin büyük atalarının karşıladığını, yani güney kutbuna vardığınızı şaşırarak görürdünüz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Magnetik kutupların niçin ve nasıl yer değiştirdikleri henüz tam bilinmiyor. Bu olayın dünyada kraterlerin oluşması, iklimlerin değişmesi, bazı canlı türlerinin yok olması gibi olaylarla yakın ilgisi olduğu sanılıyor. Bilim insanları magnetik kutupların yer değiştirmesinin 170 milyon yılda yaklaşık 300 defa tekrarlandığını, bugünkü konumuna en son 750 bin yıl önce geldiğini ileri sürmektedirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sadece magnetik kutupların yer değiştirmelerinin değil dünyanın magnetik alanının bile başlangıçta nasıl oluştuğu tam açıklığa kavuşmuş değil. Teorilere göre dünyanın merkezindeki sıvı halindeki çekirdek bölümündeki ısı, dış demir katmanlara ulaşarak dünyanın dönüşü ile beraber bir dinamo etkisi yaparak magnetik alanı meydana getirmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yerkürenin magnetik alanının şiddet ve doğrultusunu ölçmek için 1979 Ekiminde uzaya gönderilen 'Magsat' uydusu 3 yıla yakın görev yapıp da yanmadan önce gönderebildiği en önemli bilgi, magnetik alanının şiddetinin gittikçe azaldığı, her on yılda şiddetinden yaklaşık yüzde birini yitirdiği, böyle giderse muhtemelen bin yıl sonra magnetik kutupların yerlerinin tekrar değişebileceği bilgisiydi.&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6441481039820344795-6329099089655405125?l=iduak.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6441481039820344795/posts/default/6329099089655405125'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6441481039820344795/posts/default/6329099089655405125'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://iduak.blogspot.com/2009/02/pusulann-kuzeyi-gostermesi.html' title='Pusulanın Kuzeyi Göstermesi'/><author><name>ozzzz</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='25' src='http://1.bp.blogspot.com/_rJTcA7tCWak/SYyjqLjWyMI/AAAAAAAAAD4/Qs-Xj_EdbGg/S220/avatar1895591_1.jpg'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6441481039820344795.post-2638055037434028112</id><published>2009-02-25T07:16:00.001-08:00</published><updated>2009-02-25T07:16:43.215-08:00</updated><title type='text'>Romen Rakamlarıyla Hesaplama</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;Zamanımızda, dünyanın büyük bir bölümünün ve bizim de kullandığımız rakam şekilleri, diğer ülkelerde 'Arap rakamları' diye bilinir. Aslında bu nitelendirme yanlıştır. Bu rakamların kökeni yani ilk ortaya çıktığı yer Hindistan'dır ve buradan önce Arabistan'a, daha sonra İslami kültür yayılımı ile birlikte Avrupa'ya geçmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Avrupa'da Romen rakamlarından günümüz rakamlarına geçiş Ortaçağda olmuştur. O yıllarda Avrupa'da hesap işleriyle uğraşanlar Romen rakamlarını hemen terk etmediler. Daha ziyade toplama ve çıkarına işi yapan tüccarlara Romen rakamları daha pratik geliyordu. Örneğin 68'den 16'yı çıkarmak için 68 yani 'LXVIII' rakamından 16'yı ifade eden 'XVI' rakamlarını şilince geriye 'LII' yani 52 kalıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diğer bir örnek olarak 77 (LXXVII) sayısından 15'i (XV) çıkartalım. Yapılacak iş 77'nin içinden X ve V rakamlarını silmektir. Sonuç 'LXII yani 62'dir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu arada Romen rakamları nelerdir bir görelim: I(1), II(2), III(3), IV(4), V(5), VI(6), VII(7), VIII(8), IX(9), X(10), XX(20), XXX(30), XL(4Ü), L(50), LX(60), LXX(70), LXXX(80), C(100), D(500), M(1000)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Romen rakamları her bir sayının karşılığı olan harfler, büyükten küçüğe doğru ve soldan sağa yazılıp bunların hepsi toplanarak bulunur. MDCLXVI sayısı neymiş bulalım:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(M=l .000)+(D=500)+(C= 100)+(L=50)+(X= 10)+( V=5 )+(I= l) = 1966&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak günümüzde sistem tam böyle çalışmıyor, büyük rakamdan önce gelen daha küçük rakam büyükten çıkartılıyor. Örneğin 1X=(10-1)=9, bu şekilde 1999 sayısı olan MCMXCIX önce M+CM+XC+IX şeklinde yazılıp sonuç (1.000+900+90+9)= 1999 olarak bulunuyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir başka uygulama da aynı harfi üç kereden fazla tekrar etmemek şeklinde. IIII yerine IV, XXXX yerine XL kullanılıyor. Ancak Romen rakamlarında M'den büyük harf olmadığından l000'den sonra örneğin 4 000 MMMM şeklinde yazılabiliyor. Daha büyük sayılarda ise sayının kaç kere 10'un katı olduğunu ifade etmek için parantez işaretleri kullanılıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Romen rakamlarında sayıdan önce 'bir' gelmesi sadece dört (IV) ve dokuzda (IX) vardır. Romen rakamlarında sıfır yoktur. Rakam gösterildiği işaret kadardır yani 'X' nerede olursa olsun '10' dur. Halbuki günümüz rakamlarında 'l' tek başına iken ' l'dir ama sağdan ikinci haneye geçince '10' değerini, üçüncüye geçince '100' değerini alır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tüm bu nedenlerle günümüzün karmaşık işlemlerinde Romen rakamlarının kullanılmaları mümkün değildir. Sıfır sayısının katılmasıyla hiç rekabet güçleri kalmamıştır. Duvar saatlerinde dekoratif amaçlı kullanılmaları yanında pratik bir kullanım yerleri yoktur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Günümüzde milyon, milyar derken trilyonları hatta katrilyonları ifade eder hale geldik. İleriki yıllara hazırlık amacıyla milyondan başlayarak sonra gelen sayılara bir bakalım. Sayı isminin yanında parantez içindeki rakamlar o sayıda kaç tane sıfır olduğunu gösterir:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Milyon(6), milyar(9), trilyon(12), katrilyon(15), kuintrilyon(18), sekstrilyon(21), septrilyon(24), oktrilyon(27), nanilyon(30), desilyon(33), andesilyon(36), dudesilyon(39), tredesilyon(42), kattırdesilyon(45), kuindesilyon(48), seksdesilyon(51), septendesilyon(54), oktadesilyon(57), novemdesilyon(60), vijintilyon(63). &lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6441481039820344795-2638055037434028112?l=iduak.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6441481039820344795/posts/default/2638055037434028112'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6441481039820344795/posts/default/2638055037434028112'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://iduak.blogspot.com/2009/02/romen-rakamlaryla-hesaplama.html' title='Romen Rakamlarıyla Hesaplama'/><author><name>ozzzz</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='25' src='http://1.bp.blogspot.com/_rJTcA7tCWak/SYyjqLjWyMI/AAAAAAAAAD4/Qs-Xj_EdbGg/S220/avatar1895591_1.jpg'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6441481039820344795.post-558235664911636274</id><published>2009-02-25T07:15:00.004-08:00</published><updated>2009-02-25T07:16:25.269-08:00</updated><title type='text'>Radyonun Sesi ve Pil</title><content type='html'>&lt;div id="post_message_24843484" align="justify"&gt;&lt;b&gt;Pille çalışan portatif radyolarda sesin yüksekliği pilin ömrünü etkiler. Radyo açık, sesi kapalı durumu ile sesin sonuna kadar açık durumu arasındaki fark pillerin ömürlerinin üçte bir kadar kısalmasına neden olur. Ses sonuna kadar açıldığında pillerden çekilen akım yüzde 30 artmaktadır. Bu durum, küçüğünden büyüğüne, pille çalışan ve hoparlörü olan bütün radyo, teyp, volkmen vb. için aynıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Pillerin kullanış şekilleri de ömürlerini belirler. Bir radyoyu 4 saat sürekli açık tutmak ile birer saatlik aralarla 4 kere açıp kapamak arasında da fark vardır. Piller çalışmıyorken çok az da olsa kendilerini toparlayabildiklerinden, devamlı açık tutulduklarında, aynı toplam süre için ömürleri daha kısa olur. Şüphesiz bu durum ilk çalıştırmada, yani ilk hareket anında daha fazla akını çeken motorları çalıştıran piller için geçerli değildir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Pille çalışan hesap makinelerinde, makineyi uzun süre açık tutmak mı pilin ömrünü daha çabuk bitirir, yoksa yapılan işlemlerin yoğunluğu mu? Makinede hesapları yapan mikro işlemci, hesap makinesi çalışıyorken en fazla güç çeken kısmıdır. Ne kadar çok rakamla, ne kadar çok işlem yapılırsa, pillerin ömürleri o kadar kısalır. Hesap makinesi açıldığında, yapılan işlemin dışında akım çeken tek şey ekranın aydınlatmasıdır ki pilin ömrü üzerinde işlemler kadar etkili olamaz. &lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;!-- / message --&gt;&lt;!-- sig --&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6441481039820344795-558235664911636274?l=iduak.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6441481039820344795/posts/default/558235664911636274'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6441481039820344795/posts/default/558235664911636274'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://iduak.blogspot.com/2009/02/radyonun-sesi-ve-pil.html' title='Radyonun Sesi ve Pil'/><author><name>ozzzz</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='25' src='http://1.bp.blogspot.com/_rJTcA7tCWak/SYyjqLjWyMI/AAAAAAAAAD4/Qs-Xj_EdbGg/S220/avatar1895591_1.jpg'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6441481039820344795.post-1580242101204947974</id><published>2009-02-25T07:15:00.003-08:00</published><updated>2009-02-25T07:15:50.405-08:00</updated><title type='text'>Barometre ve Atmosfer Basıncı</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;Hava basıncını ölçmeğe yarayan alet. Yunanca ağırlık anlamına gelen "baros" ve ölçü anlamına gelen «metron»dan.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;img alt="" src="http://www.bilgilik.com/images/barometre1.jpg" border="0" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;nce bir kamışla su içtiğimiz zaman, kamışın içindeki havayı ağzımızla içimize çekeriz. Böylece yaratılan boşluk hemen, yukarı doğru çıkan sıvıyla dolar. Bu olay bize doğal gibi gelir; ama bunu nasıl açıklamalı? Eskiçağ bilginleri bu soruya şöyle karşılık verirlerdi: «Doğa, boşluktan nefret eder», yani boşaltılan havanın yerini mutlaka bir şey doldurmalıdır. Ama bu bir açıklama değildir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Atmosfer her şeyi bastırır, sıkıştırır; tıpkı bulunduğu kabın çeperlerine ve içinde yüzen nesnelerin tümüne basınç yapan bir sıvı gibi. Dalgıçlar birkaç metre derine dalar dalmaz, hemen su basıncını duyarlar. Hava için de az çok aynı şey söz konusudur: stratosferin en yüksek katmanlarına oranla biz, havanın «dibinde», çok derinde sayılırız ve sıfır düzeyde (deniz düzeyi) havanın ağırlığı, sm2'ye l 033 gramlık bir basınç yapar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir kuyuya daldırılan borudaki hava tulumba ile emilince, atmosfer, borunun içindeki suya basınç yapmaz olur, ama kuyunun içindeki suya basınç yapmağa devam eder. Böylece sıvı, borudan yukarıya doğru itilir. Ve su, 10,30 metrelik bir yüksekliğe ulaşınca, bu sıvı sütununun ağırlığı, havanın kuyu yüzeyine yaptığı basınca eşit hale gelir. Bu iki güç arasında denge kurulur ve su artık yükselmez.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;BAROMETRENİN İCADI&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu garip olayı ilk olarak 1643 yılında, İtalyan bilgini Evangelista Torricelli açıkladı. Torricelli, suyun yerine, ondan on üç buçuk defa daha ağır olan civayı (sıvı maden) koymayı akıl etti, bu sayede sütunun yüksekliği aynı oranda kısalmış oldu. Böylece Torricelli ilk barometreyi gerçekleştirdi: bir ucu tıkalı ve içi civa dolu cam bir boru. Bu boru başaşağı çevrilip açık ucu gene civayla dolu bir küvete daldırılır. Borudaki civanın bir kısmı küvete akar ve civa sütunu borunun içinde aşağı yukarı 760 milimetreye kadar iner. O zaman civanın ağırlığı, atmosfer basıncı ile eşdeğer olur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;YÜKSEKLİĞİN ÖLÇÜLMESİ VE HAVA TAHMİNİ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aynı dönemde, Blaise Pascal, yükselti'yi ölçmek için barometreden yararlanmayı düşündü. Atmosferin ağırlığı, borunun içindeki civanın yüksekliğini belirlediğine göre, bu yükseklik, bir dağın tepesinde azalacaktır; dağın tepesinde, hava tabakasının yüksekliği deniz düzeyine göre daha az olduğundan ağırlığı da daha az olacaktır. Buna göre civa sütununun yüksekliği, hangi yükseltide bulunduğumuzu gösterir: altimetre'nin (yükseltiölçer) esası budur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Daha sonra, atmosferdeki değişmelerin, atmosfer ağırlığını azaltıp çoğaltmakla civa sütununun yüksekliğini değiştirdiği anlaşıldı. Böylece barometre işaretlerine bakılarak hava değişikliği'nin tahmini öğrenilmiş oldu; buna göre deniz düzeyinde, 760 milimetre yükseklikteki civa, «güzel hava» belirtisidir. Atmosfer basıncı, havası boşaltılmış kutular olan madeni barometre'lerle de ölçülebilir.&lt;br /&gt;&lt;img alt="" src="http://www.bilgilik.com/images/barometre2.jpg" border="0" /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6441481039820344795-1580242101204947974?l=iduak.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6441481039820344795/posts/default/1580242101204947974'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6441481039820344795/posts/default/1580242101204947974'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://iduak.blogspot.com/2009/02/barometre-ve-atmosfer-basnc.html' title='Barometre ve Atmosfer Basıncı'/><author><name>ozzzz</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='25' src='http://1.bp.blogspot.com/_rJTcA7tCWak/SYyjqLjWyMI/AAAAAAAAAD4/Qs-Xj_EdbGg/S220/avatar1895591_1.jpg'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6441481039820344795.post-4122472938495063267</id><published>2009-02-25T07:15:00.001-08:00</published><updated>2009-02-25T07:15:33.371-08:00</updated><title type='text'>Bakır</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;8. 94 yoğunluğunda, kızıl-esmer bir element. Simgesi: Cu&lt;br /&gt;&lt;img alt="" src="http://www.bilgilik.com/images/bakir.jpg" border="0" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Chuquicamata'da (Şili) bir bakır dökümhanesi. Bakır metalürjisi XIX. yy. sonlarında gelişti. Maden, eritme yoluyla sıvı haline dönüştürülür ve arılaştırılarak kalıplara dökülür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bakır, 1100 derece dolaylarında eriyen bir madendir. Çeşitli maden filizlerini fırınlarda yakarak, oldukça karmaşık yöntemlerle elde edilir. Bu işlemden, atmosferi kirleten, zararlı, kükürtlü gazlar çevreye yayılır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Temel filizler pek yaygın olmadığından (başlıca yataklar Şili, Kanada ve Amerika Birleşik Devletleri), bakır pahalı bir madendir, çelik ile alüminyum bakıra rakip çıkmıştır ve çoğu yerde bakırın yerine bunlar kullanılır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bakır çok kolay işlenir: dövme suretiyle kolaylıkla biçim verilebilir. İyi bir *elektrik iletkeni olduğundan, elektrik telleri ve kabloları bakırdan yapılır. Aynı zamanda iyi bir ısı iletkenidir ve uzun süre ev işlerinde kullanılmıştır (tabaklar, tencereler, kazanlar v.b.).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Havayla temas edince bakır, «bakır pası veya yeşili» adı verilen yeşilimtırak bir renk alır. İşte bazı eski yapıların damlarının ve bronz heykellerin karakteristik rengi, bu yeşildir. Bakır eşyayı parlaklığını korumak için sık sık ovalamak, parlatmak gerekir. Gemilerde yapıldığı gibi, oksitlenmeyi önleyecek bir tabaka özel cila da sürmek mümkündür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;PİRİNÇ VE BRONZ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başka madenlerle karıştırılınca bakır, alaşımlar meydana getirir; bunların en önemlileri pirinç ve bronzdur. Pirinç veya «sarı», geniş oranda çinko kapsar. Fantezi mücevherlerde çerçeve, sap ve kaş olarak kullanıldığı gibi, lamba duyları, vanalar ve musluklar yapımında da pirinçten yararlanılır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bronz bazen çinko da karıştırılan bir bakır ve kalay alaşımıdır ve Tarihöncesi'nden beri kullanılagelmiştir («Bronz Çağı»). Çeşitli nitelikleri sayesinde (eritme ve kalıplama kolaylığı, ses geçirmesi, sertliği, cilâlanabilmesi ve altın rengini andıran rengi), heykel ve çanların dökümünde, aynı zamanda da süs eşyası (mücevher, şamdan, saat sarkacı) ve çeşitli eşya (yaylar, boru ekleme bilezikleri) yapımında geniş ölçüde yararlanılmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bakır doğada ya serbest element halinde bulunur veya çeşitli filizlerinden elde edilir. Türkiye'de kuprit Murgul'da; halkosit Ergani'de; halkoprit Küre ve Ergani'de bulunur. İlk bakır filizi M.Ö. Kıbrıs'ta ulundu. Bakırın ilimsel adı Cuprum Kıbrıs'ın (Cyprium) adından alınmıştır.&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6441481039820344795-4122472938495063267?l=iduak.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6441481039820344795/posts/default/4122472938495063267'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6441481039820344795/posts/default/4122472938495063267'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://iduak.blogspot.com/2009/02/bakr.html' title='Bakır'/><author><name>ozzzz</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='25' src='http://1.bp.blogspot.com/_rJTcA7tCWak/SYyjqLjWyMI/AAAAAAAAAD4/Qs-Xj_EdbGg/S220/avatar1895591_1.jpg'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6441481039820344795.post-184645618076615856</id><published>2009-02-25T07:14:00.004-08:00</published><updated>2009-02-25T07:15:11.161-08:00</updated><title type='text'>Atmosfer</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;Yerküreyi saran hava tabakası. Yunanca "atnos": buhar ve "sphaira": küre sözcüklerinden.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Atmosfer Yüksekliğe Göre Değişir&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayvanlar ve bitkiler ancak atmosfer içinde yaşayabilir, çünkü atmosfer onları dış tehlikelerden (göktaşları, morötesi ve kozmik ışınlar) korur, onlara hem ısı, hem de yaşamaları için mutlaka gerekli olan oksijen gibi maddeleri sağlar. Bunun için astronotlar, sürekli olarak, yapay bir atmosferin yaratıldığı bir kabinde veya uzay elbisesi içinde yaşayabilirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yerden yukarıya yükseldikçe, atmosferin tekdüze olmadığını anlarız: basıncı, yoğunluğu, sıcaklığı ve bileşimi, yükseldikçe değişikliğe uğrar. Yükseklik sıfırken, yani deniz düzeyinde, Dünya'yı saran tüm hava kalınlığının yükünü taşırız. Atmosfer basıncı denilen bu yük oldukça önemlidir: santimetrekareye l kg'dan fazla düşer (l 033 gr). Biz yükseldikçe bu basınç azalır. Bu olayı dağcılar çok yüksek tepelere, örneğin Himalayalar'a (8 000 metre) tırmandıkları zaman daha iyi anlarlar. Astronotlara gelince, uzay giysilerinden çıkacak olsalar, Dünya'da olduğu gibi vücutları her yandan basınç altında bulunmayacağı için düpedüz patlarlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;500 Kilometre Yükseklikte Atmosfer&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sıcaklık da aynı şekilde değişir; önce azalır, sonra yavaş yavaş artarak çok yükseklerde birkaç yüz dereceye ulaşır. Atmosfer, sıcaklık derecesinin düşey doğrultuda değişmesi göz önünde tutularak, şu tabakalara ayrılmıştır: troposfer (yükseldikçe ısı, belli bir oranda eksilir), stratosfer (ısı değişmez denilebilecek bir durumdadır), mezosfer (ısı önce artar, sonra eksilir), termosfer (yükseldikçe ısı artar).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vazgeçilmez Bir Korunma&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Güneş, bizi aydınlatan ışık ışınlarından başka morötesi ışınlar da yayar; ama morötesi ışınlar yaşam için o kadar tehlikelidir ki, eğer bunlar yere kadar ulaşabilseydi yeryüzünde yaşama olanağı bulunmazdı. Neyse ki, 25 kilometre kadar yukarıda, bu ışınları geniş ölçüde durduran bir ozon tabakası vardır. Ama bunların bir kısmı gene de atmosferden sızarak yere ulaşır. Tedbir almadan uzun süre güneş banyosu yapan dikkatsizlerin vay haline!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tüm meteoroloji olayları atmosferde olup biten hareketlerden doğar. Bu hareketlerin yarattığı yağmur yeryüzünde yaşamın sürüp gitmesini sağlar.&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6441481039820344795-184645618076615856?l=iduak.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6441481039820344795/posts/default/184645618076615856'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6441481039820344795/posts/default/184645618076615856'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://iduak.blogspot.com/2009/02/atmosfer.html' title='Atmosfer'/><author><name>ozzzz</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='25' src='http://1.bp.blogspot.com/_rJTcA7tCWak/SYyjqLjWyMI/AAAAAAAAAD4/Qs-Xj_EdbGg/S220/avatar1895591_1.jpg'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6441481039820344795.post-3292903492500777304</id><published>2009-02-25T07:14:00.003-08:00</published><updated>2009-02-25T07:14:49.897-08:00</updated><title type='text'>Azot</title><content type='html'>&lt;div id="post_message_24843684" align="justify"&gt;&lt;b&gt;Oksijen ile birlikte, havayı oluşturan gaz. 100 litre havada 78 litre azot bulunur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Azot sözcüğü Yunanca'dan gelir ve cansız demektir. Gerçekten de eskiden bu gazın canlılara yararı olmadığına inanılırdı. Gerçi yalnız oksijenin solunuma katıldığı doğrudur ve bir azot atmosferinde yaşayamayız. Ama azot, yararsız olmaktan uzaktır. Çünkü bedenimiz (kemikler, sinirler, kaslar) ve bitkilerin dokuları (sapları, yaprakları v.b.) en başta, içinde büyük miktarda azot bulunan proteinlerden oluşur: azot olmasa, hayat da olamazdı. İnsan kendisi için gerekli azotu çeşitli besin maddelerinden; sözgelimi süt, et, yumurta ve peynir gibi besinlerden alır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doğada azot çevrimi şöyle olur: bitkiler de, tıpkı bizim gibi, havadan azotu özümleyemezler: onu topraktan alırlar. Hayvanlar bitkileri veya birbirlerini yiyerek kendileri için gerekli azotu elde ederler. İnsanlarsa hem et, hem de bitkisel besinler alarak beslenirler. Sonra bitkiler, insanlar ve hayvanlar ölüp de çürüyünce içerdikleri azot, gene toprağa döner. Ve çevrim yeniden başlar. Fazlasıyla yoksul olan topraklarda, tarım bitkilerine, genellikle azotlu gübrelerle yardım etmek gerekir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sanayide azot, sıvı havanın damıtılması yoluyla elde edilir; yanma suretiyle havanın oksijenini tüketip geriye azotun kalmasını sağlamak da mümkündür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doğrudan doğruya uygulama alanı olmamakla birlikte azot sanayide son derece büyük önem taşır, çünkü azotik asit, nitratlar ve nitritler gibi azot bileşiklerinin sentezine yarar; bu bileşikler de gübre sanayiinde patlayıcı madde yapımında, boyalarda büyük ölçüde kullanılır. Hidrojen ile birleşen azot kokulu boğucu bir gaz meydana getirir; amonyak denen bu gaz sıvılaştırılıp soğuk üretiminde kullanılır.&lt;/b&gt; &lt;/div&gt;&lt;!-- / message --&gt;&lt;!-- sig --&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6441481039820344795-3292903492500777304?l=iduak.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6441481039820344795/posts/default/3292903492500777304'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6441481039820344795/posts/default/3292903492500777304'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://iduak.blogspot.com/2009/02/azot.html' title='Azot'/><author><name>ozzzz</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='25' src='http://1.bp.blogspot.com/_rJTcA7tCWak/SYyjqLjWyMI/AAAAAAAAAD4/Qs-Xj_EdbGg/S220/avatar1895591_1.jpg'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6441481039820344795.post-5308936199709792110</id><published>2009-02-25T07:14:00.001-08:00</published><updated>2009-02-25T07:14:21.408-08:00</updated><title type='text'>Boşluk</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;Göründüğünün tam tersine, evren çok az sayıdaki maddi cisimlere göre çok daha büyük oranda bir boşluktan oluşmuştur: nitekim gökcisimleri, yıldızlar arası boşluk'ta tek tek kalmışlardır. Maddenin en küçük düzeyinde, yani atomda da elektronlarla çekirdek arasında oldukça büyük bir boşluk yer alır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlkçağ'dan beri Aristoteles gibi bilginler, «doğanın boşluktan nefret ettiğini» öne sürerlerdi. Bu eski fizik biliminin açıklayamadığı bazı olayları bir nedene bağlamak için yarattığı ünlü bir deyim olmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İtalyan fizikçisi Torricelli (1608-1647) ancak XVII. yy .da atmosfer basıncı konusundaki denemeleri sırasında, barometrik boşluğu gerçekleştirerek bunun tersini kanıtlamıştır. 1654 yılında, Alman Otto von Guericke bir cam fanus içindeki havayı boşaltan, hava boşaltma makinesini icat etti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Günümüzde bütün laboratuvarlarda ve sanayide bunun için geliştirilmiş araçlar (döner tulumbalar, sulu veya civalı hortumlar) kullanılır. Bütün bu makineler hava veya gazı tam olarak boşaltamazlar, çünkü her birinin bir boşluk sının vardır. Yıldızlar arası boşluk bile tam değildir: içinde yoğunluğu azalmış gazlar ve tanecikler bulunur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ağırlıkları ne olursa olsun bütün cisimler boşlukta eşit hızla düşer. Boşluk, sıvıların daha düşük bir sıcaklıkta kaynamasını sağlar. Boşluk, soğuk ile birlikte kullanılırsa besinlerin korunmasına (konserve) yardım eder (havasız kutulara kapatma).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İçinde maddesel iletken olmadığından sesi iletmez; ısıya karşı da mükemmel bir yalıtkandır. Buna karşılık, ışınları geçirir: Güneş'in sıcaklığını işte bu yüzden duyarız: Güneş ışığı gezegenler arası boşluğu ısıtmadan gelir, Dünya'yı ısıtır; gene bu boşluk sayesindedir ki, bulutsuz gecelerde, çok uzakta olmalarına rağmen yıldızların ışığını açık seçik görebiliriz&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6441481039820344795-5308936199709792110?l=iduak.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6441481039820344795/posts/default/5308936199709792110'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6441481039820344795/posts/default/5308936199709792110'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://iduak.blogspot.com/2009/02/bosluk.html' title='Boşluk'/><author><name>ozzzz</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='25' src='http://1.bp.blogspot.com/_rJTcA7tCWak/SYyjqLjWyMI/AAAAAAAAAD4/Qs-Xj_EdbGg/S220/avatar1895591_1.jpg'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6441481039820344795.post-1376323970508334737</id><published>2009-02-25T07:13:00.002-08:00</published><updated>2009-02-25T07:14:01.154-08:00</updated><title type='text'>Çin Astrolojisi Nedir?</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;Çin astrolojisinde antik çağ Çin takvimi esasları kullanılmaktadır. Bunun dayandığı sistem, Ay'ın devirleri ile Güneş-Ay kısmi hareketlerine göre yapılan hesaplamalardır. Bu yönden batı astroloji sistemi ile derin ayrılıkları vardır. Çin astrolojisi yönteminde Güneş ve Ay'ın devir hesaplarının yanında, geleneksel Çin felsefesinin beş elementine dayanan olumlu ve olumsuz görünümler içinde, on iki sembolik hayvan yılı ile tanımlanan bir sistem kullanılmaktadır. Bahsedilen elementler; Metal, Su, Tahta, Ateş ve Toprak'tır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yılların elementlere dayanan dönüşüm etkisi beş elementin olumlu ve olumsuz görünümleriyle, on yılda bir element devrinin tamamlanmasına dayanır. Örneğin Çin Yılı 7 Şubat 1978'de başlar ve 27 Ocak 1979'da biter. Bu yılın element özelliği "+Toprak" şeklindedir. Bu özellik ancak on yıl sonra yinelenecek demektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başka bir deyişle, 7 Şubat 1988 - 5 Şubat 1989 yine aynı özelliği taşıyan Çin Yılı olacaktır. On iki hayvan - yılın dönüşüm etkisi on iki ayrı devir parçasına öncülük etmektedir. Örneğin, 17 Şubat 1988 Çin astrolojisinde Ejderha (Dragon) yılı başı olup, bir sonraki Ejderha yılı 2000 yılının Şubat ayında başlamıştır. On iki ve on yıl dönümleri her altmış yılda bir çakışırlar.&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6441481039820344795-1376323970508334737?l=iduak.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6441481039820344795/posts/default/1376323970508334737'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6441481039820344795/posts/default/1376323970508334737'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://iduak.blogspot.com/2009/02/cin-astrolojisi-nedir.html' title='Çin Astrolojisi Nedir?'/><author><name>ozzzz</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='25' src='http://1.bp.blogspot.com/_rJTcA7tCWak/SYyjqLjWyMI/AAAAAAAAAD4/Qs-Xj_EdbGg/S220/avatar1895591_1.jpg'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6441481039820344795.post-1693935376016829216</id><published>2009-02-25T07:13:00.001-08:00</published><updated>2009-02-25T07:13:36.321-08:00</updated><title type='text'>Çayı Kim Keşfetti?</title><content type='html'>&lt;div id="post_message_24843206" align="justify"&gt;&lt;b&gt;Çaysız bir dünya nasıl olurdu acaba? Çay keşfedilmeseydi, çaydanlık, çay fincanı, kaşığı, işyerlerinde çay paydosu, şehirlerarası otobüslerde çay molası olamazdı. Şükür ki çay milattan önce 2737 yılında büyük Çin İmparatoru Shen Nung tarafından tesadüfen de olsa keşfedildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Shen Nung bir gün bahçede ağzı açık bir kapta su kaynatırken çalılıklardan bir kaç yaprak kaynayan suyun içine düştü. Nung yaprakları suyun içinden toplayamadan yapraklar suda kaynamaya, hoş bir koku etrafa yayılmaya başladı. İmparator merak edip suyun tadına bakınca çay keşfedilmiş oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İmparatorun kendi keşfi hakkındaki düşüncesi çayın susuzluğu bastırdığı, harareti giderdiği ve uykuya olan isteği azalttığı şeklindeydi. Çay ismi de Çincedeki "ça"dan geliyor. Benzer şekilde çaya Ruslar "chay" Araplar "shaye" Japonlar 'cha' diyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çay bugün dünyada sudan sonra en çok içilen içecektir. Avrupa'ya gelişi 1610 yılını buldu, başlangıçta da ilaç muamelesi gördü. Halbuki o yıllarda çay Orta Asya'da o kadar değerliydi ki çay balyaları ticarette para yerine geçebiliyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çayın Avrupa'ya geldiği ilk yıllarda tüccarlar satışını ateş düşürücü, mide ağrısı giderici, romatizmayı önleyici bir ilaçmış gibi yaparlarken, doktorlar biraz daha ileri giderek çaydan yapılan iksirin tüm hastalıklara karşı direnç kazandırdığını ve yaşlanmayı geciktirdiğini ileri sürüyorlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zamanla bu sefer de çayın aleyhine görüşler yayılmaya başladı. Fransız fizikçiler çayı asrın en münasebetsiz yeniliği diye nitelendirirlerken bir Alman doktor da 40 yaşından sonra çay içenlerin ölüme daha yakın olacaklarını iddia ediyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İngiltere'de ise çay içmek alışkanlık haline gelince kadın dergileri ev kadınlarının çay yüzünden ev işlerine soğuk bakmaya başladıklarını, ekonomistler ise çalışmaya harcanacak zamanın çay içmekle tüketildiğini ileri sürdüler. Ancak bunların hiçbiri çayın dünyanın en favori içeceği olmasını önleyemedi. Miktar tam olarak bilinemiyor ama dünyada senede 2 milyon ton civarında çay tüketildiği tahmin ediliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Günümüzde çayın yaygınlaşmasına en çok etki eden faktör poşet çayın icadıdır. Her ne kadar icadının tam farkına varmasa da poşet çayın mucidi Thomas Sullivan'dır. Kahve ve çay ticareti ile uğraşan Sullivan, müşterilerine sık sık çay örnekleri gönderiyordu. Başlangıçta bu iş için teneke kutuları kullanırken, sonradan elde dikilmiş ipek torbaların bu iş için daha pratik ve ucuz olacaklarını düşündü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çok geçmeden siparişler başladı ama şaşırtıcı olan esas malı değil torba içindeki örnek çayları sipariş etmeleriydi. Müşteriler torbaların çayın kaynamasını kolaylaştırdıklarını keşfetmişlerdi. Çayın torba (poşet) içinde satımı o kadar geliştirildi ki Batı ülkelerinde tüketim oranı toplam çay tüketiminin yarısına ulaştı. &lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;!-- / message --&gt;&lt;!-- sig --&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6441481039820344795-1693935376016829216?l=iduak.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6441481039820344795/posts/default/1693935376016829216'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6441481039820344795/posts/default/1693935376016829216'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://iduak.blogspot.com/2009/02/cay-kim-kesfetti.html' title='Çayı Kim Keşfetti?'/><author><name>ozzzz</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='25' src='http://1.bp.blogspot.com/_rJTcA7tCWak/SYyjqLjWyMI/AAAAAAAAAD4/Qs-Xj_EdbGg/S220/avatar1895591_1.jpg'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6441481039820344795.post-1272590561519969457</id><published>2009-02-25T07:12:00.004-08:00</published><updated>2009-02-25T07:13:15.399-08:00</updated><title type='text'>Altkişilikler</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-family:arial;"&gt;Güneş ve Mars, herkesin haritasında erkeksi altkişiliklerdir. Eğer bu ikisi birbiriyle uyumluysa, güçlü, mücadeleci ve iddialı bir erkek altkişiliği ortaya çıkabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ay ve Venüs, dişi altkişiliklerdir ve birbiriyle uyumlu olduklarında çok huzurlu bir edilgenliği, alıcılığı ve bir duygular dünyasını yansıtırlar. Eğer horoskopta bu erkek ve dişi altkişilikler arasında çelişmeler varsa, kişiliğin içinde, herbiri kendi ihtiyacını elde etmek için uğraşan iki zıt altkişiliğin olduğu söylenebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çoğu durumda böyle bir iç çelişki, insan ilişkilerinde ve evlilikteki problemleri yansıtır. Yani iç dünyada çelişki yaşayan kişilik, bu çelişmeyi bir şekilde dış dünyada da ortaya koyar. Eğer altkişiliklerimizi birbirleriyle uyumlu hale getirmeyip oldukları gibi bırakırsak, bu çelişme, kendini dışa doğru da ifade edecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Psikoterapistler, ebeveynle çocuk arasındaki çözülmemiş bir uyumsuzluktan söz ettiklerinde, doğum haritasındaki gergin bir yerleşimin dışavurumundan bahsetmektedirler. Örneğin Satürn-Mars karesiyle doğan bir kişi, farklı yönlere doğru ilerlemeye çalışan iki altkişilikle yaşamaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Satürn, babanın, otoritenin, sorumluluğun, ödevin ve kendini kontrolün sesidir; Mars ise tekbaşınalığın, kişisel arzu ve dürtülerin. Bu iki altkişilik, birbirlerinin aksine çalıştıklarında pek çok problemin ortaya çıkması mümkündür. Eğer kişi, şahsi ihtiyaçları ile (Mars) dışardan kaynaklanan sorumlulukları (Satürn) uzlaştırmayı imkansız görüyorsa, içsel olarak bölünür ve sonuç, birbirinden tamamen farklı ve uyumsuz iki altkişiliktir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu iki altkişilikten herbiri, belirli durumlarda güce sahiptir yani öne çıkabilir, ancak diğer pek çok durumda söz konusu çelişki bunu imkansız kılar. Bazen bir altkişilik çok yüksek sesle konuşur ve iç diyaloğun uyumunu bozar. Eğer bu ses, kişiliğin geri kalan parçalarının oluşturduğu hattın dışındaysa, bu durum gerçek bir sorun teşkil edebilir. Fakat eğer horoskopta, yönetmesi gereken bir gezegen varsa, o da muhtemelen Güneş olmalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onun sesinin yüksek ve açık bir şekilde duyulması gerekir, çünkü o horoskopta, tıpkı Güneş Sistemi'ndeki gezegenleri kendine çekip, Uzay'a dağılmalarını önleyen Güneş gibi diğer tüm altkişilikleri birarada tutar. Bu yüzden güneşimizi, onun burcunu, açılarını ve ev yerleşimini her şeyden önce incelemeliyiz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Güneş, erkeksi bir altkişilik olduğundan, pek çok geleneksel kadın ondan huzursuzluk duyar; çünkü onlar "hanımefendi" olmak için yetiştirilmişlerdir ve bu altkişiliğin işlevini bir erkeğe teslim ederler. Bu, insanın kendine ait bir altkişiliği, dış dünyadaki birine yüklemesidir. Fakat günümüzde insanlar, birey olabilmek ve kişilik özelliklerini başkalarına yüklemeye bir son vermek için her zamankinden daha fazla çaba sarfediyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayatının merkezine bir erkeği koyan ve mesleki başarılarla kendilerini bulmaya çalışan pek çok kadın, kaçınılmaz olarak sorunlarla karşılaşıyor. Dış dünyayla ilişkilerini hem kendi başına yönetmek isteyip hem de bunu kendisi için bir başkasının yapmasını beklemek, birbiriyle çelişen şeylerdir. Bu insanlar bir geçiş neslinin parçasıdırlar ve Güneşlerinin tam sahipliğini, ancak geleneksel yolları bilinçli bir şekilde reddederek elde edeceklerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Güneş güçtür. Kendi gücünüzü bilmek için, kendi biricik güneşinizi bilmeli ve o olmalısınız. Ay, dişi altkişiliklerimizden biridir ve kadınların Güneş konusunda yaptıkları hatayı erkekler de Ay konusunda yapmakta, yani Ay'ın işaret ettiği konuları içselleştirmeyip, bunları hayatlarındaki kadına bırakmaktadırlar. Fakat herkesin haritasında bir Ay vardır ve tam bir birey olabilmek için, erkekler, kendi Ay'larını kabul ve hissetmelidirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neyse ki günümüzde erkekler, tıpkı kadınların Güneş'le ilgili olarak yaptıkları gibi, kendi Ay'larıyla ilgilenmekte, onun işaret ettiği temaları sahiplenmektedirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Astrolojinın güzelliklerinden biri de Ay'ın çeşitli burç, ev ve açılardaki sayısız yerleşimi dolayısıyla, herbir bireyin duyguları ve hassasiyetleri, tamamen kendine özgü olarak nitelendirilebilir. Duygular dünyasında sizin için neyin doğru ve normal olduğunu anlamak, oldukça önemli ve rahatlatıcıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bazı insanlar, yakından tanıdıkları kişilere karşı yoğun duygular beslerken, kimilerinin de, çok yakından tanımadıkları diğer bazı insanlara, hatta başka varlıklara karşı derinden bir duygu yönelimi olduğu görülür. Bir bireyin duygusal yöneliminin özellikleri, Ay'ın horoskoptaki konumundan, yani "Ay altkişiliğimizden" anlaşılır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aslında Ay, biyolojik olarak hayatta kalma ihtiyacıyla ilişkilidir. İçine girdiğimiz hayat deneyimi için gereken gıdayı almak ve bunu sürdürmek için ihtiyaç duyduğumuz bilinçaltı fonksiyonlarımızı sembolize eder. Dolayısıyla da temelde analitik değil, reaktif bir olgudur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ay'ı, gergin bir yerleşime sahip kişilerin, Ay'ın yansıttığı konularda güçlü, oldukça irrasyonel (mantık-dışı) bir altkişilik oluşturmaları olasıdır. Bunun yanında güçlü bir Merkür'leri varsa, son derece rasyonel görünen bir yönleri de olabilir ve eğer Merkür ve Ay arasında da bir açı meydana gelmişse, bu durumda bu kişilerin, hayatta kalmaya ilişkin ihtiyaç ve tepkileriyle ilgili olarak bilinçaltı seviyesinde meydana gelen algılarını rasyonelize edebilme (mantık çerçevesine koyma) yetenekleri olabilir. Tabii başka insanlar, bu durumu, "söylediği başka, yaptığı başka" (bölünmüş kişilik) şeklinde bir tutarsızlık olarak yorumlayabilirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yükselen burç, bütün doğum haritalarının güçlü bir parçasıdır ve genellikle kişiliğin en bariz, dışarıya en kolay yansıyan özelliklerini gösterir. Yükselen burç, pek çok yönden, kişi ile dış dünya arasında meydana gelen ve bireysel kimliğin gelişimini sağlayan teması yansıtan bir semboldür. Dünyayı deneyimledikçe, yükselenimiz, yani dış dünyayla aramızdaki temas, daha da kalıbına oturur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Pek çok astrolog, bir ailede ilk doğan çocuğun haritasına, genellikle Güneş'in ya da aslan burcunun yükselmekte olduğunu görmüşlerdir. Bu çocuklar, ebeveynlerinin hayatında bir ilk olduklarından büyük bir ilgi görür, bir önemlilik ve kişisel güç duygusu yaşarlar. Bu duyguyu hayatları boyunca taşırlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eğer haritada yükselenin gergin bir açısı varsa, dış dünyayla temas konusunda, yani ilişkiler ve bireysel kimlik konusunda sorunlar ortaya çıkar ve kişinin değişim ve gelişiminde sürekli gerilimler yaşanır. Bu durumda, doğum haritası aslında, içimizdeki çeşitli altkişilikleri gösteren bir harita olarak görülebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hepimiz aynı parçalardan oluşmaktayız; tek fark bu parçaların herkeste farklı bir dizilişte olmasıdır. İdeal anlamda herkesin, belirli gezegenlere tekabül eden belirli altkişilikleri olduğu düşünülebilir. Fakat yaptığımız şey daha ziyade, gezegenleri ve bu gezegenlerin bulundukları burçları harmanlama yoluyla, bunlardan bir kalıp oluşturmaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Psikolojik bir bileşim de muhtemelen astrolojik bir bileşimin ya da bahsettiğimiz harmanlamaların bir dışavurumudur. Örneğin, bir doğum horoskobundaki Ay, Saturn ve Mars kavuşumunu ele alalım. Bu haritanın sahibi, bu üç unsurun bileşimi olan, belki de "girişken, hırslı anne" diye tanımlanabilecek güçlü bir altkişilik geliştirebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Güneş'i Neptün'le kare açı yapan bir kimsenin, "güçlü hayalperest" denebilecek bir altkişiliği olabilir. Diğer insanların bizde görecekleri ve deneyimleyecekleri şeyler ise, o anki duruma bağlıdır. Yani, karşımıza çıkan bir durumun üstesinden gelebilmemiz için gerekli olduğunu hissettiğimiz ya da inandığımız parçamız hangisiyse (bu her zaman kendi istediğimiz olmayabilir) ortaya koyarız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hepimiz, farklı insanların yanında birazcık farklı davranırız. Elbette bu, kulağa geldiği kadar basit birşey değildir ama burda bir gerçek vardır. Şimdi bir an için psikolojiye geri dönelim. Birkaç yıl önce Leary ve Wilson, iki platform üzerinde işlemekte olan dört anabirimden oluşan ilginç bir kişilik modeli geliştirdiler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunlardan ilki, "Hayatta kalma" (Bio-survival) birimi dedikleri, tamamen sezgisel, astrolojideki Ay'la örtüşen bir birimdir. Diğeri, Mars'la ilişkili olan Duygusal-mekancıl (Emotional-territorial) birimdir. Sembolik-zihinsel-manipülatif (Symbolic-mental-manipulative) birim Merkür'le ve Sosyoseksüel (Socio-sexual) birim de Venüs'le önemli bir paralellik gösteriyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Leary ve Wilson'a göre bu dört birim, herbirimizin, üzerinde kişiliğimizi kurduğumuz temel kalıbı oluşturmaktadır. Bu bakış açısına göre kişilik, insanda varolan dört temel birim ya da altkişilikten oluşmaktadır. Bu kişilik modeline göre, çok fazla ya da çok az gelişmiş birimler, kişilik sapmaları ve dolayısıyla da sistemin tekrar dengelenmesini gerektiren sorunlara yol açmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Leary ve Wilson'un modeli ile Freud'un modeli arasında bazı karşılaştırmalar yapılabilir. Freud'un ortaya koyduğu, insanın psikolojik gelişiminin oral, anal ve jenital aşamaları (ki altkişilikler bu aşamalarda oluşuyor olabilir), Hayatta kalma, Duygusal-mekancıl ve Sosyoseksüel birimlerle oldukça net bir şekilde uyuşmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Buradan öğrendiğimiz şey, herbir birimi belirli zamanlarda oluşturduğumuz, ve her bir aşama ya da birimin oluşum başlangıcında yaşanan deneyimlerimizin, hayata karşı takındığımız tavrımız üzerinde bir etki yaptığıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Leary ve Wilson modelinin en dikkat çekici unsurlarından biri, üst bilincimizin gelişiminin, temel birimlerin gelişimine paralel olarak gerçekleştiğini kabul edişidir. Direkt olarak bir gezegen ismi belirtmeseler de, Neptün, Hayatta kalma biriminin; Pluton Duygusal-mekancıl birimin, ve Uranüs de Sembolik-zihinsel-manipülatif birimin üst uzantılarıdır. Astrolojide, yalnızca Sosyoseksüel birimin üst oktavı hala bilinmiyor. Belki de yeni keşfedilecek bir gezegen, bu boşluğu dolduracak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Leary ve Wilson'un birey modeli sıradışı olmakla birlikte, üzerinde altkişiliklerin oluştuğu kesin bir takım yapılardan bahsetmektedir ve astrolojinin sembolizmiyle, diğer psikoloji teorisyenlerinin modellerinden çok daha fazla uyuşmaktadır. Gerçi hala Jüpiter, Satürn ve hatta Güneş'in etkilerine yönelik bir açıklama yoktur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eski Maya ve Aztek Astrolojisi üzerinde yapılan araştırmalarda, onların sistemindeki sembollerin, insanın kişilik boyutunu düzgün bir şekilde özetleyen bir yönü olduğu görülmüştür. Bu sistemin özünü oluşturan 20 günlük burçlardan herbiri, arketipsel bir kişilik bileşimini ya da kalıbını tanımlamaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu sistemde, kişiliğin de belli sayıda alt-etkilere bölünmesinin yanında, gün-burçları da, bireylerin hayatındaki en temel konuları, ve muhtemelen hakim altkişiliği tanımlıyor görünmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doğumumuzla birlikte bir parçamız olan arketipsel bir kalıpla örtüştüğünden, belki de Güneş burcumuz, gerçekten kişiliğimizdeki en güçlü, bizi hareket ettiren etkidir. Peki öyleyse biz kimiz? Doğum haritamızdaki Güneş miyiz, yoksa Ay veya Yükselen mi? Yoksa haritamızdaki bir Merkür-Uranüs karesi miyiz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biz bunların hepsiyiz, ancak herbiri belirli zamanlarda. Bir odaya girdiğimizde ve biriyle karşılaştığımızda Yükselen'imiziz. Başka insanlarla karşılaşmalarımızdaki karakteristik tepkilerimiz, doğumumuzdan beri sürekli gelişmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eğer güçlü ve etkili bir Mars'ımız varsa, ardarda verdiğimiz kişisel kararlar yoluyla, hayatımızı, kişiliğimizin bu yönü, en belirgin özelliğimiz olacak biçimde şekillendirmiş olabiliriz. Bir sporcunun hayatı buna iyi bir örnektir. Güçlü bir Satürn, mesafe ve perspektife ihtiyaç duyan ve negatif olarak da korku ve güvensizlik duyan bir altkişilik oluşturabilir. Diğer altkişiliklerle işbirliği yapamazsa, bu altkişilik, her çeşit kompleks sorunlara yol açabilir ve eğer bu tür sorunlara rastlıyorsanız, Satürn'ün gergin bir konumda olduğuna ve haritanın geri kalanıyla uyumsuz olduğuna bahse girebilirsiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doğum haritasındaki diğer gezegenler ve gezegen yerleşimleri, kimliğimizi meydana getiren diğer altkişiklerdir. Astroloji, bizim tek, basit bir birey değil, bir kompleks (karışım) olduğumuzu kabul ederek işe başladığından, kendini bilme yolunda mükemmel bir yöntemdir.&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6441481039820344795-1272590561519969457?l=iduak.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6441481039820344795/posts/default/1272590561519969457'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6441481039820344795/posts/default/1272590561519969457'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://iduak.blogspot.com/2009/02/altkisilikler.html' title='Altkişilikler'/><author><name>ozzzz</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='25' src='http://1.bp.blogspot.com/_rJTcA7tCWak/SYyjqLjWyMI/AAAAAAAAAD4/Qs-Xj_EdbGg/S220/avatar1895591_1.jpg'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6441481039820344795.post-758467529990480866</id><published>2009-02-25T07:12:00.003-08:00</published><updated>2009-02-25T07:12:43.816-08:00</updated><title type='text'>Divan Edebiyatı ve Aruz</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;XIII. XIX. yüzyıl İslâmi-Türk edebiyatı ve onun şiir ölçüsü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Divan edebiyatı, Osmanlı İmparatorluğu döneminde, XIX. yy. ın ortalarına kadar en yaygın edebiyat türü olarak yaşadı, Tanzimat hareketinin sonucunda doğan Tanzimat Edebiyatı'nın etkisiyle hızını kaybetti ve Türk edebiyatının, batı edebiyatı biçimlerini benimsemesiyle sona erdi. Bununla birlikte, günümüzde divan edebiyatının kurallarına uygun şiir yazanlara rastlanır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;DİL&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Divan edebiyatının kendine özgü bir dili vardır, buna Osmanlıca deniyor. Bu dilde yazılmış düzyazı ve şiirler halkın konuştuğu dil değildir. Arapça ve Farsça sözcükler ve tamlamalarla yüklü, süslü ve yapmacıklı bir dildir ve ancak o dönemin aydınları tarafından anlaşılabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;DİVAN ŞİİRİ VE ARUZ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Divan edebiyatı deyince akla önce divan şiiri gelir, bu edebiyat asıl şiire dayalı olduğu için, çoğu zaman divan edebiyatı ile divan şiiri eşanlamda kullanılmıştır. Divan şiiri belli kurallara ve ölçülere dayanır. Bu ölçülere «aruz» adı verilmiştir. Aruzun, değişik uzunlukta ve âhenkte kalıpları vardır. Bu kalıplar uzun ve kısa hecelerin belirli sayılarda art arda gelmesinden oluşur ve uzun ve kısa hecelerden yapılmış kelimeleri karşılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Divan şiirinin temeli beyit, yani ikili dizelerdir. Beyitler arasında anlam birliği bulunması şart değildir. Divan edebiyatında kullanılan biçimler Türk şiirine, Arap ve İran şiirinden geçmiştir. Bu nedenle, divan şiirini anlamak için Arap ve İran dillerini de iyi bilmek gerekir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;DİVAN EDEBİYATI BİÇİMLERİ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Divan edebiyatında kullanılan başlıca biçimler kaside, gazel, rubai, musammat, tercii bent, terkibi bent, kıta ve mesnevidir. Kaside, Arap şiirinin en ünlü biçimidir. Arapça'dan İran şiirine, oradan da Türk şiirine geçmiştir. 30-99 beyit uzunluğunda olmakla birlikte daha kısa veya uzun olanları da vardır. Kasidede ilk iki dize (matla) arasında uyak kurulur, sonraki beyitlerin ilk dizeleri serbest, ikinci dizeleri baştaki iki dize ile uyaklıdır. Kaside beş bölümden oluşur: giriş (nesib), övgü (methiye), gazel, şairin kendini övmesi (fahriye) ve dua (övülen için iyi dilekler). Kasideler genellikle, hükümdarları veya onun yakınlarını övmek için yazılırdı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gazel, divan şiirinde en çok kullanılan biçimdir. Araplardan İranlılara, oradan da Türklere geçmiştir. Kural olarak 5-15 beyitten oluşur. Uyaklar tıpkı kasidede olduğu gibidir. Gazel lirik bir şiir biçimidir, aşkın her türlüsünü dile getirmek için yazılırdı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rubai, Arapça «dörtlenmiş» anlamına gelir. İran'lı şairlerin icadıdır ve Ömer Hayyam bu türün en ünlü ustasıdır. Rubai dört dizeden oluşur; bunların üçüncüsü serbest, geri kalanı aralarında uyaklıdır; rubai kendine özgü ölçülerle yazılır. Onun için de güç bir tekniği vardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Musammat, dize sayılarına göre değişen bir biçimdir. Dörtlükler halinde olanına murabba veya şarkı, beşliklere muhammes, altılıklara müseddes, sekizliklere müsemmen, onluklara muaşşer denir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mesnevi, manzum hikâyeler yazmakta kullanılan bir ölçüdür. Beyit beyit yazılır ve her beyitin dizeleri kendi aralarında uyaklıdır. Mevlânâ'nın bu ölçü ile yazılmış ünlü eserinin adı da Mesnevi'dir.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;img alt="" src="http://www.bilgilik.com/images/divan1.jpg" border="0" /&gt;&lt;br /&gt;ç «divan». Üstte, Ali Şir Nevai'nin divanı, talik yazıyla (XVI. yy.); solda, Aski Divanı, talik yazıyla (1491); sağda, Fâni Divanı, talik yazıyla (XVII. yy.). İlki «düz», ikinci «tezhipti», üçüncü ise «minyatürlü» divanlara örnektir.&lt;br /&gt;&lt;img alt="" src="http://www.bilgilik.com/images/divan2.jpg" border="0" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Divan şiirinin büyük ustası Fuzuli'nin «Hadikat-üs-Süedaa (Mutluluğa Ermişlerin Bahçesi) [7549-1554] adlı divanında yer alan minyatürlerden biri. Fuzuli bu eserinde, peygamberin sözleri ve Kerbelâ Olayı üstüne duygu ve düşüncelerini dile getirmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;BAZI DİVAN ŞAİRLERİ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sultan Velet (1227-1312) Fuzuli (1480-1556) Baki (1526-1600) Nefi (1572-1635) Naili (1610-1666) Nedim (1681-1730) Şeyh Galip (1757-1799). &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6441481039820344795-758467529990480866?l=iduak.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6441481039820344795/posts/default/758467529990480866'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6441481039820344795/posts/default/758467529990480866'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://iduak.blogspot.com/2009/02/divan-edebiyat-ve-aruz.html' title='Divan Edebiyatı ve Aruz'/><author><name>ozzzz</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='25' src='http://1.bp.blogspot.com/_rJTcA7tCWak/SYyjqLjWyMI/AAAAAAAAAD4/Qs-Xj_EdbGg/S220/avatar1895591_1.jpg'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6441481039820344795.post-1283299012145025271</id><published>2009-02-25T07:12:00.001-08:00</published><updated>2009-02-25T07:12:15.322-08:00</updated><title type='text'>Ahmet Haşim</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;img alt="" src="http://www.bilgilik.com/images/hasim.jpg" border="0" /&gt;&lt;br /&gt;Şair ve edebiyatçı (1883-1933).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birçok bilim adamı ve şair yetiştirmiş soylu bir Irak Türk ailesinin çocuğudur. 1885'te Bağdat'tan İstanbul'a gelerek Galatasaray Lisesi'ne girdi (o zaman Galatasaray Sultanisi deniyordu). Okulda hayli yabancılık çekti. İçe dönük ve hayalci bir çocuktu. Yaşlandıkça, daha da duyarlı ve alıngan oldu. İlk şiirlerini okul sıralarında yayımladı (1901). Galatasaray'ı 1907'de bitirdi. Önce Reji İdaresi'nde çalıştı. Sonra Fransızca öğretmeni olarak İzmir'e gitti. Bir süre sonra İstanbul'a döndü ve Maliye Bakanlığı çevirmeni oldu. Bu arada Birinci Dünya Savaşı'na katıldı. Savaş bitince bir süre, Osmanlı Bankası'nda çalıştıktan sonra, Güzel Sanatlar Akademisi'ne, estetik ve mitoloji öğretmeni olarak girdi. Bir yandan da şiirler yazıyor ve yayımlıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;YENİ BİR ŞİİR ANLAYIŞI&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1921'de, o zamana kadar yazdığı bütün şiirleri Göl Saatleri adlı bir kitapta topladı. Bu arada bir süre Paris'e gitti. Piyale adlı ikinci kitabını Paris dönüşünde yayımladı. Ahmet Haşim'in şiirleri o güne kadar alışılagelen şiir biçimlerinin hiç birine benzemediği için, yayımlandığı sırada büyük tartışmalara yol açıyordu. Bu tartışmalara verdiği cevapta Haşim, şiiri ve şairi şöyle tanımlıyordu: «Şiir bir hikâye değil, sessiz bir şarkıdır.; şair de, ne bir gerçek habercisidir, ne güzel konuşan bir insan, ne de bir kanun koyucu. Şiirin dili, düzyazı gibi, anlaşılmak için değil, duyulmak için oluşmuş, müzikle söz arasında, sözden çok müziğe yakın, arabulucu bir dildir». Bu savunmasıyla Haşim, sembolizm yanlısı bir şair olduğunu açıklıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ahmet Haşim, bu yeni şiir anlayışıyla kendinden sonra gelen, Ahmet Hamdi Tanpınar, Ahmet Muhip Dranas, Cahit Sıtkı Tarancı gibi birçok önemli Türk şairini etkiledi. Haşim'in, şiirlerinden başka, düzyazıları da vardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ESERLERİ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şiirler: 'Göl Saatleri, Piyale. Düzyazılar: Bize Göre, Gurabahane-i Laklakan («Leylekler Bakımevi»), Frankfurt Seyahatnamesi. &lt;/div&gt;&lt;!-- / message --&gt;&lt;!-- sig --&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6441481039820344795-1283299012145025271?l=iduak.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6441481039820344795/posts/default/1283299012145025271'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6441481039820344795/posts/default/1283299012145025271'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://iduak.blogspot.com/2009/02/ahmet-hasim.html' title='Ahmet Haşim'/><author><name>ozzzz</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='25' src='http://1.bp.blogspot.com/_rJTcA7tCWak/SYyjqLjWyMI/AAAAAAAAAD4/Qs-Xj_EdbGg/S220/avatar1895591_1.jpg'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6441481039820344795.post-8833732542548297318</id><published>2009-02-25T07:11:00.000-08:00</published><updated>2009-02-25T07:12:00.225-08:00</updated><title type='text'>Ahmet Muhip Dranas</title><content type='html'>&lt;div id="post_message_24844337" align="justify"&gt;&lt;img alt="" src="http://www.bilgilik.com/images/dranas.jpg" border="0" /&gt;&lt;br /&gt;Türk şairi ve tiyatro yazarı (1909).&lt;br /&gt;Sinop'ta dünyaya gelen Ahmet Muhip Dranas Ankara Erkek Lisesi'ni bitirdikten sonra çeşitli işlerde çalıştı. Bir süre hukuk ve edebiyat fakültelerinde okuduysa da tamamlamadı. Halkevleri Kültür ve Sanat Yayınlan yönetmeni (1938-1942), Çocuk Esirgeme Kurumu yayın müdürü (1946) ve başkanı (1957) oldu. iş Bankası yönetim kurulu üyeliğinde bulundu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dranas'ın liseyi bitirdiği 1930'lardan başlayarak şiirleri Varlık, Ülkü, Çığır, Yücel, Şadırvan v.b. çeşitli sanat dergilerinde çıktı. Bütün şiirleri Şiirler adı altında bir kitap halinde yayımlandı (1974). Ayrıca, tiyatro türünde de eserler verdi: Gölgeler (1946), O Böyle istemezdi (1948). Gölgeler adlı oyunuyla C.H.P. Piyes Yarışması'nda ikincilik kazandı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;SANATI VE KİŞİLİĞİ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dranas'ın şiiri biçim bakımından kendinden öncekilere benzerse de dil ye imge bakımından onlardan çok farklıdır. Bu kalıplar içinde kalarak Türk şiirine değişik bir anlatım, taze bir ses ve ahenk getiren şair, çağın sorunlarına karşı ilgisizdir. Süsten arınmış söyleyişi, yalın ve sade dili, şiir sezgisi ve şiir kurma gücüyle içindeki duyguları yansıtmağa, güzel günlerin anılarını tazelemeğe, bunlarda bir yaşama sevinci bulmağa çalışır. Dranas'ın insan hakkındaki görüşü karamsardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;A. Muhip Dranas'ın bütün şiirlerinin özü sevmek, yaşamak ve ölüm kavramlarıdır denebilir. O bu üç temayı «bir büyük şarkı» bütünlüğü içinde ve güzellikler halinde, ama sade bir anlatımla dile getirir. &lt;/div&gt;&lt;!-- / message --&gt;&lt;!-- sig --&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6441481039820344795-8833732542548297318?l=iduak.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6441481039820344795/posts/default/8833732542548297318'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6441481039820344795/posts/default/8833732542548297318'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://iduak.blogspot.com/2009/02/ahmet-muhip-dranas.html' title='Ahmet Muhip Dranas'/><author><name>ozzzz</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='25' src='http://1.bp.blogspot.com/_rJTcA7tCWak/SYyjqLjWyMI/AAAAAAAAAD4/Qs-Xj_EdbGg/S220/avatar1895591_1.jpg'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6441481039820344795.post-3384898035122597915</id><published>2009-02-25T07:10:00.005-08:00</published><updated>2009-02-25T07:10:56.101-08:00</updated><title type='text'>Ahmet Rasim</title><content type='html'>&lt;div id="post_message_24844368" align="justify"&gt;Yazar, gazeteci ve besteci (1865-1932).&lt;br /&gt;&lt;img alt="" src="http://www.bilgilik.com/images/rasim.jpg" border="0" /&gt;&lt;br /&gt;Posta memurlarından Bahaeddin Efendinin oğludur. Mahalle okulundan sonra girdiği Dârüşşafaka Lisesi'ni 1883'te birincilikle bitirdi. Posta-Telgraf İdaresi'nde memur oldu. Memurluğun yanı sıra Fransızca�dan çeviriler yapıyor, bunlar gazetelerde yayımlanıyordu. Önce Tercümanı Hakikat gazetesinde yazarlığa başladı. 1927'de milletvekili oluncaya kadar bütün ömrü gazetecilikle geçti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;TAM BİR HALK YAZARI&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ahmet Rasim gazete yazılarından başka okul kitapları, halk için öğretici, eğitici kitaplar da yazdı. Mizah yazıları, fıkraları ve anılan ile geniş okuyucu topluluklarına seslendi. Ahmet Rasim tam bir halk yazarıdır. Dilinin halk diline uygunluğu, üslûbunun canlılığı ve tatlılığı, hafif mizahı ile her çeşit insanın ilgisini çekmeyi başardı. Fıkralarında insan sevgisine bürünmüş bir şakacılık, yaşanan anıların tadını çıkaran bir hoşgörürlük vardır. Eski İstanbul'un toplumsal yaşayışını, eğlence dünyasını, yerel tiplerini, eski halk sanatlarını ve basın çevrelerini canlandıran yazıları, sayısı yüzü geçen eserlerinin en önemli bölümünü meydana getirir. Ahmet Rasim müziğe de meraklıydı; 70 kadar şarkı bestelemiş, bunlardan 42'si bugüne kalmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ESERLERİ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Roman :Ülfet.&lt;br /&gt;Anı: Gecelerim, Fuhşu Atik, Muharrir, Şair, Edip, Falaka.&lt;br /&gt;Fıkra-makale: Tarih ve Muharrir, Şehir Mektupları, Eşkali Zaman, Gülüp Ağladıklarım, Muharrir Bu Ya.&lt;br /&gt;Gezi: Romanya Mektupları.&lt;br /&gt;Tarih: Resimli ve Haritalı Osmanlı Tarihi (4 cilt), İstibdattan Hâkimiyeti Milliyeye.&lt;br /&gt;İnceleme: İlk Büyük Muharrirlerden Şinasi. &lt;/div&gt;&lt;!-- / message --&gt;&lt;!-- sig --&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6441481039820344795-3384898035122597915?l=iduak.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6441481039820344795/posts/default/3384898035122597915'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6441481039820344795/posts/default/3384898035122597915'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://iduak.blogspot.com/2009/02/ahmet-rasim.html' title='Ahmet Rasim'/><author><name>ozzzz</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='25' src='http://1.bp.blogspot.com/_rJTcA7tCWak/SYyjqLjWyMI/AAAAAAAAAD4/Qs-Xj_EdbGg/S220/avatar1895591_1.jpg'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6441481039820344795.post-2119434627906168444</id><published>2009-02-25T07:10:00.003-08:00</published><updated>2009-02-25T07:10:35.501-08:00</updated><title type='text'>Alexandre Dumas</title><content type='html'>&lt;div id="post_message_24844396" align="justify"&gt;Fransız yazarı (1802-1870).&lt;br /&gt;&lt;div align="center"&gt;&lt;img alt="" src="http://www.bilgilik.com/images/dumas.jpg" border="0" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="left"&gt;Santa-Domingo Adası'ndan bir melezin oğlu olan Alexandre Dumas, Villers-Cotterets'de doğdu. Portrelerinden, iriyarı, sağlık dolu, gözlerinden zekâ fışkıran, neşeli bir adam olduğu anlaşılıyor. Hayatı ve eserleri de bu portrelere tıpatıp uymaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üç Silâhşörler (1844) ile onun devamı olan Yirmi Yıl Sonra (1845) ve Bragelonne Vikontu'nu (1850) herkes bilir. Ama Dumas'ın 300 kadar romana ve tiyatro oyununa imzasını attığını bilmeyen çoktur. Çünkü doğanın bu güçlü yaratığı, kurumak bilmeyen bir hayal gücüne sahipti ve konularını aldığı tarih, tam ona uygun bir alandı; ama o, yepyeni kahramanlar da yaratabilecek güçteydi: sözgelimi. Monte Kristo kontu, tamamen hayali bir kahramandır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zaten Dumas, tarihten esinlenmekle yetinmiyor, onu, inanılmaz bir hızla kaleme alırken, olağanüstü hayal gücüyle âdeta yeniden yazıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ölümünden yüz yıl sonra, kişileri hâlâ canlıdır ve serüvenleri, gençleri de, gençliğini az çok yitirmiş olanları da heyecanla sürüklemeğe devam etmektedir. &lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;!-- / message --&gt;&lt;!-- sig --&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6441481039820344795-2119434627906168444?l=iduak.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6441481039820344795/posts/default/2119434627906168444'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6441481039820344795/posts/default/2119434627906168444'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://iduak.blogspot.com/2009/02/alexandre-dumas.html' title='Alexandre Dumas'/><author><name>ozzzz</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='25' src='http://1.bp.blogspot.com/_rJTcA7tCWak/SYyjqLjWyMI/AAAAAAAAAD4/Qs-Xj_EdbGg/S220/avatar1895591_1.jpg'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6441481039820344795.post-2882110041268080799</id><published>2009-02-25T07:10:00.001-08:00</published><updated>2009-02-25T07:10:19.719-08:00</updated><title type='text'>Alphonse Daudet</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;Fransız yazarı (1840-1897).&lt;br /&gt;&lt;img alt="" src="http://www.bilgilik.com/images/daudet1.jpg" border="0" /&gt;&lt;br /&gt;Alphonse Daudet, Nimes'de bir tüccar ailenin çocuğuydu. Oldukça avare bir gençlik döneminden sonra ailenin iflâsı üzerine on beş yaşında öğrenimini yarıda bırakmak zorunda kaldı. Paris'te kendi halinde bir gazeteci olan ağabeyi Ernest'in yanına gitti. Ertesi yıl (1858), yayımladığı bir şiir derlemesi. Sevdalı Kadınlar, onu edebiyat çevrelerine tanıttı. Asıl başarıya, güneydeki gençliğinin ve başkente gelişinin hikâyesi olan Küçük Şey (1868) ve özellikle Provence yöresini sade bir dille canlandıran eğlendirici masallar derlemesi olan Değirmenimden Mektuplar (1869) ile kavuştu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Taraskon'lu Tartarin, Tartarin Alpler'de, Taraskon Savunması ve Taraskon Limanı ile, Daudet muziplik ve canlılık dolu bir küçük taşra dünyası yaratmıştır. Böylelikle, karikatüre yakın gülünç bir güney folklorunun doğmasına katkıda bulunmuş oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;img alt="" src="http://www.bilgilik.com/images/daudet2.jpg" border="0" /&gt;&lt;br /&gt;Daudet'in «Değirmenimden Mektuplar»ı yazdığı söylenen, Arles dolaylarındaki Fontvieille değirmeni. &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6441481039820344795-2882110041268080799?l=iduak.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6441481039820344795/posts/default/2882110041268080799'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6441481039820344795/posts/default/2882110041268080799'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://iduak.blogspot.com/2009/02/alphonse-daudet.html' title='Alphonse Daudet'/><author><name>ozzzz</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='25' src='http://1.bp.blogspot.com/_rJTcA7tCWak/SYyjqLjWyMI/AAAAAAAAAD4/Qs-Xj_EdbGg/S220/avatar1895591_1.jpg'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6441481039820344795.post-5076864377213850850</id><published>2009-02-25T07:09:00.004-08:00</published><updated>2009-02-25T07:10:02.446-08:00</updated><title type='text'>Aziz Nesin</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;Mizah ve oyun yazarı (İstanbul 1915).&lt;br /&gt;&lt;img alt="" src="http://www.bilgilik.com/images/nesin.jpg" border="0" /&gt;&lt;br /&gt;Asıl adı Mehmet Nusret Nesin'dir. Yoksul büyüdü. Kuleli Askeri Lisesi'nde (1935) ve Harp Okulu'nda (1937) öğrenim gördü; 1944'te askerlikten ayrıldıktan sonra, gazeteciliğe başladı. Yedigün (1944), Karagöz (1945) dergilerinde ve Tan gazetesinde (1945) fıkra yazarlığı yaptı. Şiir denemeleri ve gerçekçi küçük hikâyelerle edebiyat dünyasına girdi; Sabahattin Ali ile birlikte çıkardığı Markopaşa dergisinde (1946) yayımlanan mizah hikayeleriyle adını duyurdu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Siyasal eleştirinin ağırlık kazandığı hikâyeleri yüzünden mahkûm edilerek bir süre yazı hayatından ayrı kaldı. 1955'ten sonra fıkralarıyla tekrar gazete ve dergilerde görülmeğe, hikâye ve romanlarını yayımlamağa başladı. Akbaba (1955), Dolmuş (1955), Yeni Gazete (1957-1958), Akşam (1959) ve Tanin'de (1960) sürekli yazdı. Kemal Tahir ile birlikte Düşün Yayınevi'ni kurdu (1957). Zübük adlı mizah dergisini çıkardı (1961). 1969'da gazetecilikten ayrıldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;MİZAH USTASI&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türk edebiyatının usta mizahçılarından olan Aziz Nesin, mizahı edebiyatın her türünde denedi. Toplumsal hayatın aksayan yönlerini, alaya elverişli kişi, durum ve olayları abartarak güldürücü ve akıcı bir anlatımla verdi. Onun mizah hikâyeleri yalnız eğlendirmekle kalmaz, güldürücü durumlar, tuhaf karşıtlıklar aracılığıyla toplumdaki bozuklukları göstermeğe, bunların nedenlerini belirtmeğe de çalışır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eserleri uluslararası birçok mizah yarışmasında birincilik ödülü kazandı. Kitapları yabancı dillere çevrildi. Aziz Nesin sahnelerde, radyo ve televizyonda oynanan oyunlarıyla da ilgi topladı. Üç Karagöz Oyunu ve Çiçu ile tiyatro ödülleri aldı. Her yıl seçilen yoksul ve kimsesiz 4 çocuğu bir meslek sahibi oluncaya kadar yetiştirmek amacıyla Nesin Vakfı'nı kurdu (1972), eserlerinin gelirini buraya bıraktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ESERLERİ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hikâye: İt Kuyruğu, Damda Deli Var, ölmüş Eşek, Havadan Sudan, Kör Döğüşü, Biz Adam Olmayız, Yeşil Renkli Namus Gazı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Roman: Zübük, Şimdiki Çocuklar Harika.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oyun: Biraz Gelir misiniz? Bir Şey Yap Met, Çiçu, Hadi öldürsene Canikom, Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz (eserin televizyon için hazırlanan dizisi büyük ilgi topladı).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anı: Böyle Gelmiş Böyle Gitmez.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Masal: Memleketin Birinde Hoptrinam, Uyuşana Tosunum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Taşlama: Azizname. Fıkra: Nutuk Makinesi, Az Gittik Uz Gittik.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6441481039820344795-5076864377213850850?l=iduak.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6441481039820344795/posts/default/5076864377213850850'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6441481039820344795/posts/default/5076864377213850850'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://iduak.blogspot.com/2009/02/aziz-nesin.html' title='Aziz Nesin'/><author><name>ozzzz</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='25' src='http://1.bp.blogspot.com/_rJTcA7tCWak/SYyjqLjWyMI/AAAAAAAAAD4/Qs-Xj_EdbGg/S220/avatar1895591_1.jpg'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6441481039820344795.post-3068198463149329116</id><published>2009-02-25T07:09:00.003-08:00</published><updated>2009-02-25T07:09:41.142-08:00</updated><title type='text'>Baki</title><content type='html'>&lt;div id="post_message_24844497" align="justify"&gt;Ünlü divan şairi (1526-1600).&lt;br /&gt;&lt;img alt="" src="http://www.bilgilik.com/images/baki.jpg" border="0" /&gt;&lt;br /&gt;Kendi divanında yer alan bir minyatüre göre şair Baki. Divan-ı Baki» Seyit Ali el-Bursavi tarafından kopya edilmiştir (XVI. yy.). Türk ve İslâm Eserleri Müzesi, İstanbul.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türk divan edebiyatının büyük şairlerinden biridir. Kanuni Sultan Süleyman devrinde İstanbul'da doğdu. Asıl adı Abdülbaki Mahmut'tur. Babası Fatih Camii müezzinlerinden Mehmet Efendi'dir. Babası onu saraç çıraklığına verdi. Ama Baki bu işte çok kalmadan medreseye girerek okumağa başladı. Yirmi yaşına gelmeden İstanbul'un çok beğenilen genç şairlerinden biri olarak ün yaptı. "Doğu Seferi'nden dönüşünde Kanuni'ye sunduğu bir kaside ile onun ilgisini çekti (1554).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şeyhülislâm olmak istedi ama bu isteğine ulaşamadan öldü. «Şairler Sultanı» diye anılan Baki'nin cenazesine bütün devlet büyükleri, tanınmış adamlar katıldı. Şeyhülislâm Sunullah Efendi'nin, musalla taşında şairin tabutunun önünde onun şu dizelerini söylediği anlatılır:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;«Kadrini sengi musallada bilüp ey Baki Durup el bağlayalar karşında yaran sal saf» (Ey Baki! Dostların senin değerini [ancak] musalla taşında anladılar ve karşında sıra sıra el bağladılar).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;SANATI VE KİŞİLİĞİ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Baki zevke ve eğlenceye düşkün olmasına rağmen ölçülü ve hesaplı bir hayat yaşadı. Yükselmek tutkusuyla büyüklere yaranmak için elinden geleni yaptı. Ama Kanuni'nin ölümüne yazdığı mersiye, onun hükümdara duyduğu gerçek saygı ve bağlılığı ispatladı. İçtenliği, ifade ve ahenk güzelliği ile bu mersiye divan edebiyatının şaheserlerinden sayılır. Divan'ında bulunan bir dizesinde «Şairler Sultanı» diye tanınmış olmasını kastederek «bu devirde söz ülkesinin padişahı benim» diyen, kaside ve gazel yazmanın kendisine özgü olduğunu söyleyen bu övüngen ve gururlu şairin övünmelerinden biri de şöyledir:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;«Meddah olalı çeşm-i gazâlanına Baki öğrendi gazel tarzını Rûmun şuarâsı» (Baki onun ahu gözlerini övmeğe, onlar için şiir yazmağa başlayalı beri, Osmanlı şairleri gazelin ne olduğunu, nasıl yazılacağını öğrendiler). &lt;/div&gt;&lt;!-- / message --&gt;&lt;!-- sig --&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6441481039820344795-3068198463149329116?l=iduak.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6441481039820344795/posts/default/3068198463149329116'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6441481039820344795/posts/default/3068198463149329116'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://iduak.blogspot.com/2009/02/baki.html' title='Baki'/><author><name>ozzzz</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='25' src='http://1.bp.blogspot.com/_rJTcA7tCWak/SYyjqLjWyMI/AAAAAAAAAD4/Qs-Xj_EdbGg/S220/avatar1895591_1.jpg'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6441481039820344795.post-1721407867694060598</id><published>2009-02-25T07:09:00.001-08:00</published><updated>2009-02-25T07:09:15.853-08:00</updated><title type='text'>Honore de Balsac</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;Fransız yazarı (1799-1850).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1799 yılında Tours şehrinde doğan Honore, 1815'te ailesiyle birlikte Paris'e geldi. Annesi ve babası oğullarının noter olmasını istiyorlardı, ama onun gözü yükseklerdeydi, yazar olmayı ve büyük paralar kazanmayı hayal ediyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Balzac beceriksiz birkaç edebiyat denemesinden sonra, başarısızlıkla sonuçlanan işlere girişip borçlandı. Sürekli para sıkıntısının baskısıyla ve büyük bir coşkuyla roman üstüne roman yazmağa koyuldu. Hep evine kapanır, pek seyrek dışarı çıkardı. Akşam altıda yatar, kendisini geceyarısı uyandırmalarını tembih eder ve ertesi akşama kadar durmadan yazardı. Balzac böyle bazen günlerce, bazen haftalarca, kahve üstüne kahve içerek ve sabahlığına bürünerek çalışırdı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve günün birinde, yirmi yıldır sevdiği Madam Hanska ile evlendikten kısa bir süre sonra, bu yoğun çalışmanın verdiği yorgunluktan bitkin düşerek öldü. Victor Hugo'nun belirttiği gibi, «aynı gün hem mezara girdi, hem üne kavuştu.»&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İNSANLIK KOMEDİSİ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gözlem yeteneğine ve çok geniş bir hayal gücüne sahip olan Balzac, bize büyük eserler bırakmış (85 roman) ve onları şöyle tanımlamıştır: «Bütün toplumun hikâyesini anlatmağa giriştim. Çoğu zaman planımı şu tek cümleyle dile getirdim: dört-beş bin sivri kişisi bulunan bir kuşak. İşte bu dram, benim kitabımdır».&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Balzac, çok çeşitli ve değişik insanlara rastlamış ve onların bütün davranışlarını derin bir anlayışla incelemiş, iyice belirlenmiş kişilerin birbiriyle karşılaştığı coşkulu bir dünya yaratmakta da bu gözlemlerinden yararlanmıştır. Bu kişiler arasında soylu ve hırslı genç Rastignac; açgözlü tefeci Gobsek; kaçak kürek mahkûmu Vautrin; cimri baba Grandet ve müşfik Ursule Mirouet'yi görüyoruz. Bir hikâyeden ötekine, ortaya çıkan bu kahramanlar aracılığıyla Balzac, eserinin genel adı olan İnsanlık Komedisi'ni yaratır. Onun anlattıkları, Fransa'da görünüşte parlak, ama yozlaşmaya yüz tutmuş bir soylu sınıfının, cimri, gözünü para hırsı bürümüş bir burjuva sınıfıyla yan yana yaşadığı Restorasyon Dönemi toplumunun ilgi çekici canlılıkta bir portresidir. Bu hayal âlemi, merak uyandırıcı entrikalarla kum gibi kaynar ve genişliğiyle, gerçekliğiyle okuyucuyu âdeta büyüler.&lt;br /&gt;«Goriot Baba» adlı roman için çizilmiş bir resme göre, Rastignac. «Paris Hayatından Sahneler» dizisinin kahramanı olan Rastignac, Restorasyon Dönemi'nde taşradan Paris'e gelmiş bir ikbal avcısının macerasını canlandırır.&lt;br /&gt;&lt;img alt="" src="http://www.bilgilik.com/images/balzac2.jpg" border="0" /&gt;&lt;br /&gt;«Yazı sanatının pranga mahkûmu» denilen Balzac'ın Nadar tarafından çekilmiş bir fotoğrafı.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6441481039820344795-1721407867694060598?l=iduak.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6441481039820344795/posts/default/1721407867694060598'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6441481039820344795/posts/default/1721407867694060598'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://iduak.blogspot.com/2009/02/honore-de-balsac.html' title='Honore de Balsac'/><author><name>ozzzz</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='25' src='http://1.bp.blogspot.com/_rJTcA7tCWak/SYyjqLjWyMI/AAAAAAAAAD4/Qs-Xj_EdbGg/S220/avatar1895591_1.jpg'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6441481039820344795.post-2807587486075929695</id><published>2009-02-25T07:08:00.001-08:00</published><updated>2009-02-25T07:08:51.992-08:00</updated><title type='text'>Bertolt Brecht</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;Alman oyun yazarı (1898-1956).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Brecht Augsburg'da doğdu, 1918 sonrasının yenik Almanya'sında yaşadı: ekonomik bunalım, para değerinin düşüşü, işsizlik ve toplumsal adaletsizlikler, kanlı ayaklanma girişimleri onun, siyasal yönünü çizmesine etken olacak ve ona sanat yönünden esin kaynağı sağlayacaktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1928'de Brecht, Üç Kuruşluk Opera (müzik. Kurt Weill) adlı tiyatro oyunuyla büyük bir ün yaptı; bu oyunda da, öteki eserlerinde olduğu gibi, konuşmalara şarkılar karışıyordu. Ama 1933'te, Nazi rejimine düşman olduğundan ülkeden kovuldu. Ancak Hitler'in düşmesinden sonra Almanya'ya dönebilecekti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnanmış bir komünist olarak, savaştan sonra Doğu Berlin'e yerleşti ve orada karısı Helene Weigel ile, çağdaş tiyatro sanatının gelişimini derinden etkileyecek olan Berliner Ensemblc Tiyatrosu'nu kurdu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Brecht'e göre tiyatronun tek görevi halkı eğlendirmek değil, onu haksızlıklara karşı savaşa hazırlamak üzere, gözlerini, çağdaş toplumun kusurlarına açmaktır. Komünizm doktrinlerine bağlı kalan Brecht sanatın, siyasal mücadelenin hizmetinde olması gerektiğine inanmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ESERLERİ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Burjuvaların Düğünü, Ana, Cesaret Ana ve Çocukları, Arturo Ui'nin Yükselişi, Aslan Asker Şvayk İkinci Dünya Savaşı'nda, Kafkas Tebeşir Dairesi.&lt;br /&gt;&lt;img alt="" src="http://www.bilgilik.com/images/brecht.jpg" border="0" /&gt;&lt;br /&gt;«Üç Kuruşluk Opera»nın, 1970 yılında Paris'teki temsilinden bir sahne&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6441481039820344795-2807587486075929695?l=iduak.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6441481039820344795/posts/default/2807587486075929695'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6441481039820344795/posts/default/2807587486075929695'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://iduak.blogspot.com/2009/02/bertolt-brecht.html' title='Bertolt Brecht'/><author><name>ozzzz</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='25' src='http://1.bp.blogspot.com/_rJTcA7tCWak/SYyjqLjWyMI/AAAAAAAAAD4/Qs-Xj_EdbGg/S220/avatar1895591_1.jpg'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6441481039820344795.post-153671814595413203</id><published>2009-02-25T07:06:00.000-08:00</published><updated>2009-02-25T07:08:34.148-08:00</updated><title type='text'>Cenap Şahabettin</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;Son Osmanlı dönemi şairlerinden (1870-1934).&lt;br /&gt;&lt;img alt="" src="http://www.bilgilik.com/images/cenap.jpg" border="0" /&gt;&lt;br /&gt;Cenap Şahabettin, Edebiyatı Cedide akımının en önemli temsilcilerinden biridir. Manastır'da doğdu. İstanbul'a gelip Rüştiye'de okuduktan sonra Tıbbiye'ye girdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hekim olunca Paris'e gönderildi. Dönüşünde gene edebiyatla uğraşmağa, o zamanın ünlü dergisi Serveti-fünun'da şiirler, edebiyat yazıları yayımlamaya koyuldu. Serveti-fünun İstibdat İdaresi'nce susturulunca o da bir süre susmak zorunda kaldı. 1908 Meşrutiyet Devrimi'nden sonra gazeteciliğe başladı. Arada bir şiirler de yazıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;SANATI VE KİŞİLİĞİ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cenap Şahabettin edebiyat dünyasına, sanat çevrelerini yadırgatan değişik bir hava ile girdi. Avrupa'da yeni sanat akımlarını görmüş, öğrenmişti. Bir aşk şairi olarak tanınmakla birlikte şiirlerinde derin duygulardan çok o zamana kadar görülmemiş sözcükler ve tamlamalar kullanmasıyla ün kazandı. Edebiyatı Cedide şairlerinin kullandıkları tamlamalardan birçoğunu icat edip herkesi şaşırtan odur. «Berf-i zerrin» (altın kar), «lerze-i ruşen» (ışıklı titreme) gibi şiir başlıkları bugün için şaşırtıcı olmasa da o zaman için yadırganacak isim tamlamalarıydı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cenap Şahabettin, şiirlerini kitap halinde yayımlamadan öldü. Düzyazı türünde olan «Hac Yolunda», Servetifünun'da tefrika edilmişti. «Suriye Mektupları» (1917) ve «Avrupa Mektupları» (1919) adıyla gezi notları yayımlandı. Sohbet, eleştiri ve deneme yazılarını «Evrakı Eyyam» (1915), «Nesri Harp», «Nesri Sulh» ve «Tiryaki Sözleri» (1918) adlı kitaplarında topladı. Tiyatro oyunları da yazdı: « Valan», «Körebe», «Merdud Aile». İki de biyografi yayımladı: «Kadı Burhanetlin» (1922) ve «Shakespeare» (1931). &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6441481039820344795-153671814595413203?l=iduak.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6441481039820344795/posts/default/153671814595413203'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6441481039820344795/posts/default/153671814595413203'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://iduak.blogspot.com/2009/02/cenap-sahabettin.html' title='Cenap Şahabettin'/><author><name>ozzzz</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='25' src='http://1.bp.blogspot.com/_rJTcA7tCWak/SYyjqLjWyMI/AAAAAAAAAD4/Qs-Xj_EdbGg/S220/avatar1895591_1.jpg'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6441481039820344795.post-9172227774981098674</id><published>2009-02-24T12:13:00.001-08:00</published><updated>2009-02-24T12:13:46.331-08:00</updated><title type='text'>Cervantes ve Don Kişot</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;XVII. yy.a ait ünlü bir İspanyol romanının traji-komik kahramanı.&lt;br /&gt;&lt;img alt="" src="http://www.bilgilik.com/images/cervantes.jpg" border="0" /&gt;&lt;br /&gt;Don Kişot, kendisi gibi kadidi çıkmış atı Rosinante'ye binmiş, şövalyelik serüvenlerine doğru yola koyuluyor. Uzaktan, eşeğinin sırtında onu izleyen Sanşo Panza geliyor. Daumier'nin tablosu Berlin Müzesi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;XVII. yy.da yaşayan küçük bir İspanyol kişizadesi, çok fazla şövalye kitabı okuduğu için aslında bir handa hizmetçi olan soylu sevgilisi Dulcinea'nm onuruna, «gezgin şövalye» olmayı kafasına koymuştur. Bunun üzerine, sakin hayatını bırakır, yaşlı, sıska atı Rosinante'ye atladığı gibi, dullarla yetimlerin, kendilerini savunması için yolunu gözlediklerine inandığı bir kişi olarak, dağ-tepe yola koyulur. Seyisi olan ve bir eşekle ardından gelen Sanşo Panza da sağduyusu ve ihtiyatlılığı, efendisinin romanlardan edinilme çılgınlığına tam ters düşen bir köylüdür. Her ikisi de bir sürü gülünç serüvene atılır; bunların en ünlülerinden biri «mahzun yüzlü şövalye»nin hain devler sandığı yel değirmenlerine saldırışıdır; Don Kişot'un gene çok tanınmış serüvenleri arasında, Mambrino'nun ünlü zırh başlığım bulma öyküsü, Camacho'nun evlenmesi ve Baratia Adası'nda olup bitenler de sayılabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başlangıçta çocuklar için tasarlanmış olmamasına rağmen, Cervantes'in bu romanı, yayımlanır yayımlanmaz gençler arasında pek rağbet gördü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu, barok bir hikâye, traji-komik bir destandır ve özgün güldürü etkenleriyle doludur. Ama aynı zamanda da, okuyucuyu düşünmeğe yönelten bir eserdir; çünkü her birimizin ruhunun derinliklerinde, çılgınlık derecesinde cömert, büyük davalar uğruna her an alevlenmeğe hazır, bir Don Kişot ve daha çok, bu dünya gerçeklerini gören, özellikle günlük rahatına düşkün bir Sanşo Panza yaşamaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;CERVANTES&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Don Kişot'un yazarı Miguel de Cervantes Saavedra (1547-1616), yoksul bir hekimin oğluydu ve serüvenlerle dolu bir yaşamı oldu. Önce askerliğe heveslendi ve basit bir er olarak İtalya ile Akdeniz ülkelerini dolaştı. Yunanistan'da Lepanto Savaşı'nda (1571) yaralanınca, bir elini kullanamaz oldu (bu yüzden ona: Lepanto'lu çolak da derler). 1575'te Türklere esir düştü ve Cezayir'e köle olarak satıldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Beş yıl sonra azat edilen Cervantes, Madrid'e döndü, kalemiyle yaşamağa çalıştıysa da başaramadı ve memurluk yapmak zorunda kaldı; yasa dışı işler yapmaktan suçlanarak 1589 ile 1605 arasında birkaç defa hapse girdi. Nihayet, krallığın etkili kişilerinin himayesini sağladıktan sonra kendini tek tutkusu olan edebiyata adayabildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ESERLERİ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Galatea, Uyarıcı Hikâyeler, Parnassos'a Yolculuk, Cezayir'de Hayat.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6441481039820344795-9172227774981098674?l=iduak.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6441481039820344795/posts/default/9172227774981098674'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6441481039820344795/posts/default/9172227774981098674'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://iduak.blogspot.com/2009/02/cervantes-ve-don-kisot.html' title='Cervantes ve Don Kişot'/><author><name>ozzzz</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='25' src='http://1.bp.blogspot.com/_rJTcA7tCWak/SYyjqLjWyMI/AAAAAAAAAD4/Qs-Xj_EdbGg/S220/avatar1895591_1.jpg'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6441481039820344795.post-6088340920197637269</id><published>2009-02-24T12:11:00.005-08:00</published><updated>2009-02-24T12:13:19.078-08:00</updated><title type='text'>Dante Alighieri</title><content type='html'>&lt;div id="post_message_24844661" align="justify"&gt;İtalyan ozanı (1265-1321).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Floransalı küçük bir soylu aileden gelen Dante, sadece İtalyanca'nın birinci ve en büyük şairi değil (ondan önce Latince yazılırdı), aynı zamanda bir filozof, bir ilâhiyatçı, etkili bir politikacı ve papalarla krallara karşı çıkmış, coşkun bir kalem tartışmacısı idi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gezici ozanlar gibi Dante de zarif bir aşktan esinlenmiş: eserini sevdiği kadın olan Beatrice'ye adamıştır. Şövalyelik idealinin ve törelerinin büyüsüne kapılan Dante, güzelliğin ve doğrunun arayıcısıdır. Aşk duygusu onda felsefi ahlâk ve din konularında araştırmaya dönüşmüştür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazar, gerçek bir «kutsal şiir» olan İlâhi Komedya'da, büyük Latin ozanı Vergilius eşliğinde, öteki dünyaya hayali bir gezi yapar. Cehennem'e indiğinde, orada kendilerine korkunç işkenceler uygulanan bir kalabalık görür. Araf ise daha iç açıcı değildir. Buna karşılık Cennet'te her şey müziğe ve ışığa boğulmuştur. Dante orada mutluluğun temsilcisi olan Beatrice'i bulur ve Beatrice onu Tanrı'ya götürür. Bu güçlü ve yüce eser, hem bir hikâye, hem de insanlığın geçmişi üzerindeki düşünceleri içeren bir felsefe kitabıdır. Ve İtalyan edebiyatında, bir tür kutsal kitap, «kitaplar kitabı» sayılır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ESERLERİ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlâhi Komedya'yı yazmadan önce Dante, gençliğinde yazdığı şiirlerin (Rime) derin anlamını açıklamak üzere yorumlar da ekleyerek, Vita Nuova (Yeni Hayat) adlı kitapta topladı. Convivio (Şölen) ise, bir siyaset ve felsefe denemesidir.&lt;br /&gt;&lt;img alt="" src="http://www.bilgilik.com/images/dante.jpg" border="0" /&gt;&lt;br /&gt;Dante "İlâhi Komedya"yı açıklıyor (Michelino'nun eseri). Katedralin kubbesi ve kuleleri görülen Floransa yakınlarında, Araf'ı simgeleyen tepe yükselmektedir: tepenin yedi çemberi Cennet'e giden yolu simgeler. &lt;/div&gt;&lt;!-- / message --&gt;&lt;!-- sig --&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6441481039820344795-6088340920197637269?l=iduak.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6441481039820344795/posts/default/6088340920197637269'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6441481039820344795/posts/default/6088340920197637269'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://iduak.blogspot.com/2009/02/dante-alighieri_24.html' title='Dante Alighieri'/><author><name>ozzzz</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='25' src='http://1.bp.blogspot.com/_rJTcA7tCWak/SYyjqLjWyMI/AAAAAAAAAD4/Qs-Xj_EdbGg/S220/avatar1895591_1.jpg'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6441481039820344795.post-4920785375902602116</id><published>2009-02-24T12:11:00.004-08:00</published><updated>2009-02-24T12:12:18.132-08:00</updated><title type='text'>Dante Alighieri</title><content type='html'>&lt;div id="post_message_24844661" align="justify"&gt;İtalyan ozanı (1265-1321).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Floransalı küçük bir soylu aileden gelen Dante, sadece İtalyanca'nın birinci ve en büyük şairi değil (ondan önce Latince yazılırdı), aynı zamanda bir filozof, bir ilâhiyatçı, etkili bir politikacı ve papalarla krallara karşı çıkmış, coşkun bir kalem tartışmacısı idi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gezici ozanlar gibi Dante de zarif bir aşktan esinlenmiş: eserini sevdiği kadın olan Beatrice'ye adamıştır. Şövalyelik idealinin ve törelerinin büyüsüne kapılan Dante, güzelliğin ve doğrunun arayıcısıdır. Aşk duygusu onda felsefi ahlâk ve din konularında araştırmaya dönüşmüştür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazar, gerçek bir «kutsal şiir» olan İlâhi Komedya'da, büyük Latin ozanı Vergilius eşliğinde, öteki dünyaya hayali bir gezi yapar. Cehennem'e indiğinde, orada kendilerine korkunç işkenceler uygulanan bir kalabalık görür. Araf ise daha iç açıcı değildir. Buna karşılık Cennet'te her şey müziğe ve ışığa boğulmuştur. Dante orada mutluluğun temsilcisi olan Beatrice'i bulur ve Beatrice onu Tanrı'ya götürür. Bu güçlü ve yüce eser, hem bir hikâye, hem de insanlığın geçmişi üzerindeki düşünceleri içeren bir felsefe kitabıdır. Ve İtalyan edebiyatında, bir tür kutsal kitap, «kitaplar kitabı» sayılır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ESERLERİ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlâhi Komedya'yı yazmadan önce Dante, gençliğinde yazdığı şiirlerin (Rime) derin anlamını açıklamak üzere yorumlar da ekleyerek, Vita Nuova (Yeni Hayat) adlı kitapta topladı. Convivio (Şölen) ise, bir siyaset ve felsefe denemesidir.&lt;br /&gt;&lt;img alt="" src="http://www.bilgilik.com/images/dante.jpg" border="0" /&gt;&lt;br /&gt;Dante "İlâhi Komedya"yı açıklıyor (Michelino'nun eseri). Katedralin kubbesi ve kuleleri görülen Floransa yakınlarında, Araf'ı simgeleyen tepe yükselmektedir: tepenin yedi çemberi Cennet'e giden yolu simgeler. &lt;/div&gt;&lt;!-- / message --&gt;&lt;!-- sig --&gt;&lt;div align="justify"&gt;__________________&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6441481039820344795-4920785375902602116?l=iduak.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6441481039820344795/posts/default/4920785375902602116'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6441481039820344795/posts/default/4920785375902602116'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://iduak.blogspot.com/2009/02/dante-alighieri.html' title='Dante Alighieri'/><author><name>ozzzz</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='25' src='http://1.bp.blogspot.com/_rJTcA7tCWak/SYyjqLjWyMI/AAAAAAAAAD4/Qs-Xj_EdbGg/S220/avatar1895591_1.jpg'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6441481039820344795.post-5764474599844070695</id><published>2009-02-24T12:11:00.003-08:00</published><updated>2009-02-24T12:11:48.125-08:00</updated><title type='text'>Charles Dickens</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;İngiliz romancısı (1812-1870).&lt;br /&gt;&lt;img alt="" src="http://www.bilgilik.com/images/dickens1.jpg" border="0" /&gt;&lt;br /&gt;Charles Dickens Londra'ya geldiğinde on iki yaşındaydı, orada bir cila fabrikasında çalışmak zorunda kaldı, çünkü babası büyük bir para sıkıntısı içindeydi. O zaman açlığı da, yoksulluğu da, sanayi çağının başlangıcında, işçilerin çetin hayat koşullarını da tanıdı: bu konular eserlerinde sürekli olarak işlenecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bununla birlikte, gazetecilik öğrenmeğe de zaman bulabildi ve ilk skeçlerini hiciv dergilerinde yayımladı. Sonra yazar olan Dickens, Mister Pickvoick gibi garip ve ilgi çekici bir kişi yarattı, Oliver Twist'in ve Nicholas Nickleby'nin serüvenlerini anlattı, daha sonra da duygulu başeserini, David Copperfield'i kaleme aldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İngiltere ve Amerika'da kısa zamanda büyük bir ün yaptı, iki defa Amerika'ya gitti. Nihayet, 1850'den itibaren, eserini birçok defa halk huzurunda okudu ve mükemmel bir oyuncu olduğunu ortaya koydu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Victoria çağı toplumunun tanığı olan Dickens, kitaplarıyla, çok küçük yaştan itibaren çalıştırılmağa başlayan ve sömürülen çocukların korkunç yoksulluğuna dikkati çekmeyi başarmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;img alt="" src="http://www.bilgilik.com/images/dickens2.jpg" border="0" /&gt;&lt;br /&gt;Şakacı ve gürültücü İngiliz «Mr. Pickwick'in Serüvenleri» adlı kitaptan bir resim: »Mr. Pickwick Patende»&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6441481039820344795-5764474599844070695?l=iduak.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6441481039820344795/posts/default/5764474599844070695'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6441481039820344795/posts/default/5764474599844070695'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://iduak.blogspot.com/2009/02/charles-dickens.html' title='Charles Dickens'/><author><name>ozzzz</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='25' src='http://1.bp.blogspot.com/_rJTcA7tCWak/SYyjqLjWyMI/AAAAAAAAAD4/Qs-Xj_EdbGg/S220/avatar1895591_1.jpg'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6441481039820344795.post-8880687445682877145</id><published>2009-02-24T12:11:00.001-08:00</published><updated>2009-02-24T12:11:20.682-08:00</updated><title type='text'>Denis Diderot</title><content type='html'>&lt;p align="justify"&gt;Fransız yazar ve filozofu (1713-1784).&lt;br /&gt;&lt;img alt="" src="http://www.bilgilik.com/images/diderot.jpg" border="0" /&gt;&lt;br /&gt;Langres'li, varlıklı bir küçük kentsoylu aileden gelen Diderot, Paris'te parlak bir öğrenim yaptıktan sonra, babasının bıçakçı dükkânının başına geçecek yerde, edebiyat mesleğine atıldı. Son derece zeki, doymak bilmez bir meraka sahip olduğundan, her konuyla ilgilendi ve romanda da, tiyatroda da, edebi eleştiride de aynı derecede yetenekli olduğunu gösterdi. Gazeteci ve sanat eleştirmeni oldu ve birçok makalesinde büyük resim sergilerini anlattı: Salonlar. Ayrıntılı tanımlamalarıyla, bir tabloyu canlandırmağa, ışığını ve renklerini vermeğe çalıştı. Bu makalelerin ilgi çekici üslûbu, Alman yazarı Goethe'nin gözlerini kamaştırmıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama özellikle, bu sözcüğe XVIII. yy.da verilen anlamıyla, bir filozoftu. Cüretli, yeni ve cömert fikirlere susamış bir düşünür olarak, çağının temel sayılan verilerini yeniden söz konusu etmekten çekinmedi: din, aile, monarşik toplum gibi. Körler Üstüne Mektuplar'da ortaya attığı karşıt görüşleri, Voltaire tarafından çok beğenilmekle birlikte, Vincennes'de de üç ay hapsedilmesine yol açtı. Birçok bilimsel makale kaleme almıştır, dinsiz ilk maddeci düşünürlerden sayılır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diderot, kendisine haksız veya modası geçmiş görünen şeyleri eleştirmekle yetinmedi; yapıcı çözümler önermeğe de gayret etti. 1750'de, dostu d'Alembert ile, büyük bir Ansiklopedi yayımlamağa girişti ve ömrünün yirmi yılını buna adamakla birlikte, edebi verimini de ihmal etmedi. Ama eserlerinin çoğu, ancak ölümünden sonra yayımlandı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diderot'un bir felsefe öğretisi yoktur. Eserleri arasında en kalıcı olanlar romanları ve özellikle de «Rameau'nun Yeğeni»dir. Tiyatro oyunları orta değerde, ama tiyatro kuramı önemlidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu oldukça şaşırtıcı, çok yönlü yeteneklere sahip kişi, Fransız XVIII. yy. ın en «modern» yazarlarından biridir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ESERLERİ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sır Tutmayan Mücevherler, Gayrımeşru Oğul, Aile Babası, Rahibe, Kaderci Jacques, Rameau'nun Yeğeni, Aktörlük Hakkında Aykırı Düşünceler. Kocaman bir cilt oluşturan Mektuplar'ı ve bu arada özellikle kadın arkadaşı Sophie Volland'a yazdığı mektuplar da ilgi çekicidir.&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6441481039820344795-8880687445682877145?l=iduak.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6441481039820344795/posts/default/8880687445682877145'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6441481039820344795/posts/default/8880687445682877145'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://iduak.blogspot.com/2009/02/denis-diderot.html' title='Denis Diderot'/><author><name>ozzzz</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='25' src='http://1.bp.blogspot.com/_rJTcA7tCWak/SYyjqLjWyMI/AAAAAAAAAD4/Qs-Xj_EdbGg/S220/avatar1895591_1.jpg'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6441481039820344795.post-7165446801431342356</id><published>2009-02-24T12:10:00.003-08:00</published><updated>2009-02-24T12:10:54.936-08:00</updated><title type='text'>Rene Descartes</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;Fransız filozof ve matematikçisi (1596-1650).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Descartes, 1628'den itibaren, on beş yıl süren geziler, savaşlar ve serüvenlerden sonra yerleştiği Hollanda'da, batı düşüncesini altüst eden bir felsefe sistemi kurdu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öğrendiğinin, gördüğünün, duyduğunun, inandığının hepsini birden büsbütün silerek, her şeyden kuşkulanmağa başladı. Yalnız tek bir şeyden emindi: düşüncenin varlığı («düşünüyorum, o halde varım!»). Buradan hareketle, evrenin açıklamasını yaptı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Metot Üzerine Konuşma'da (1637) hep karmaşıktan basite inerek, gerçeği kuşatmaya yarayacak kuralları bir bir saydı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Felsefeyi, bütün inceleme kitaplarının Latince yazıldığı bir çağda, Fransızca yazarak ve «sağduyu dünyada en iyi bölüştürülmüş şeydir» diyerek, herkesin, uzman olmayanların bile anlayabileceği bir duruma indirgedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Descartes her tür araştırmanın pratik niteliği üzerinde ısrarla durur. Ona göre en önemli bilimlerden mekanik, insanlara yardım edecek makineleri yapma sanatı; tıp, vücudu ve ruhu tedavi etme sanatı; ahlâk, mutlu yaşama sanatıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Descartes, zamanının bilginleriyle, hükümdarlarıyla ve soylularıyla ilişki kurmuştur. Ona hayran olan İsveç kraliçesi Kristina, Descartes'ı sarayına davet etti. Descartes, elli dört yaşında Stockholm'de öldü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ESERLERİ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aklın idaresi için Kurallar, Metafizik Düşünceler, Felsefenin ilkeleri, Ruhun Tutkuları&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6441481039820344795-7165446801431342356?l=iduak.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6441481039820344795/posts/default/7165446801431342356'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6441481039820344795/posts/default/7165446801431342356'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://iduak.blogspot.com/2009/02/rene-descartes.html' title='Rene Descartes'/><author><name>ozzzz</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='25' src='http://1.bp.blogspot.com/_rJTcA7tCWak/SYyjqLjWyMI/AAAAAAAAAD4/Qs-Xj_EdbGg/S220/avatar1895591_1.jpg'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6441481039820344795.post-1173178240480768985</id><published>2009-02-24T12:10:00.001-08:00</published><updated>2009-02-24T12:10:33.564-08:00</updated><title type='text'>Büyücüler</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;Doğa dışı gizli güçlerden yararlandığına inanarak büyü yapanlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Büyü ve büyücülük insanlık tarihinin çok eski dönemlerine kadar gider. Doğa karşısında kendini âciz ve eksik hisseden insanoğlu, gizli güçlerle kendi arasında bağlantı kurabilecek birtakım aracılara ihtiyaç duymuştur. Bu aracılarda olağanüstü yetenekler bulunduğu varsayımından yola çıkarak, büyücülerden, insanüstü davranışlar beklemiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tektanrılı dinlere geçildiği zaman bu inançlar ortadan kalkmamış, sözgelimi, Hıristiyanlığın bütün yasaklamalarına rağmen büyücülük ve boş inançlar toplumlar içinde gizli gizli yaşamlarım sürdürmüştür. Hıristiyanlığın ilk dönemlerinde, erkek ve kadın büyücüler, büyü törenleri yapar, insanlara veya hayvanlara nazar değdirirler, «Boynuzlu Tanrı'yı» veya «İlahe Ana'yı» yardıma çağırırlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eskiçağ törenlerinin bir devamı olan ve şabbat adı verilen cumartesi gece yarısı toplantıları kırlarda yapılırdı; bu toplantılar sırasında, gece yarısından şafak sökünceye kadar şarkılar ve danslarla şeytan yardıma çağrılırdı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İNSANLARIN YAKILDIĞI ODUN YIĞINLARI&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kaygı uyandırıcı biçimde çoğalan ve kilisenin iktidarını tehlikeye düşüren bu gibi uygulamalar karşısında, Hıristiyan büyükleri ve kilise şiddetle tepki gösterdi. Mahkemeler kuruldu. Engizisyon ortalığı kasıp kavurdu (XII. yy. sonu). Fransa'da, 100 000'i aşkın büyücü kadın, komşularının ihbarı üzerine, yakalanıp işkence edildikten sonra diri diri yakıldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Avrupa'da ortalığı kırıp geçiren bu büyücüleri temizleme uygulaması, sonradan Kuzey Amerika sömürgelerine de sıçradı (1692 yılında, Salem büyücülerinin yargılanması). Bu moda, ancak XVII. yy.ın sonunda hafifledi ve önü alınabildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İslâm inancında da büyü yasaktır, ama insanların özel hayatlarını düzenlemede çaresiz kalınca bu yönteme başvurdukları görülür. Sözgelimi temize çıkmak isteyen bir sanık, kocası tarafından terk edilen bir kadın, değerli eşyası kaybolmuş bir kimse büyü yoluyla isteğine kavuşacağına inanır. Büyücüler, yapılmış büyüyü bozma işlemini de üstlenirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Günümüzde, A.B.D.'de ve Avrupa'da, özellikle bazı ıssız kırsal yörelerde, büyücülük törenleri hâlâ yaşamakta, eski efsaneler her zaman dilden dile aktarılmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;BÜYÜCÜ KADIN&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Büyücü kadın genellikle ata biner gibi bir süpürgeye binmiş olarak gösterilir. Güzel de olsa, çok çirkin de olsa oldukça korkunçtur! Bu cadı hiç kuşkusuz, tekin olmayan gecede, uzaklardaki bir şabbat'a gidecek ve orada, «karanlıkların efendisi» olan şeytanı çağıracaktır. Ama horoz öter ötmez bu şeytan çılgınlığı sona erecektir.&lt;br /&gt;&lt;img alt="" src="http://www.bilgilik.com/images/buyuculer1.jpg" border="0" /&gt;&lt;br /&gt;Goya'nın «Büyücülerin Gece Toplantısı» adlı tablosundan bir bölüm: bu iğrenç yüzler, uğursuz sırıtışlar ve kötü yaratıkların kindar bakışları... hep halkın hayal gücünden doğma görüntülerdir. Prado Müzesi, Madrit.&lt;br /&gt;&lt;img alt="" src="http://www.bilgilik.com/images/buyuculer2.jpg" border="0" /&gt;&lt;br /&gt;Bilibin'in, bir Rus masalını canlandıran deseni: çirkin ve kötü ruhlu büyücü Yaga, öbür kızkardeşleri gibi hep karanlıklarda gezer ve güzel genç kızlara nasıl kötülük edeceğini düşünür.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6441481039820344795-1173178240480768985?l=iduak.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6441481039820344795/posts/default/1173178240480768985'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6441481039820344795/posts/default/1173178240480768985'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://iduak.blogspot.com/2009/02/buyuculer.html' title='Büyücüler'/><author><name>ozzzz</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='25' src='http://1.bp.blogspot.com/_rJTcA7tCWak/SYyjqLjWyMI/AAAAAAAAAD4/Qs-Xj_EdbGg/S220/avatar1895591_1.jpg'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6441481039820344795.post-6536696733811658583</id><published>2009-02-24T12:09:00.002-08:00</published><updated>2009-02-24T12:10:02.278-08:00</updated><title type='text'>Cento</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;Merkezi Antlaşma Teşkilâtı»&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ortadoğu'da kurulan uluslararası pakt.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;CENTO (CENtral Treaty Organization) Türkiye, İran, Pakistan ve İngiltere arasında kurulmuş, Amerika Birleşik Devletleri'nin desteğine dayalı bir ortak güvenlik ve savunma antlaşmasıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İLK KURULUŞ: BAĞDAT PAKTI&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1950'lerde Ortadoğu'nun güvenliğinden, yani Sovyet etkisinin ve komünizmin Ortadoğu ülkelerine sızmasından kaygılanan A.B.D., bu bölgedeki hükümetleri kendi aralarında örgütlenmeğe teşvik etti. Başlangıç olarak önce Türkiye ile Irak arasında Bağdat'ta bir karşılıklı işbirliği antlaşması imzalandı (26 şubat 1955). Antlaşmaya göre iki ülke ortak savunmaları için işbirliği yapacaklardı; antlaşma Arap Birliği'ne üye devletlere ve işbirliği yapmak isteyen Ortadoğu devletlerine açık tutuluyordu. Bundan yararlanarak antlaşmaya önce İngiltere katıldı (1955). Aynı yıl içinde onu Pakistan ve İran izledi. Böylece üye devletlerin sayısı beşi buldu ve bakanlar düzeyinde bir daimi konsey kuruldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ARAPLARIN TEPKİSİ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bağdat Paktı Sovyetler'den çok Araplarda tepki uyandırdı. Özellikle Mısır bu paktı Arap Birliği'ne karşı en ağır darbe saydı. Bu yüzden Irak'tan başka hiç bir Arap devleti bu antlaşmaya katılmadı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;CENTO'YA DOĞRU&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1958'de Irak'ta patlak veren devrim, Irak Krallığı ile birlikte Bağdat Paktı'nı kuran bütün yöneticileri de yok etti. Yeni Irak Hükümeti 1959'da pakttan çekildi. Değişen bu koşullara uymak için paktın merkezi Bağdat'tan Ankara'ya taşındı ve adı Merkezi Antlaşma Teşkilâtı olarak değiştirildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu arada A.B.D.'ye pakta katılması için öneride bulunulduysa da A.B.D. bunu uygun bulmadı, ama pakt üyesi üç Ortadoğu devleti ile birbirinin aynı olan ikili antlaşmalar yaptı. Ayrıca pakta bağlı İktisadi Komite ile Bozguncu Faaliyetleri Önleme Komitesi'ne üye ülkelerden birinde toplanır. Bazen bu toplantılar devlet başkanları düzeyinde yapılır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;CENTO'nun İzmir zirve toplantısı, ilgili devlet başkanlarını biraraya getirdi. Önde CENTO genel sekreteri, ileride solda Iran sahi ve delegeleri, karşıda cumhurbaşkanı Korutürk, başbakan Demirel, dışişleri bakanı Çağlayangil ve Türk heyetinin diğer üyeleri görülüyor.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6441481039820344795-6536696733811658583?l=iduak.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6441481039820344795/posts/default/6536696733811658583'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6441481039820344795/posts/default/6536696733811658583'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://iduak.blogspot.com/2009/02/cento_24.html' title='Cento'/><author><name>ozzzz</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='25' src='http://1.bp.blogspot.com/_rJTcA7tCWak/SYyjqLjWyMI/AAAAAAAAAD4/Qs-Xj_EdbGg/S220/avatar1895591_1.jpg'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6441481039820344795.post-5277027324744617797</id><published>2009-02-24T12:09:00.001-08:00</published><updated>2009-02-24T12:09:53.400-08:00</updated><title type='text'>Cento</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;Merkezi Antlaşma Teşkilâtı»&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ortadoğu'da kurulan uluslararası pakt.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;CENTO (CENtral Treaty Organization) Türkiye, İran, Pakistan ve İngiltere arasında kurulmuş, Amerika Birleşik Devletleri'nin desteğine dayalı bir ortak güvenlik ve savunma antlaşmasıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İLK KURULUŞ: BAĞDAT PAKTI&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1950'lerde Ortadoğu'nun güvenliğinden, yani Sovyet etkisinin ve komünizmin Ortadoğu ülkelerine sızmasından kaygılanan A.B.D., bu bölgedeki hükümetleri kendi aralarında örgütlenmeğe teşvik etti. Başlangıç olarak önce Türkiye ile Irak arasında Bağdat'ta bir karşılıklı işbirliği antlaşması imzalandı (26 şubat 1955). Antlaşmaya göre iki ülke ortak savunmaları için işbirliği yapacaklardı; antlaşma Arap Birliği'ne üye devletlere ve işbirliği yapmak isteyen Ortadoğu devletlerine açık tutuluyordu. Bundan yararlanarak antlaşmaya önce İngiltere katıldı (1955). Aynı yıl içinde onu Pakistan ve İran izledi. Böylece üye devletlerin sayısı beşi buldu ve bakanlar düzeyinde bir daimi konsey kuruldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ARAPLARIN TEPKİSİ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bağdat Paktı Sovyetler'den çok Araplarda tepki uyandırdı. Özellikle Mısır bu paktı Arap Birliği'ne karşı en ağır darbe saydı. Bu yüzden Irak'tan başka hiç bir Arap devleti bu antlaşmaya katılmadı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;CENTO'YA DOĞRU&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1958'de Irak'ta patlak veren devrim, Irak Krallığı ile birlikte Bağdat Paktı'nı kuran bütün yöneticileri de yok etti. Yeni Irak Hükümeti 1959'da pakttan çekildi. Değişen bu koşullara uymak için paktın merkezi Bağdat'tan Ankara'ya taşındı ve adı Merkezi Antlaşma Teşkilâtı olarak değiştirildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu arada A.B.D.'ye pakta katılması için öneride bulunulduysa da A.B.D. bunu uygun bulmadı, ama pakt üyesi üç Ortadoğu devleti ile birbirinin aynı olan ikili antlaşmalar yaptı. Ayrıca pakta bağlı İktisadi Komite ile Bozguncu Faaliyetleri Önleme Komitesi'ne üye ülkelerden birinde toplanır. Bazen bu toplantılar devlet başkanları düzeyinde yapılır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;CENTO'nun İzmir zirve toplantısı, ilgili devlet başkanlarını biraraya getirdi. Önde CENTO genel sekreteri, ileride solda Iran sahi ve delegeleri, karşıda cumhurbaşkanı Korutürk, başbakan Demirel, dışişleri bakanı Çağlayangil ve Türk heyetinin diğer üyeleri görülüyor.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6441481039820344795-5277027324744617797?l=iduak.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6441481039820344795/posts/default/5277027324744617797'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6441481039820344795/posts/default/5277027324744617797'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://iduak.blogspot.com/2009/02/cento.html' title='Cento'/><author><name>ozzzz</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='25' src='http://1.bp.blogspot.com/_rJTcA7tCWak/SYyjqLjWyMI/AAAAAAAAAD4/Qs-Xj_EdbGg/S220/avatar1895591_1.jpg'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6441481039820344795.post-7953361145198803385</id><published>2009-02-24T05:02:00.001-08:00</published><updated>2009-02-24T05:02:17.067-08:00</updated><title type='text'>Dede Korkut</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;Oğuz Türklerinin destansı öykülerinin ilk anlatıcısı ve bu öykülerin kahramanı olan efsanevi ozan.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dede Korkut'un yaşamı hakkındaki bilgiler söylentilere dayanır. Dede Korkut Kitabı'nda, Oğuzname metinlerinde ve bazı tarih kaynaklarında Dede Korkut, "Oğuzların kendisinden akıl danıştıkları, gelecekten haber verdiğine inandıkları, kopuz çalarak bilgece sözler söyleyen, kendisi de bilge bir kişidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oğuz Han'a vezirlik yaptığı, Hz. Muhammet'e elçi olarak gönderildiği ve Oğuzlar arasında İslâm dinini yaydığı da bu söylentiler arasında yer alır. Korkut Ata adıyla da anılan Dede Korkut, efsaneye göre 295 yıl yaşamıştır. Birçok yerde Dede Korkut'a ait olduğu söylenen mezarlar vardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;DEDE KORKUT KİTABI&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dede Korkut'un anlattığı ve Oğuz Türklerinin yaşantılarıyla ilgili 12 destansı öykünün toplandığı kitaptır. Asıl adı, Kitab-ı Dede Korkut âlâ Lisan-ı Taife-i Oğuzân'dır (Oğuzların Diliyle Dede Korkut Kitabı). Kitaba bu adın verilmesi bütün hikâyelerde Dede Korkut'un ortaya çıkmasındandır. Oğuz Türklerinin Rum, Ermeni ve Gürcü beylikleriyle yaptığı savaşları ve Oğuz boyları arasındaki anlaşmazlıkları masal biçiminde anlatan bu öyküler aynı zamanda, Oğuzların günlük yaşantıları, dini inançları, töreleri, sosyal ve siyasi durumları hakkında bilgi verir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Olayların İslâm öncesi ve sonrasına göre değişik biçimde değerlendirildiği bu öykülere yer yer manzum parçalar eklenmiştir. Oğuz Türkleri arasında söylenen ve ağızdan ağıza dolaşarak geniş bir alana yayılan öykülerin, XIV. yüzyıl sonu ile XVI. yüzyıl arasında yazıya geçirildiği sanılmaktadır. Dede Korkut Kitabı'nın Arapça olarak yazılmış 12 hikâyeden oluşan asıl nüshası Dresden Kütüphanesi'ndedir. Vatikan Kütüphanesi'nde 6 hikâyelik ikinci bir nüsha bulunmaktadır. 1916'da Kilisli Rifat tarafından yayımlanan Dede Korkut Kitabı sonraki yıllarda değişik kişiler tarafından yayımlanmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;DELİ DUMRUL ÖYKÜSÜ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Deli Dumrul, Dede Korkut Kitabı'ndaki ünlü öykülerden biridir. Öykünün kahramanı Deli Dumrul, her şeye meydan okuyan gözüpek bir kişidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir köprü yaptırır ve üzerinden geçen, geçmeyen herkesten para almağa başlar. Bir gün köprünün yanıbaşında yerleşmiş oba halkının ağlaştığını görür, merak eder. Oba halkından bir yiğidin Azrail tarafından canının alındığını duyunca öfkelenir, Azrail'e ders vermeğe kalkar. Bu davranışına kızan Tanrı onu ölümle cezalandırır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Deli Dumrul canını geri vermesi için Tanrı'ya yalvarır; kendi yerine başka bir can bulması şartıyla bağışlanır. Deli Dumrul önce anne ve babasına başvurur, ikisi de Deli Dumrul'un yerine ölmek istemezler. O da çaresiz kalarak vasiyetini bildirmek için karısı ile görüşmek üzere Azrail'den izin alır. Karısı onun için canını feda etmeğe hazır olduğunu söyler. Bunun üzerine Deli Dumrul yeniden Tanrı'ya yakarır, karısı ve çocukları için bağışlanmasını diler. Kadının bu sevgisi ve fedakârlığı karşısında onlara acıyan Tanrı, Azrail'e yaşlı ana-babanın canlarını almasını buyurarak, onların ömürlerini de genç karı-kocaya bağışlar. &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6441481039820344795-7953361145198803385?l=iduak.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6441481039820344795/posts/default/7953361145198803385'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6441481039820344795/posts/default/7953361145198803385'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://iduak.blogspot.com/2009/02/dede-korkut.html' title='Dede Korkut'/><author><name>ozzzz</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='25' src='http://1.bp.blogspot.com/_rJTcA7tCWak/SYyjqLjWyMI/AAAAAAAAAD4/Qs-Xj_EdbGg/S220/avatar1895591_1.jpg'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6441481039820344795.post-2387240251186197596</id><published>2009-02-24T05:01:00.004-08:00</published><updated>2009-02-24T05:02:02.049-08:00</updated><title type='text'>Telefon İcadı</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;XIX. yüzyılın son çeyreğinde Morse telgrafı standart araçları, kuralları ve uzmanlarıyla tam örgütlenmiş bir kamu hizmeti durumuna gelmişti. Ve sayısız araştırmacılar daha da geliştirmek için harıl harıl çalışmaktaydılar. Çabaları özellikle iki yön izlemekteydi: En kısa zamanda masrafları karşılayacak azami hızı ulaşımda sağlamak; bir de Morse alfabesini bir yana bırakıp mesajları normal yazıyla alabilmek...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birincisini duplex (çift taraflı haberleşme) tekniğiyle yani her iki yönden birden mesaj göndermek yoluyla sağladılar. Bu güzel icat iki kişinin eseri oldu: Wheatstone (1852) ve Amerikalı Stearns (1868). Ünlü Thomas Edison da bunu 1871'de guadruplex sistem haline soktu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İkinci sorun için ilk çözüm bulan İngiliz Davit Hughes (1831-1900) oldu.1855'te alfabenin harflerine karşılık olan bir klavye teklif etti. Ama yine de en köklü çözüm yolunu basit bir telgraf teknisyeni olan Fransız Emile Baudot (1845-1903) gösterdi. 1874'te karma bir yol Hughes ile şirketinin kullandığı Morse makinelerinin birleştirilmesini teklif etti. Ve bunu gerçekleştirmeyi başardı. Böylece yazılı bir telgraf meydana getirmekle kalmadı, birkaç mesajı (5-6 taneyi) birden gönderme imkânını da sağlamış oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Açıkgöz bir adam olan Baudot, icadının beratını almaya ve makinesini P.T.T.'ye kabul ettirmeyi başardı. Bunun kendisine paraca bir tatmin sağladığı söylenemezse de adının Morse'unki gibi gelecek kuşaklara bir cins isim olarak kaldığını görmek kıvancına erişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Telefon Baudot'nun ilk denenmesi sırasında icat edildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu icadın da uzun bir geçmişi olmuştur. İlkini, sicimi: telefonu (Hooke) bir yana bırakalım; 1782'de sesleri 800 m. uzağa götürmeyi deneyen Papaz Dom Gauthey'i de anıp geçtikten sonra, bu alanda ciddi ilk çalışmayı yapmış olan Amerikalı Charles Page'a (1812-1873) gelelim. Page yumuşak demir parçacıklarını hızla mıknatıslamak ve mıknatıslığını gidermek yoluyla sesleri almayı başarmıştı. Meslektaşı Cenevreli fizikçi Auguste de la Rive (1801-1873) bunu geliştirdi ve işi, telefonun gerçek ön-icatçısı olarak sayacağımız Alman fizikçi Philipp Reiss (1801-1873) ele aldı .&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Reiss makinesi sesin titrediği bir zardı ve bu titremeler elektrik devresini kapatmaktaydı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Reiss, uluslararası üne sahip bir bilgin değildi. Öyle ki, çalışmaları kendini aynı çalışmalara vermiş olan Amerikalı profesörün kulağına rastlantıyla çalındı. Bu bir diksiyon profesörünün oğlu olup 3 Mart 1847'de Edinburg'da doğan Graham Bell idi. Kendisi de babası gibi fonetikle konuşma mekanizması ve sağır dilsizlerle ilgilenmişti. Bu alandaki incelemeleri sırasında Holmholtz'un "İşitme Duyusu Açısından Müziğin Fizyolojik Teorisi" (1863) adlı eserinden, elektromıknatısın etkilediği bir diyapazon aracılığıyla nasıl sesler elde edilebileceği hakkında fikir edinmiş ve elektrik konusunda incelemeler yapmaya başlamıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1872'de A.B.D.'ye göç eden ve Boston Üniversitesine ses fizyolojisi profesörü olarak atanan Bell, sağırlarla ilgili projelerini bir yana atmış değildi; hatta bir sağır kadınla evlenmişti. O kadar ki, 1875'te bir telgraf maniplesi aracılığıyla bir diyapazonu onlar için titreştirmişti. Günün birinde diyapazonun yerine mıknatıslı maden parçaları kullandı ve bunlardan birinin kuru bir ses çıkararak elektromıknatısa gidip yapıştığını gözlemledi. Ani bir esinlemeyle irkildi. Maden parçacıklarının yerine bir zar yerleştirdi ve zarı titreşimlerine göre direnci değişen bir elektrik devresine bağladı. Sonra telin öbür ucunda çalışmakta olan asistanına seslendi: "Bay Watson, gelin! size ihtiyacım var." Watson şaşkın ve ürkek bir tavırla koşup geldi: Patronunun sesini telefondan duymuştu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu olay 10 Mart 1876'da olmuştu. O zamanlar ilim adamları bu icadı Amerika'nın en olağanüstü buluşu olarak nitelemekteydiler, ama o haliyle çok olduğu da bir gerçekti. Bir elektrik jeneratörüyle çalışmıyordu. Elektrik akımını yaratan, vericideki manyetik alanın değişimleriydi ve bu telden geçerek alıcıdaki elektromıknatısı harekete getiriyordu. Bu durumda 10-12 metreyi aşamazdı. Aygıtı ilk geliştiren Edison oldu (1876). Vericiye bir pil bağlayarak gücünü artırdı. 1878' de Hugnes mikrofon'u icat etti ve böylece zarların titreşimleri sonucu elde edilen sesleri büyük oranda yükseltmek mümkün oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böylesine olağanüstü bir buluş, sözgelişi, New York'ta iken Boston'daki arkadaşının sesini duymak görülmemiş bir heyecan yarattı; olaylara, kıskançlıklara, kinlere ve davalara konu oldu. ilk davayı açan Amerikalı değerli teknisyen Elisha Gray (1835-1901) idi. içine kapanık bir araştırmacı olan Gray telefonu Graham Bell'le aynı zamanda bulmuş, ama ne yazık ki beratını ondan iki saat sonra istemişti. Bu 120 dakikalık gecikme mahkemelerin, haklarını reddetmesi için yetti. Graham Bell'in, icadını telgraf şirketi Western Union'a teklif edip (1877) reddedilmesinden sonra kurulan Bell Telephone Şirketi aleyhine; sözde başka mucitler, geliştiriciler ve rakipler tarafından bir yığın davalar açılmaya başlanmış, bir yandan da berat meseleleri çevresinde tatsız didişmeler ve açgözlü çekişmeler almış yürümüştü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bütün davalar art arda gerçek mucidin lehine sona ermekteydi. Telefon da bir yandan durmadan yayılmakta, teller şehirlerden şehirlere uzanmaktaydı. 1880 yılında Amerika'nın 35 eyaleti telefon santralına kavuşmuş ve 70.000 abone kaydetmişti. Bell 4 Ağustos 1922'de Halifax'da öldüğünde A.B.D. ve Kanada'daki 17 milyon abonelik şebekede ulaşım bir dakika durduruldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1876'da telefonun icadı bunca hayranlık dolu bir şaşkınlık yarattıktan sonra fonografın etkisi ne oldu, bir gözünüzün önüne getirin. Oysa bu konu da ani olarak patlak vermemiş, çalışmalar az çok kulaktan kulağa duyulmuştu. Bilim adamları uzunca bir süreden beri uğraşmaktaydılar; hatta 1857'de yarı yola varmışlardı bile. O yıl mütevazı bir basın musahhihi olan Fransız Edouard-Leon Scott (1817-1879), gerçek bir kaydedici fonograf imal etti. Bu, altında bir silindirin döndüğü madeni bir sivri uç ve buna bağlı bir zardan oluşmuştu. Bu zarın önünde konuşulunca ya da şarkı söylenince sesler sivri madeni uç aracılığıyla silindirin üzerinde titreşimli izlet bırakıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu kaydetmenin tersinin olabileceği yani sivri ucu bu izlerden bir daha geçirmek yoluyla söz ya da müziği yeniden meydana getirmek bambaşka bir alandı elbet. Ve kolay kolay kimsenin aklına gelecek şey de değildi. Bunu ilk düşünen Charles Cros (1842-1888) adında bir Fransız oldu. Cros şair, mizahçı, hem de bilim adamıydı. Bir yandan şiirler yazıyor, bir yandan da teorik olarak renkli fotoğraf, gezegenlerarası ulaşım ve fonograf tasarlıyordu. Tasarıları gerçekleşti ve 1877'de Bilimler Akademisine, "paleophone" adını verdiği gerçekte bir fonograf olan bir aletin planını sundu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Edison'un bu çalışmadan haberi oldu mu? Yoksa yalnızca bir rastlantı sonucu olarak mı bilmiyoruz; tıpatıp aynı ilkelere dayanan makinesi için berat istedi. Edison'u bu makinenin önünde çocukça bir şarkı olan "Mary had a little lamb -Mary'nin minik bir kuzusu var" şarkısını söylerken görenler, makinenin az sonra hımhım bir sesle bunu tekrarladığını duydular.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1878'in fonografı bir oyuncaktı, ama inanılmaz bir gelişme gösterdi ve günümüzün elektrofon ve mikrosiyon plaklarına bir yığın yeni buluş ve icatlara yol açtı... &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6441481039820344795-2387240251186197596?l=iduak.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6441481039820344795/posts/default/2387240251186197596'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6441481039820344795/posts/default/2387240251186197596'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://iduak.blogspot.com/2009/02/telefon-icad.html' title='Telefon İcadı'/><author><name>ozzzz</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='25' src='http://1.bp.blogspot.com/_rJTcA7tCWak/SYyjqLjWyMI/AAAAAAAAAD4/Qs-Xj_EdbGg/S220/avatar1895591_1.jpg'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6441481039820344795.post-5931715771586981669</id><published>2009-02-24T05:01:00.003-08:00</published><updated>2009-02-24T05:01:45.602-08:00</updated><title type='text'>Morse Telgrafı</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;1793'te Convention Meclisi, Claude Chappe'inkini resmen tanıdı diye öteki mucitlerin kabuklarına çekildiklerini ve kendilerini yenilmiş saydıklarını sanmamalıyız. Mucit her şeyden önce inançlı kişidir. Dehasına çılgın bir güven vardır ve hatta bir rakibin başarısı bile kendisinin yanlış yolda olduğuna inanması için yeterli değildir. Öyle ki, Chappe şebekesi kurulup işletilmeye başlandığı halde, optik telgrafın en iyi yol olmadığına, ses ve elektriğe dayanılarak daha verimli sonuçlar alınabileceğine inananlar, kanılarına uygun araştırmalarını sürdürmeye devam ettiler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Özellikle elektrikli telgraf birçok muciti meşgul etmekteydi. Çünkü gece ve sisten etkilenmeyişi, düzenli kullanılmasını ve güvenilir bir araç olmasını sağlayacak bulunmaz bir nitelikti. Böyle düşünenlerin başında Georges Lesage (1724-1803) gelmekteydi. Meydana getirdiği her biri alfabenin bir harfini yollayan 24 tellik makineyi 1774'te denemeye koydu. Ucuna bağlanan bir elektrostatik makineyle elektriklenmiş olup öbür uçta bulunan ufak bir topu itmekteydi. Bu sistem değişik şekiller altında Fransa'da Lomond, Almanya'da Reiser, İspanya'da Bettancourt, sonra da Salva tarafından denendi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunların iki ortak kusuru vardı: Önce, elektriklenmiş maddelerin itilmesi makinenin alıcı kısmında karışıklıklar çıkarmaktaydı, sonra daha da önemlisi, elektrostatik deşarj, pratik olmayan bir araçtı. Bu, 1800'de Volta pillerinin icadından sonra daha belirli olarak meydana çıktı. Bu pil, araştırmacıların emrine sürekli bir akım vermekteydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bundan ilk yararlanmasını bilen Bavyeralı bilgin Soemmering oldu. Onun da makinesinde Lesage'inki gibi 24 hat vardı ve bunların her birinin karşı ucu bir voltametreye bağlı duruyordu. Gönderilen harfler, o harflere karşılık olan voltametrenin içinde meydana getirdiği baloncuklardan anlaşılıyordu. Makine henüz işe yarayamayacak ilkellikteydi ve kullanılır hale gelmesi için daha birçok icatların yapılmasını beklemek gerekti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu buluşlar 1819 -1833 yılları arasında yapılan elektrodinamik konusundaki icatlardır. Bu alanda Oersted. Ampere ve Faraday gibi büyüklerin adları duyuldu. Bu kişilerin araştırma ve icatları sayesinde telgrafçılar elektro-mıknatıs gibi kımıldayan toplarla ya da pilde oynaşan baloncuklarla kıyaslanmayacak duyarlıkta bir araç elde ettiler. Mıknatıs konusunda araştırmalar da yapmakta olan büyük Matematikçi Gauss, Fizikçi Weber'le birlikte 1833'te Goetingen'de bu ilkeyle işleyen bir elektrikli telgraf istasyonu kurdu. Bu alıcı aynalı bir galvanometre olup mesajları yansıyan ışıklar şeklinde alıyordu. Bu ilkeyi Gauss ve Weber'le aynı zamanda başkaları da kullanmaktaydılar: Rusya'da Schilling, (1786-1837), İskoçya�da Ritchie ve Alexander...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aynı ilkeye dayanan bu çalışmaların ayrı yerlerde ve aynı zamanda sürdürülmesi elektrikli telgrafın verilerinin birleştirilmiş ve kafalarda imgelenmiş olduğunu ispatlamaktadır. Bilim adamları gerekli öğeleri getirmişlerdi, iş teknisyenlerin hüner ve yaratıcılığına kalmıştı. Güçlü hayal ve hüner sahibi mucitler hemen hemen bütün büyük ülkelerde bulunduğundan telgrafla ilgili bir yığın projeler meydana getirilmekteydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İngiltere'de, Schilling'in deneylerini izlemiş olan Cooke adlı bir öğrenci Charles Wheatstone (1802-1875) adlı bir bilginin yardımıyla 1837'de kadranlı bir telgraf imal etti. Bunda harfler galvanometrenin beş iğnesiyle gösterilmekte ve bu iğneler vericinin maniplesine aynı sayıda telle bağlı bulunmaktaydı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Almanya'da, Münih Üniversitesi fizikçisi Cari Steinheil (1801 -1870) pilin yerine iki yönde akım veren bir endüktör kullandı. Ve bu iki akımı bir elektromıknatısın üzerine uyguladı. Makine gerektiği gibi işletildiğinde, alıcıda elektromıknatısların karşıtlı sapmaları görülüyordu. Bunlara birer kalem bağlanıp önünde bir kâğıt şerit çevrildiğinde, kâğıda şekiller çizilmekte ve bunlar önceden tespit edilen kotlarla yorumlanabilmekteydi. 1837-1838 yıllarında Steinheil bunu bir millik uzaklıkta denedi. Cooke'unkine olan üstünlüğü tek telle işlemesiydi ve akımın dönüş teli de kaldırılmıştı. Mucit-bilgin toprağın dönüş iletkenliği görevini yapabileceğini bulmuştu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Amerika'da telgrafçılık alanına atılan kişi bir öğrenci ya da bir bilim adamı değil, ünlü bir ressam oldu: Samuel Morse. 27 Nisan 1791'de dünyaya gelmişti. O da Fulton gibi sanata İngiltere'de ve Benjamin West'in desteğiyle atılmıştı. Yoksulluk ve türlü mutsuzluklarla geçen yıllardan sonra A.B.D.'nin resmi ressamı olmuştu. Tumturaklı ve usta fırçasıyla ülkesinin önemli tarihi olaylarını tuvale aktarmaktaydı. Bundan başka Washington, La Payette, Monroe gibi ünlü general ve siyaset adamlarının portrelerini yapmıştı. Öyle ki, 1829'da Fransa'ya geldiğinde bir ünlü kişi sıfatıyla akademi artistleri ve siyaset adamları tarafından karşılandı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bununla birlikte adını ölümsüzleştirecek olan hikâyesi, 3 yıl sonra Amerika'ya dönmek üzere bindiği Fransız gemisi Sully'de başladı. Orada, öğrenimini Fransa'da yapmış olup belki de hatıra diye ülkesine bir elektromıknatıs götürmekte olan vatandaşı genç kimyacı Charles Jackson ile tanıştı. Bu araç hakkında gemide yapılan tartışmalar Morse'un ilgisini çekti. Ancak, bir ressamdan beklenmeyecek kadar bu konulara yakınlığı olsa gerekti ki, geminin kaptanına gerçek bir kehanet diye niteleyebileceğimiz şu sözleri söylemişti:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Kaptan, günün birinde telgraftan dünyanın harikalarından biri diye söz ettiklerini duyarsanız, onun 13 Kasım 1832'de Sully'de icat edildiğini hatırlayın."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Havadan bir söz mü? Sanatçı düşleri mi? Bunları söyleyemeyiz. Çünkü 1837'de, İngiltere'de Cooke ve Wheatstone, Almanya'da Steinheil, kendi icatları olan telgrafların beratlarını alırlarken, New York'ta resim sanatı profesörü olan Morse da aynı formalitelerle meşguldü. Makinesi kısa bir süreden beri birçok ülkede kullanılanlara benzer bir mekanizmaya sahipti: Dokunulduğunda elektriklenip devreyi kapatan eksenli bir maniple, alıcıdaysa elektromıknatıs tarafından çekilen oynak bir armatür ve bunun bir kâğıt şeridi üzerinde bıraktığı izler... Çalışmalarına Mühendis Alfred Vail da katılmış ve mucite bazı çok yararlı bilgiler vermişti. Bunlardan en önemlisi bugün Morse dediğimiz alfabe konusuyla ilgili olanıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Morse telgrafını dünyanın çok kısa bir sürede benimsediği ve fabrikatörlerin imal etmek için birbirleriyle yarışa başladıkları sanılmasın. Gerçekten, Cooke-Wheatstone ya da Steinheil'inkinden belli üstünlükleri yoktu. Kaldı ki bir ressamın, bilginlerin alanına burnunu sokmasını kimse hoş karşılamıyordu, İngiltere işi teknisyenliğe döküp zavallı Cooke'u uzaklaştırmış olan Wheatstone'dan başka kimseye güvenmeye niyetli görünmüyordu. Almanya da yalnız Steinheil'i tutmaktaydı, Fransa ise hâlâ Chappe'dan vazgeçmiyordu. Morse'a da başkent başkent dolaşıp hükümetlere, icadıyla ilgilenmeleri için dil dökmek kalıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1848'de İngiltere'deki birçok demiryolu şirketi Wheatstone'un sistemini uygulamaya başlamıştı bile. Ve yalnız ulaşımda kullanmakla yetinmeyip halkın hizmetine de sunmuşlardı. Öte yandan Bavyera'da Steinheil, Prusya'da karmaşık ve güç bir sistem olan Siemens-Halske kullanılmaktaydı. Avusturya, Wheatstone'un bir değişik şekli olan Bain sistemini kabul etmiş. A.B.D.'deyse Morse, Senato'yu sonunda ikna edebilmiş ve Meclis, Washington-Baltimore arasında (64 km.) bir hat kurulması için 30.000 dolarlık kredi verilmesini kabul etmişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu kararın tarihi, deneyin de yapıldığı 24 Mayıs 1844' tür. Morse, jüri ve davetlilerle birlikte Washington'da bulunuyordu. Vali ise Baltimore'daydı. Genç bir kız İncil'i açtı ve şu başlığı okudu: "Tanrı neyi yarattı?" Morse, Baltimore'a bu cümleyi iletti ve Vail derhal aynı şeyleri geri gönderdi. Karşılığın çabukluğu inançsızların duraksamalarını bir anda sildi ve Baltimore'dan bir ailenin, telgrafla akrabalarına sağlık haberini göndermesi üzerine taşkın heyecan gösterilerine dönüştü. Morse'un kaderi yeni bir şekil almıştı. Elbette, her büyük icattan sonra olduğu gibi aleyhine üst üste davalar açılacaktı, ama mucit başardığına ve zamanın kendi lehine çalışacağına emindi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Morse'un karşılaşacağı en büyük güçlük, kendisinin de tahmin ettiği gibi, kurulmuş olan tesisleri yıkmaktı. Gerçekten uygar ülkelerin çoğunda telgraf bir süreden beridir işlemekteydi, öyle ki, büyük masraflarla meydana getirdikleri tesisleri, yeni bir makine için bozmaya hiç biri niyetli görünmüyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Steinheil değerli bir bilgin olduğu kadar mert karakterli bir insandı. Rakibinin sistemine ilk katılan o oldu. Böylece Alman şebekesi Morse'la donatıldı ve 1850'de 2.400 km.'yi aştı. Hollanda şebekesi 1845'te ve Morse'un, Wheatstone'u güçlükle yendiği Belçika şebekesi de 1847'de açıldı. Aynı tarihte fizikçi ve siyaset adamı Carlo Matteuci (1811-1868) İtalya'yı önce kadranlı bir makineyle, sonra Morse'la bu devreye kattı. Onu 1850'de Rusya, 1852'de İsviçre, 1845'te İspanya izlediler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ya Fransa? Geleneksel Chappe'a sıkı sıkı sarılmış olan hükümet ve yöneticiler elektrikli telgrafın ateşli taraftarlarının şiddetli yermelerine inatla karşı koymaktaydılar, İngiltere'de Wheatstone'un, Bavyera'da Steinheil'in sistemleri güzel güzel işliyor, Amerika'da Morse'un New York-Baltimore hattının başarısının yarattığı heyecanın yankıları ta oradan duyuluyor ve Fransa durmuş, Chappe kulelerini geliştirmeye bakıyordu. Bu utanç verici gecikmeye şiddetle dikkati çeken Arago oldu. Bu konuda nasıl olduysa, demiryolundakinden daha sağduyulu bir davranışı benimsemişti. Böylece, 1844 yılında, Paris-Rouen arasına bir deneme hattı çekilmesi için 240.000 franklık bir kredi verilmesi kabul edildi ve işlerin yönetimine Mühendis Louis Breguet (1804-1883) atandı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu ad, yüzyılın en ünlü saat ve Chappe araçları yapımcısı Abraham-Louis Breguet'den (1747-1823) ötürü saygıyla anılmaktaydı: Torunu Louis Breguet bu ünü hem pekiştirmiş, hem bilgin soyunun devamını sağlamıştı. Oğlu Antoine Breguet (1851 -1882) sanayi elektrikçilikte ün yapmış ve torunu Louis Breguet, havacılığının öncülerinden ve kahramanlarından biri olmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Paris-Rouen hattını kurmakla görevlendirilen Breguet'nin her şeyden önce çetin bir sorunu çözümlemesi gerekiyordu. Telgraf idaresi müdürü Alphonse Foy, servislerinin bu faaliyete yardımcı olmalarını ilke olarak kabul etmekle birlikte, kurulacak istasyonun, Chappe'ın işaretlerini vermesini şart koşuyordu. Breguet bu kalın kafalıyla mücadeleden yılmadı ve onu, iğneleri Chappe'ın hareketlerini tekrarlayan bir kadranlı makine göstererek kandırdı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Paris-Rouen hattı yenilik taraftarlarını haklı çıkarttı. 1846'da yeni bir hattın (Paris-Lille) kurulmasına karar verilmesi, Fransa'nın da elektrikli telgraf çevresine katıldığına işaretti. Zaten Foy-Breguet sistemi sekiz yıl sonra değiştirildi ve Morse kabul edildi, öte yandan kadranlı Breguet telgrafı demiryolu şirketlerince yüzyılın sonlarına kadar kullanıldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;A.B.D. telgraf telleriyle örülüyordu. Bunların uzunluğu 1855'te 45.000 km.'yi bulmuştu. İngiltere dışında Avrupa ve dünyanın çoğu ülkeleri Morse makineleriyle donanmıştı. Yaşlı mucit hayatının son yıllarında üne, huzura ve servete kavuşmuştu. Kendisine bir ata gibi saygı gösteriliyor, madalya ve onurlar veriliyor, akademiye seçiliyor, kendi heykel -anıtının açılış töreninde bulunuyordu. 2 Nisan 1872'de öldüğünde adı, bir özel ad olmaktan çıkmış, cins 'isim' olarak sözlüklere girmişti. &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6441481039820344795-5931715771586981669?l=iduak.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6441481039820344795/posts/default/5931715771586981669'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6441481039820344795/posts/default/5931715771586981669'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://iduak.blogspot.com/2009/02/morse-telgraf.html' title='Morse Telgrafı'/><author><name>ozzzz</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='25' src='http://1.bp.blogspot.com/_rJTcA7tCWak/SYyjqLjWyMI/AAAAAAAAAD4/Qs-Xj_EdbGg/S220/avatar1895591_1.jpg'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6441481039820344795.post-1148239257669372631</id><published>2009-02-24T05:01:00.001-08:00</published><updated>2009-02-24T05:01:22.799-08:00</updated><title type='text'>Chappe Telgrafı</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;Bu telgraf şekli en eski zamandan beri uygulanmaktaydı. Agamemnon, Truva'nın alındığını Klitemnesr'e böyle duyurmuştu. Bu yöntem daha sonra Doğabilimci Enee, Polybe, Çinliler ve Kartacalılar tarafından geliştirildi. Sonunculardan da Romalılara geçmiş ve çok kullanılmıştı. Hatta işi Clyde'den Tyne'e uzanan surların içine tunçtan akustik borular yerleştirmeye, yani gerçek bir telefon hattı kurmaya kadar vardırmışlar ve haberleri ya da emirleri böylece 1.000 metreden 1.000 metreye hızla duyurabilmişlerdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Barbar istilâlarıyla birlikte bütün bu hünerli tekniklerin sonu geldi. Ve yeni kıpırdamalar ancak XVII. yüzyılda başladı. Bunlardan iHc kayda değer girişim Richer ve Gaspard Schott'unki oldu. (XVI. yüzyılın sonu.) Bunu 1684'de daha önce sözünü ettiğimiz ekşi huylu büyük bilgin Hook'un yöntemi izledi. Yüksek bir yerden alfabenin her bir harfine karşılığı olan işaretlerin verilmesinden ibaretti bu. Dört yıl sonra da Amonson tarafından geliştirildi. Ancak, genel bir gösteriye kalkışıldığında müthiş bir fiyasko oldu. Gösteri Veliahttın ve saray mensuplarının huzurunda yapılacaktı. Şımarık saray züppeleri, üstelik sağır olan zavallı bilim adamını öyle bir alaya aldılar ki adamcağız kurduğu tesisatı işletemedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Deneyler üç çeyrek yüzyıl sonra yeniden başladı. Cenevreli fizikçi Lesage (1774), Latin Belâgati Profesörü Fransız Dupuis (1778), Bastille'e atılan Polemist Linguet (1780). Deniz Subayı Courrejolles (1783), Parisli fizikçi Lomonde (1787), Alman Profesör Bergstrasse (aynı yıl), İspanyol Mühendis Bettancourt (1788), Fransız Abbe Chappe (1790), Alman Reiser (1794). İspanyol Salva (1797) harıl harıl deneylere giriştiler. Sonunda çok sayıda ve çeşitli yollar gösterdiler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne var ki, bunlardan çoğu fanteziden öteye gidebilecek türden değildi. Sözgelişi Bergstrasse, işaretlerin top atılarak verilmesini önermekteydi. Bazıları ise, Lesage'ınki gibi zamansızdı, çünkü gerçek bir elektrikli telgraf niteliğinde ve ayrıntılarda bazı gelişmeler gerçekleştirilince, enikonu yararlanılabilecek olgunluktaydı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Claude Chappe (1763 . 1805), kardeşlerinden uzak kaldığı tatillerini onlarla haberleşebilmek için bir araç bulma çalışmalarıyla geçirirdi. Bu bir merkezin çevresinde dönen bir cetveldi, iki ucunda birer cetvel daha vardı. Bu araçla işaretler vermekte ve bu işaretler de önceden tespit edilmiş bir kod uyarınca yorumlanmaktaydı. Uğraşı Chappe'ı iyiden iyiye sarmış olacak ki, yaşını aldıktan sonra kendini bütünüyle bu konudaki çalışmalara verdi, işe akustik, sonra da elektrik telgrafla başladıysa da, bunlar tatmin edici sonuçlar vermedi. Buna karşılık kardeşleriyle giriştiği deneylerden hoşnut kaldı. Haklıydı ki, icadını sunduğu Convention Meclisi, deneyin resmen tekrarlanmasını istedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu deney için bir vakitlerin oyuncağı büyütüldü. Ufak cetvel, bir direğin ucunda dönen 4 metrelik bir çubuk olmuştu. İki ucundan sarkan bir metre uzunluğundaki dal çeşitli şekiller alabilecek gibi konmuştu. Ve bu araç bütünüyle bir kulenin tepesine yerleştirildi. Alt katta duran bir memur, sicimleri çekerek araca önceden düzenlenmiş kolun tespit ettiği şekilleri verebilmekteydi. Araç, 12 Temmuz 1793'te Convention'un komiserlerinin huzurunda işletildi. 35 km. uzağa yerleştirilmiş öteki istasyona gidecek mesajı ve cevabı 11 dakika içinde gönderip aldı. Öylesine beğenildi ki, Chappe "telgrafçı-mühendis" olarak atandı ve ilk hamlede hemen iki istasyon kuruldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu ilk hattın açılışı (Lille-Paris) Fransa'nın ve teknikler tarihinin onurlu sayfalarından biridir. 1 Eylül 1794'te Convention'un oturumu açılır açılmaz Carnot kürsüye fırlamış ve "Vatandaşlar!" diye haykırmıştı. "Paris-Lille arasında kurmuş olduğumuz telgrafla az önce aldığımız habere göre Conde, Cumhuriyete bu sabah saat 6'da teslim olmuştur." Bunun üzerine Meclis, Kuzey Ordularına bir kutlama ve teşekkür telgrafı gönderilmesine karar verdi. Ve bu ikinci mesajın karşılığı geldiğinde meclis hâlâ toplantı halindeydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1800 yılında Fransa'da üç telgraf hattı vardı: Paris-Lille, Paris-Strasbourg, Paris-Brest. Bunların toplam uzunluğu 1.253 km. etmekteydi. Bu sayı 1844'te 5.000'e çıktı. Ulaşımdaki bu hız insanı şaşırtmayacak gibi değil: Paris-Lille arası (aradan 22 istasyon geçerek) 2 dakika, Strasbourg-Paris 6.30 dakika, Lyon ya da Brest'ten Paris 8 dakika, Toulon-Paris 20 dakika.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu sistem yabancı ülkelerde de uygulanmış, ancak görüş uzaklığı ve havanın saydamlığı gibi şartlar göz önünde tutularak az çok değişiklikler yapılmıştı. İtalya, Mısır ve İspanya olduğu gibi uygulamaktaydı. bunları. Almanya ve Rusya da değişiklik yapmadan izledi. İngiltere kolların yerine tahta kanatlar taktı. Öteki ülkeler ise telgrafı anlayıncaya ve "Chappe" uygulayayım deyinceye kadar bu sistemin modası geçmeye başladı. Fransa 1844'te Cezayir'de ilk hattı inşa ederken ülkesinde elektrikli telgraf kurulmaya başlanmıştı. Bu sistem çarçabuk yayılıp ötekini silecekti. &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6441481039820344795-1148239257669372631?l=iduak.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6441481039820344795/posts/default/1148239257669372631'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6441481039820344795/posts/default/1148239257669372631'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://iduak.blogspot.com/2009/02/chappe-telgraf.html' title='Chappe Telgrafı'/><author><name>ozzzz</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='25' src='http://1.bp.blogspot.com/_rJTcA7tCWak/SYyjqLjWyMI/AAAAAAAAAD4/Qs-Xj_EdbGg/S220/avatar1895591_1.jpg'/></author></entry></feed>
